Hildegard von Bingen

Posted in ortaçağ with tags , , , , , , , on Mart 11, 2016 by aetiusflavius

12.yy’da tahmini olarak 1098-1179 yılları arasında yaşamış bir abla; zira abla dışında kendisine verilebilecek unvanları sıralayayım: şair, yazar, filozof, teolog, sanatçı, müzisyen, evliya, kompozitör, dramaturg, biyografi yazarı, doktor, botanikçi(bir çeşit şifacı denilebilir aslında), oyuncu, mimar, kâhin, vaiz, bir çeşit peygamber, kiliseye göre azize ve -bence- en önemlisi feminist. Günümüzdeki operaların oluşmasında kendisinin etkisi vardır mesela, önemlidir bu açıdan. Başka bir örnek verelim kendisi bir dil de üretmiştir.

Hayatından bahsedeyim. Ailesinin onuncu çocuğu olan Hildegard sekiz yaşında manastıra “vergi niyetine” –tithe der İngilizler, gelirin yüzde onu kilisenindir- verilmiştir. Ebeveynlerinin adı Hildebert ve Mechthilde’dir. Verildiği manastırın adı St.Disibod manastırıdır, burada baş rahibe olan Jutta von Sponheim’dan dersler alır. Buna istinaden manastır kadın görücüleri ile ünlü bir manastırdır; rivayete göre Hildegard von Bingen gençliğinde bu manastırda çeşitli vizyonlar görmüş, fakat kimseye söylememiştir. Manastıra girdikten otuz yıl sonra, yani Hildegard otuz sekiz yaşında iken manastırın baş rahibesi Jutta von Sponheim terk-i diyar eyler, manastırın başına Hildegard geçer. Baş rahibe olmasıyla birlikte görmüş olduğu vizyonları da bir keşişin yardımıyla kaydetmeye başlar. Bu arada yazınları ve mektuplarıyla birlikte popülaritesi de artar. Başkeşişin manastırda kalmasını istemesine rağmen o yanına aldığı elli kadar rahibe ile birlikte manastırdan ayrılır ve Rupertsburg’a bir manastır inşa ettirir, oraya taşınır. O manastırın da popüler hâle gelmesiyle birlikte yakınlarda bulunan Eibingen bölgesine yeni bir manastır inşa ettirir. İki manastırın da plan-proje kısımlarında çalışmıştır, mimar olarak anılmasının nedeni de budur.

İşin ilginç yanı Hildegard von Bingen suyun insan cildine verdiği etkiden dolayı suya güvenmez ve mümkün mertebe onu içmektense bira içmeyi tercih edermiş. Gördüğü vizyonlar kanındaki alkol oranından kaynaklanıyor olabilir. Bu arada yazmaya başlaması da görmüş olduğu bir vizyonla alakalıdır, kırk iki yaşındayken gördüğü vizyon kendisine “duyduklarını ve gördüklerini yazmasını” emreder. Bununla birlikte Hildegard von Bingen sadece vizyonlarını değil aynı zamanda botanik üzerine, tıp üzerine de eserler yazmaya başlar.

Gelelim feminizm‘ine. Öncelikle belirtmek lazım ki Abelard ile birlikte kadınlar Orta Çağ’da entelektüel çalışmalara başlamışlardı, bilhassa yunanca çeviriler hususunda. Hildegard von Bingen en temelde rahibelerin konum olarak rahiplerin altında -bir çeşit hizmetkâr olarak, hatta bir bakıma zangoç bile diyebiliriz- reddetmiştir. keza kendisi bir kadının seksten aldığı zevki tanımlayan ilk kişidir. Olabilecek en düz şekilde açıklamak gerekirse sanırım şöyle olur: Cinsellik tarihi de en azından insanlık tarihi kadar eskidir. Kadınların bir bakıma baştan çıkarıcı/ayartan olarak tanımlandığı, cinselliğe pek hoş gözle bakılmayan ve cinsi münasebeti daha çok çocuk yapma kısmıyla açıklayan kilisenin bir kadının-ki o kadın aynı zamanda klerik- cinsellikle alakalı yazması, buna istinaden şeytanla özdeşleştirilen kadının –günah keçisi terimindeki keçinin başının ya da şeytanın keçi başlı olması gibi– kadın dediğinizin aksine tanrısaldır demesi ve cinsellikten bahsetmesi onu yaşadığı çağda feminist yapmaya değer.

Hildegard Hanım’ın görüşleri şu şekildeydi:

  • Tanrısal varlıkta kadın ile erkek arasında erotik bir ilişki vardır, bu iki bileşen birbirlerinin tamamlayıcısıdır.
  • İsa Meryem’den doğduğuna göre tanrı suretini bir kadından almıştır, dolayısıyla kadın tanrısal surete erkeğe nazaran daha yakındır.

İkinci görüşü için ufak bir parantez açayım. İsa’nın Tanrı mı yoksa otuz yaşından sonra Tanrı otuz yaşına kadar da insan mı olduğu görüşü uzun yıllar boyunca Hristiyan Teolojisi’nde tartışılmıştır; hâlâ da tartışmalıdır. Soru en temelde şu idi: İsa’da var olan insani ve tanrısal özellikler değişmiş midir; yoksa değişmeden kalmış mıdır? Aslında bu soru teolojik olmaktan ziyade siyasal bir sorudur, zira Roma İmparatorluğu’nun eskiden üç merkezi vardı, bunlar Roma, Yeni Roma(yani İstanbul) ve İskenderiye’dir. İskenderiye’de rahiplik yapan Nestorius bu soruyu ortaya atarak aynı zamanda imparatorluğun siyasal erkinin dayanağını da sorgulamaktadır.

  • Nasıl ki kadın erkek için yaratılmışsa erkek de kadın için yaratılmıştır. Konuyla alakalı olan meşhur miti biliyoruz, evet Lilith.
  • Bilhassa Skolastik Düşünce’ye göre üremek için değil zevk için yapılan seks günahtır. Hildegard von Bingen buna karşı çıkmış bunun bir günah olmadığını, tam aksine Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasından kalan bir hatıra olduğunu, dolayısıyla iyi olduğunu ileri sürmüştür.
  • Adem ile Havva’yı kıyaslayınca Adem’in cinsellik arzusu sebebiyle Havva’ya göre daha fazla günahkâr olduğunu ileri sürmüştür, zira Havva kandırılmıştır.
  • Menstrual döngü sebebiyle ortaya çıkan kan bir kadını günahkâr yapmaz ya da onu kirletmez; fakat bir askerin kan dökmesi onu daha günahkâr birisi yapar.

Tabii ki bu tarz görüşleri ileri sürmesi onun diğer teologlar ve kilise otoritesi tarafından eleştirilmesine neden olsa da hem imparatorlardan hem de papadan kâhin olduğu için saygı görmesi sebebiyle herhangi bir yaptırıma uğramamıştır. Kaldı ki yaşadığı dönemde imparator ile papa arasında sürtüşmenin had safhada olduğu, Anti-Papalık’ın olduğu bir devirdir. Hatta etkisi de uzun sürmüştür(Kulturkampf der Almanlar, Bismarck’ın konuya ilişkin bir konuşması vardır). Bunlara istinaden öldükten sonra cenazesinin bir papaz tarafından yapılmasını ve günahlarının affedilmesini istemediğini de belirtmiştir. Yanlış hatırlamıyorsam Jane Duran bu durumu da onun feminist olduğuna delalet olarak göstermiştir.

Öte yandan feminist olmadığına dair de deliller vardır. Şöyle diyelim pratikte yaptıkları ve söylemleri ile feminist gibi gözüküyor olsa da düşüncelerini ileri sürerken ataerkil dil kullanması, genel olarak kilise görüşlerini benimsemiş olması, mastürbasyonu ve eşcinselliği kınaması gibi örnekler bazılarına göre onu feminist yapmaz. Bir diğer husus da şu ki Hildegard von Bingen’in cinsellik esnasında kadın orgazmını yazması sebebiyle onun lezbiyen olduğunu ileri sürenlerin sayısı da epey fazla. Feminist olmadığına dair bir diğer husus ise kendisini “Paupercula Feminea Forma” olarak nitelendirmiş olmasıdır, Türkçesi zayıf kadın gibi bir şey.

Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Doğa Üzerine

Posted in Felsefe, Kültür, Mitoloji with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Haziran 22, 2015 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

1945 doğumlu Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan, ateşli bir Macar ailesi tarafından evlat edinilen ve büyütülen Clarissa P.Estés‘in Joseph Campbell, Andrew Lang gibi masalları derlemesi ve Jungçu bakış açısıyla yorumlamasıyla ortaya çıkan kitabın adı. Kitabı yorumlamaya başlamadan önce neden mitolojiden ve masallardan yararlandığını açıklamak gerek, sanırım. Sıklıkla yaptığım bir alıntıyı tekrar etmem gerekirse:

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demiş Thomas Mann.

Alıntıdaki ebedi desenler sözcüğü aslında bir bakıma Carl Gustav Jung‘un arketip olarak tanımladığı atasal tip diyebileceğimiz ögelerdir. Jung arketipleri şöyle açıklamıştır:

Arketip kavramı (…) sürekli yinelenen bir gözlemden türetilmiştir. Örneğin dünya yazının söylenceleri ile peri masalları her yerde ortaya çıkan belli motifler içerir. Düşlemlerde, düşlerde, sayıklamalarda, bugün yaşayan bireylerin kuruntularında bu motiflerin aynısı ile karşılaşıyoruz.[2]

Başlangıçtan beri evrenin merkezinde bulunan insan XX. yüzyıla gelindiğinde sınırları belirsiz ve belki de sınırsız olan doğada yalnız ve sıradan bir varlık olarak algılanmaya başlanır. Öte yandan aynı insan birkaç bin yıl önce Mezopotamya’da tohumları atılmış olan iki ayrı evren tasavvurunun arasında kalmış, günümüzde akılcı düşüncenin akıl dışı düşünceye yol açtığı ve payına düşenin belirsizlik olduğu bir çağda yaşamaktadır; örneğin modern estetik ve bilimin kaos ve düzensizlik -termodinamik, bilinçdışı vs- üzerine eğildiği göz önünde bulundurulursa.

Gerek Sümerler gerekse Mısırlılar kaotik olarak tanımlanabilecek ilkel okyanus kavramını geliştirdiler, ardından dünya, tanrılar ve insanlar ortaya çıkmış ve doğaya eklemlenmişlerdir, yani doğa yegâne gerçekliktir. Diğer tarafta ise Yahudiler daha farklı bir dünya tasavvuru ile ortaya çıkmışlar; onlara göre aşkın bir güç ve ezelden beri var olan Tanrı yokluğu, kendi suretinde insanı yaratmış ve ardından bilgi ağacının meyvelerini yiyerek Tanrı olmak isteyen insanı cezalandırmıştır. Cezalandırılan insan ise kendisi için yaratılan ve kendisinin dönüştürmek zorunda kalacağı dünyanın merkezi hâline gelir. Bu ise insana bir noktada ahlâki bir donatılmış sağlar, donatılmışlık doğaya egemen olmak ve ona Tanrı’nın amacına uygun olabilecek şekilde anlam verme çabasıdır[3]. Buna istinaden Tanrı tarafından özgürlüğü verilmiş olan insan evrenin merkezidir ve evrene hükmedebilir; hükmetmek durumundadır.

Yunan-Roma ekolünün dünya algısı ise kısaca şu şekildedir: “Varolan bütün şeylerden oluşan dünya tektir; bütün şeyleri kuşatan Tanrı tektir; töz tektir, yasa tektir, düşünen bütün varlıklarda oluşan akıl tektir; gerçek tektir.”[4]. Buradan hareketle denilebilir ki Yunan-Roma düşüncesinde her şey phusis‘ten(Doğa) doğar, logos ile bir arada tutulan phusis bilinci aydınlatır; yani Weltanschauung natüralizm ve rasyonalizm üzerine kurulmuştur.

Hristiyanlığın Roma’nın resmi dini hâline gelmesi ile birlikte aşkın dünya görüşünü zaferini yaklaşık bin yıl için ilân eder. XVII. yüzyılda Kartezyen Düşünce dünyaya yayılmaya başlar. Her ne kadar Descartes düşüncesinin Vâhiy yoluyla elde edilen düşünceye uyum sağladığını düşünüyor olsa da akılcı düşünce gelişmeye başlamıştır, Spinoza’nın Deus sive Natura(Tanrı veya doğa) akıl inancı tehdit etmeye başlar. XVIII. yüzyıla gelindiğindeyse akıl tanrısal güçten değil phusis’ten beslenmeye başlar. Hemen ardındaki yüzyılda ise Hegel’e göre Tanrı evrene aşkın bir varlık değil, bir nihayet noktasıdır. Bu süreç içerisinde insan doğayı ve kendi doğasını yücelterek kendini adayabileceği yaşamsal bütünlük oluşturur, başka bir ifadeyle ahlâk doğa ve güç üzerine kurulur[5].

“Ey insan, hangi ülkeden olursan ol, düşüncelerin ne olursa olsun, dinle: İşte senin hikâyen, tabii benim anladığım kadarıyla; bu hikâyeyi senin benzerin olan ve yalan söyleyen insanların yazdığı kitaplarda okumadım; hiçbir zaman yalan söylemeyen Doğada okudum. Doğada olan her şey gerçek olandır; istemeden içine kattıklarımdan başka hiçbir yalan yok burada. Birazdan bahsedeceğim zamanlar hayli geride kaldı: O günden bu yana ne kadar değişmişsin? O eski hâlinden eser kalmamış artık!”[6]

Ekonomi alanındaki Fizyokratlar Ekolü’nden eğitim anlayışının doğal olmasının savunulduğu Emile’ye kadar XVIII. yüzyıl boyunca övülen doğallık aslında geriye dönüşe değil insanı yeniden yaratmaya yapılan bir çağrıdır. Doğanın “asil vahşi” olarak adlandırılması da bu döneme tekabül eder.

Kitabın önsözünde Estés şöyle yazmış:

“Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var.  Bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.”[7]

Yazar alabildiğine yalın bir önsöz yazmış, fakat kadının doğa ile özdeşleştirilmesi bir noktada ona çağlar boyunca sahip olduğu ve değişmeyen nüveler atfeder. Öte yandan gözden kaçan nokta şu ki feminist düşünce genel olarak yakın tarihli bir düşüncedir ve bu düşüncenin kırmaya çalıştığı algı -genel olarak- kadının doğa/beden olarak indirgenmesidir. Bu noktada konuyla tam olarak ilişkili olmasa da, sanırım, şu videoyu izlemekte fayda var, zira eğitim sisteminin XVIII. ve XIX. yüzyıldan kalma olduğunu bizlere gösteriyor. Buradan hareketle denilebilir ki yazar kadını vahşi doğaya atfettiği kadar mekanikleşen doğadan bir çıkış yolu da göstermeye çalışmıştır.

XVII. yüzyılda doğa matematiksel formüllere indirgenmiş, ortaya çıkan mekanik anlayış insanı yüceltirken doğayı değersizleştirmiştir.

“Doğa sözcüğünün bütün anlamı bundan ibarettir; nesnelerin birbirleri üzerinde yarattığı etkiyi ifade etmenin kısa yoludur ve belki de nesnelerin mekaniği diyerek bunu daha iyi ifade edebiliriz.”[8]

Doğa yani natura sözcüğü Latince nascor fiilinden gelmektedir. Nascor ise dünyaya getirmek(doğurmak) ve çoğaltmayı ifade eder. Bu noktada Estés’in doğaya vurgu yapması doğaya geri dönüşü değil, yeniden dünyaya getirmeyi amaçlamaktadır. Başka bir ifadeyle derlemiş olduğu masallar ile düşünceye nüfuz eden bilinçdışına  vurgu yapmaktadır, önceliği kök ile bağlantı sağlamaktır.

“Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatura‘nın [yaratığın] doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün hâliyle kullanılmıştır.”[9]

Yazarın ifade etmeye çalıştığı insanın kendini anlaması için vahşi doğasını kavraması gerektiğidir, başka bir şekilde ifade edilecek olunursa “Dasein, kendini her zaman kendi varoluşu, yani kendine ait bir kendi olma ya da kendi olmama imkanı, üzerinden anlar.”[10] Kısaca ifade etmek gerekirse insan kendini herhangi bir kurumun(evlilik, toplumsal vs) kategorik bir öznesi olarak görmeyecek, kendisi ile özgün ilişkiyi kurabilecektir.

Velhasılıkelam bu yazı başlangıç olsun.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine-, s.41
[2]: C.G.Jung, Bütün Yazıları 10, 847. paragraf
[3]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.14
[4]: Marcus Aurelius, Düşünceler, VII.Kitap (Stoacılar içinde), Pléiade-Gallimard, s.1191
[5]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.17
[6]: Jean Jack Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, s.36
[7]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.13
[8]: D’Alembert ve Diderot, Ansiklopedi, Doğa maddesi
[9]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.20
[10]: Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, s.12

Tamerlane

Posted in Uncategorized on Nisan 15, 2015 by aetiusflavius

Şiirin birden fazla versiyonu var, benim çevirdiğim şurada.

 

I

Ölüm saatinde hoş bir teselli!
-Lakin umduğum şu anda bu değil peder-
Delicesine arzulamadım bu gücü
-Belki dünya günahımın kefaretini ödeyecektir
Dünyevi olmayan aşırı gururun tadına varmıştım zira-
Ne düş kurmaya ne de üzerine titremeye vaktim var:
Sen buna umut diyebilirsin, ateşin harı!
Fakat bu aslında arzunun ıstırabı:
Eğer ümit edebilseydim –Tanrım eğer-
Onun kaynağı daha kutsal, daha (mukaddes)övgüye değer-
Sana ahmak demezdim, yaşlı adam,
Fakat tesellin bir armağan değildir.

II

Biliyorsun tinin gizini
Vahşi gururun utanca (karşı) eğilmesini.
Ey arzu dolu gönül! Ben varisi oldum
Şöhretinle azalan hissenin,
Işıldayan şan ve şeref
Tacımın mücevherleri arasından parıldıyor,
Cehennemin aylası! Ve acı ile.
Hayır cehennem beni yeniden korkutamaz-
Ah! Kaybolan çiçeklerin ve
Gençlik günlerimin hasretini çeken gönül!
Ölüm saatinin ölümsüz sesi,
Nihayetsizdir saat başlarında çalan gong sesi,
Halkalar, ki tılsımıdır tinin,
Nihayetindir senin- ölüm haberi.

III

Her dem şimdiki gibi değildim:
Alnımda olan ateşin hükümdarlık tacı
Onu istedim ve ele geçirdim-
Bu aynı ateşten veraset değil midir
Roma’yı Sezar’a- bunu ise bana veren?
Soylu düşüncenin terekesidir.
Ve gururlu ruhtur,
Ademoğlu ile muzaffer bir şekilde uğraşan.

IV

Dağ topraklarında yaşamı ilk kez tutup çektim:
Taglay’ın pusları dökülüyordu
Geceleyin çiy olarak başımın üzerine,
Ve inanıyorum ki hızlı ihtilaf
Ve hengamenin pervasız havası
Saçlarımın arasına sokulmuştu.

V

Bu çiğ, semadan böylesine geç düşen,
(Günahkâr bir gecenin hülyaları arasında)
Bana- cehennemin dokunuşu ile geldi,
Işığın kırmızı parıltısı yanıp sönerken.
Yarı kapalı gözümde tezahür etti
Bulutların flamalar gibi yukarıya asılışı,
Hükümdarlığın ihtişamı,
Ve trompetlerin derinden gürleyişi
İvedilikle geldi bana, söylüyordu
Savaşın ortasında ve sesim
Benim sesim, ahmak çocuk,  gürlüyordu
(Ah! Ruhum nasıl yeniden keyifleniyor
Ve naralar ile ileriye sıçrıyor)
Savaşın zafer naralarını!

VI

Yağmur çiseleri başıma düşüyor
Korunmasız aklıma – ve kuvvetli yel
Devasa idi – öyleyse sendin benim düşüncem!-
Fakat bir adamdı, tefekkür ettiğim, gözyaşı döken
Defneler üzerime düşüyor: ve şiddetli esinti-
Serin havanın taşkınlığı,
Kulağıma ezmeyi çağıldıyor
İmparatorlukları – yakaran dualar eşliğinde!-
Ricacıların mırıltısı – ve dalkavukların tonları
Çevrelemekteki idi hükümdarlık tahtını.

VII

Bu bahtsız saatten sonra, tutkularım
Zorbalıkla gasp edildi
Güce ulaştığım andan itibaren farz ettim ki;
Bu benim doğuştan gelen tabiatım.
Fakat, peder, bir şey daha vardı, sonra
Sonra –gençliğimden beri- onun ateşi
Giderek yoğunlaşan bir har ile içimi yakıyor
(Tutkuyu, gençlikte, denemek gerekir)
Bütün bunlara rağmen bu katı yürekte
Kadınsı zayıflığın bir parçası vardı.

VIII

Ne yazık ki aşkın sevimliliğini
Anlatabilecek sözüm yok.
Ne de iz sürüp betimlemeye teşebbüs edeceğim
Bir yüzün güzelliğinden de ötesini.
Onun yüz hatları, aklıma düşüyor,
İstikrarsız badın gölgeleridir:
Demek ki bu yüzden hatırladım
Erken irfanın bazı sayfalarını
Aylak aylak dolaşan gözlerim, hissedene kadar
Harfler anlamları ile fanteziye dönüştü
ve yok oldu.

IX

Ah! O kız sevginin tamamına değerdi!
Aşk -çocukluğumdaki gibi olsaydı-
Düşüncelerin de üzerinde bir melek gibiydi
Kıskanılabilirdi, genç yüreği
Benim bütün hayallerimin ve düşüncelerimin
Tütsülenerek sunulduğu tapınaktı.
Bu armağanlar ise güzeldi, çünkü
Çocukça, namuslu ve saf idi,
Onun gençliğinin öğrettiği gibi:
Neden bıraktım onu ve rüzgâra kapıldım?
Işık için mi, yoksa içimdeki ateşe güvendiğimden mi?

X

Birlikte –aşkta- ve yaşta büyüdük
Doğada ve ormanda beraber gezdik;
Kış günlerinde sinem onun kalkanı idi-
Ve gün ışığı dostça gülümsediğinde,
Ve açık semayı gösterirdi,
Başka gökyüzü görmedim- onun gözleri dışında.

XI

Genç Aşık’ın ilk dersi –yürek:
Tebessümlerin ve gün ışığının ortasında
Bizim ufak intizamımızın uzağında,
Ve onun kızlara özgü nazlarına gülerken
Kendimi onun çarpıntılı göğsüne atabilirdim,
Ve ruhum gözyaşları ile taşardı-
Rahatlamak için konuşmaya gerek yoktu-
Hiçbir korku hakkında sessiz kalmaya da.
O ki asla sormazdı neden diye
Fakat sakin bakışları esritirdi beni!

XII

Aşkın değerinden çok daha fazlası için
Ruhum mücadele etmiş ve çaba göstermişti.
Dağın zirvesinde ve yalnız iken
Hırs bana yeni bir sesi ödünç verdi-
Bir varlığım yoktu, -fakat seni
Dünya ve onun kapsadığı her şey
Yeryüzünde –gökyüzünde- denizde-
Bu keyifti- az miktarda acı içeren
Bu yeni bir zevkti –ideal
Belirsizlik, gece rüyalarının beyhudeliği
Ve ışık azalıyordu, gecelerin sahteliği-
(Gölgeler ve gölgeden ışıklar!)
Sisli kanatlara ayrılmış,
Oldukça karışık hâle gelmiş
Senin imgen ve adın –adın!-
İki parçaya ayrılmış oldukça candan şeyler.

XIII

Ben hırslı idim, peder
Bilemezsin ki tutkuların manasını.
Bir barakada yaşarken şimdi tahta sahibim
Dünya’nın yarısı benim buyruğum altında,
Ve fısıldayarak konuşmaktalar-
Fakat bir başka hayal gibi
Çiy tanelerinin buharı gibi
Hayallerim de genişlemeden sönüp gitti.
Güzelliğinin büyüsü ise
Her dem, her saat, her gün
İki kat aşık etmişti kendisine.

XIV

Yüksek bir dağın zirvesinde yer alan
Ve gücünü yitirmişe benzeyen
Tahta beraber yürümüştük,
Kameriyeye benzer tepelerden
Çağıldayan derelerden
Orman ve kayalarının
Kuleler gibi gururlu olduğu.

XV

Maskenin altında gizemli bir şekilde
Ona güç ve gururdan bahsettim
Sözlerimi anlamsız bulurken
Belki de kendi duygularımla onunkileri karıştırdığımdan
Gözlerinde bir parıltı gördüm.
Gamzesindeki parlaklık
Kraliçe tacı gibi göründü bana.
Bu sebepten dolayı
Böylesine ışık saçanı bırakamazdım
Sahra’nın ortasında.

XVI

Daha sonra ihtişamın içine daldım
Hayali bir tahtın donuna girdim
Fakat üzerimi kapayan pelerin
Bir hülya değildi.
Fakat ayak takımının arasında,
Zincire vurulmuştur aslanın tutkuları
Ve diz çöker bekçinin karşısında.
Kendi nefesleriyle ateşi tutuşturdukları
Doğanın tüm ihtişamıyla durduğu
Çöllerde böyle değildir oysa.

XVII

Semerkant’a bak şimdi!
Yeryüzünün kraliçesi değil midir,
Gururu ile tüm şehirlerin kaderini elinde tutan?
Üstelik zafer ve ihtişam ile
Soylulara özgü bir yalnızlık içinde durmuyor mu?
Ve düşürülmüyor mu
Mağrurca ata binmiş gibi duran imparatorluklar
Hükümdarlık tacını gasp eden
Ve insanların şaşkınlıkla baktığı
Semerkant hükümdarı Timur tarafından?

XVIII

Bu dünyada ve öte tarafta
Tüm umudumuz insanlığa verilen aşktır!
Ovayı kasıp kavuran Sam Yeli’nden sonra
İnsanı ferahlatan yağmur damlaları gibi,
Gücü inanca dönüştüren
Fakat yüreği yabaniliğe terk eden!
Ülkü! Yaşamı farklı telden çalan
Bir müzikle dünyayı saran
Doğumun vahşiliğindeki zarafeti andıran ülkü.
Ve elveda! Dünyayı kazandım ben.

XIX

Umutla yükselir kartal göğe
Uçurum görmedikçe.
Ve kanatları gevşekçe bağlanmıştır
Yumuşamış bakışlarıyla eve doğru dönerken.

XX

Yaz güneşinin ihtişamı
Yerini somurtkanlığa bırakır
Güneş batarken.
Ruh akşamleyin çöken
Sisten nefret eder
Sevgi dolu bir şekilde
Karanlıktan gelen sesi dinler(ruhun fısıltısına kulak verir)
Geceleyin rüyaların içerisinde, uçabilir
Fakat yaklaşan tehlikeden kaçamaz.

XXI

Gerçi ay, beyaz ay
Soğuk gülümsemesiyle
Kendi öğleninde saçıyor olsa da parıltısını
Hissedersin kasvetini
(Kendi nefesindeki hissettiğin gibi)
Ölüm sonrası çekilmiş bir fotoğraf gibi.
Ve yaz güneşi gibidir gençlik
Uzaklaştıkça ondan insana kasvet verir-
Öğrenmek için yaşadıklarımız önceden öğrenilmiştir
Tutmaya çalıştıklarımız ise akıp gitmiştir-
Öyleyse, bırak hayatı, gün çiçeği gibi geçsin
Öğle vaktinin güzelliği içerisinde, hepsi bu.

XXII

Evime ulaştım –artık evim değildi-
Onu evim kılan her şey yitip gitmişti.
Yosun tutmuş kapısından geçerken
Adımlarım yumuşak ve sessizdi,
Önceden tanıdığım bir sesi işitmiştim
Eşikteyken-
Ah, seni iblis! Göster bana gösterebilirsen
Kalbin daha fazla ne kadar kırılabileceğini,
Daha fazla ne kadar acı çektirilebileceğini.

XXIII

Peder, yürekten inanıyorum
Hile hud’anın olmadığı
Uzaktaki mukaddes yerden
Benim için gelen ölümü
Kapısını yarı açık bırakmıştır
Ve senin göremediğin hakikatin ziyası
Ebediyetten parıldamakta.
İnanıyorum ki tuzak kurmuştur İblis
İnsanların geçeceği tüm yollara,
Aksi olmasaydı nasıl bırakır da gelirdim
Aşkımı cennet bahçesinde, Tanrım,
Asla kirlenmemiş şeylerden oluşan,
Tütsüsünden karlı kanatlarını kokulandıran,
Cennet bahçesindeki kameriyelerin arasından,
Bir toz zerresi dahi kaçamazken
Kartal gibi keskin bakışlarından
Nasıl da geçti ihtiras denen sürüngen
Cennetteki cümbüşlerin arasından
Gözüpek olana dek
Aşkın bukleleri arasından?

Sekülarizmin Tarihsel Yolculuğu

Posted in Felsefe, Kültür, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Nisan 12, 2015 by aetiusflavius

Tarihten yola çıkarak sekularizmin neden ortaya çıktığını açıklamak son derece güç bir iş olsa gerek, zira konuyu açıklayabilmek için makale yetersiz kalacaktır. Öte yandan, bu makalede sekularizmin tarihsel yolculuğu anlatılacak ve onun neden ortaya çıktığı ve hangi konularda insanlığa nasıl bir vaatte bulunduğu meselesi ele alınacağı kadar tarihsel gelişiminin nasıl olduğu sorusu da olabildiğince yalın -fakat açıklayıcı- bir şekilde anlatılmaya çalışılacaktır. Bu sayede sekularizmin neden elzem olduğu sorusunun yanıtının bir nebze de olsa verilebileceği konusunda umuda sahibim.

TDK’ya göre anlamı dünyacılık olan sekularizmin sözcük kökeni seküler anlamına gelen ve Geç Latince bir sözcük olan saecularis’ten türemiştir ve “dünyevi, bir jenerasyon ya da çağa ilişkin” manasındadır[1]. Terimin belirtilmesi gereken bir diğer anlamı ise geçicidir. Pek çok dine göre tanrı kavramı ezeli ve ebedidir, dolayısıyla sekularizm sözcüğü de zamanla dinsel işlemlerden ayrılığı, yani bir bakıma dünyevi olan ile ilgilenme anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzde ise sekularizm için kendisini iki temel prensipe dayandırmaktadır diyebiliriz, bu prensipler ise

  • Devlet ve dini kurumlar arasındaki ilişkinin kesin bir katiyet ile ayrılmış olması
  • Farklı inanç sistemlerinin yasalar önünde eşit olması

şeklindedir. Başka bir şekilde ifade edilmesi gerekirse sekularizm din karşıtlığından ziyade dinsel tarafsızlığa sahip olunması gerektiği düşüncesidir.

Sekuler sözcüğüne yeniden dönecek olursak kelimenin dilimize Fransızca’dan geçmiş olan laik’e benzediği görülebilir. Laik sözcüğü halka özgü/ait manasına gelen ve 1560lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlanılan bir kelimedir. Etimolojik kökenine bakılacak olursa laik sözcüğü Eski Latince’de laicus şeklindedir ve bu dile Grekçe’de “halka ait olan anlamına” gelen laikos’tan geçmiştir[2]. Öte yandan kelimenin ikinci anlamı sekülerdir. Buradan hareketle denilebilir ki laiklik ve sekularizm kavramları zamanla birbirlerinin içerisine eklemlenmiş kavramlardır, fakat belirli ölçüde farklılıklara da sahiptirler. Dolayısıyla bu farkların ortaya konulması konunun daha anlaşılır olması açısından zorunludur.

Temelde laisizm de tıpkı sekularizm gibi devlet ve din kurumlarının birbirinden ayrılması görüşünü savunur, fakat bu husus hakkında farklı varsayımlar güderler. Sekularizmi ele alacak olursak

  • Devletin dine müdahalesi daha az iken dini açıdan belirtilmiş sınırlar daha geniştir.
  • Dini devletin amaçları konusunda bir araç olarak kullanılmasını engellemeyi hedeflemekle birlikte tersi durum da geçerlidir.
  • Dinin toplumsal alanda kurumsallaşmasını tehlikeli bir durum olarak görmez.

Laisizm için konuşulması gerekirse

  • Devletin dine müdahalesi daha fazladır, bu durum da dinin toplumda yaşanılabileceği sınırları daraltır.
  • Din kontrol altında tutularak amaçlar doğrultusunda reformasyona uğrayabilir ve yine amaçlara uygun olacak şekilde rasyonelleştirilebilir.
  • Amaçlar ile uyuşmadığı zamanlarda din irrasyonel, batıl ya da modernite karşıtı bir hareket olarak görülebilir.

Durumun daha iyi anlaşılması için günümüzdeki iki devletten örnek vermek gerekirse:

Fransa

Ø  Din ve devlet işleri ayrıdır.

Ø  Politikada ya da yönetimde dini semboller kullanımı yoktur.

Ø  Devlet okullarında göze çarpan, aleni bir şekilde belli olan dini semboller yoktur.

Ø  Kilisenin mal varlığı devlete aittir.

Ø  Devletin dine müdahalesi oranı (GIR/Goverment involvement in religion index):23

Amerika Birleşik Devletleri

Ø  Din ve devlet işleri ayrıdır.

Ø  Dini söylevler de politikada ve kimi zaman yönetimde önemli bir role sahiptir.

Ø  Öğrenciler okullarında dini olarak gruplaşabilirler, fakat diğerlerine gruplarına katılmaya zorlayamazlar.

Ø  Kilise özel mülktür.

Ø  Devletin dine müdahalesi oranı (GIR/Goverment involvement in religion index):0

Tablo 1: Amerika ve Fransa’daki GIR oranları ile sekularizm ve Fransız Sekularizmi(laisizm) karşılaştırması[3].

Bu noktada durup sekularizm ve laisizm kavramlarının neden iç içe eklemlenmiş olduğunu anlamak her ne kadar sekularizmin tarihsel yolculuğunda kronolojiye uygun bir anlatıma uygun olmayacak olsa da faydalıdır.

Laisizm terimi daha önce de belirtildiği üzere Fransız siyasi kültüründen diğer dillere geçmiş olan bir sözcüktür ve 1789 Fransız İhtilali sonrası devlet ve din kurumlarının ayrımı için kullanılmıştır. Anthony W.Marx’a göre 16. Ve 17.yy’da insanların kendilerini tanımlamaları, yani onları topluma bağlayan öğe din idi[4]. Bu durumda da Fransa özelinde konuşulacak olursa dinin toplum üzerinde yoğun bir etkisi bulunmakta idi. Öte yandan Fransız İhtilali ile birlikte ortaya çıkan laisizm ve milliyetçilik akımları da dünyaya yayılmıştır[5]. Bu iki akım da güçlü ilişkilere sahip kilise-monarşi birliğine karşı mücadele ettiklerinden dolayı ilk etapta din ile devleti birbirinden ayırmaya çalışmışlardır. Bu şartlar altında da temel olarak denilebilir ki sekularizm yalnızca din ve devlet arasındaki ilişkiyi ayıran olgu değil, bilakis kurumsal bir pratikten ziyade politik bir eylem iken laisizm, sekularizme göre farklı ideolojik ya da politik amaçlara sahip aksiyondur. Bu noktada da denilebilir ki sekularizm felsefi kökleri olan bir düşünce iken sekulerleşme bir süreçtir.

Sezar’ın Hakkı Sezar’a

Matta İncili’nin 22. Bölümü’nde şöyle bir diyalog vardır:

  • İsa, “Bu resim, bu yazı kimin?” diye sordu.
  • “Sezar’ın” dediler. O zaman İsa, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” dedi.

Yukarıdaki diyalog aslında Hıristiyanlık’ın sekuler anlayışın temsilcisi olduğundan ziyade bizlere dini ve dünyevi kurumların arasındaki farkı, başka bir deyişle iki grubun dünyayı nasıl tahayyül ettiğini göstermesi açısından faydalı bir örnektir. Zira antik çağda siyasal eylem, ölümsüzlüğe doğru giden yolda, bir yürüyüş olarak algılanırken, Hıristiyanlıkta tek tek insana a priori bir ölümsüzlük atfedilmektedir[6]. Öte yandan Protestanlık ile birlikte parçalanmaya başlayan Hıristiyanlık algısı sonrası dünyayı görüş şekli de değişmiştir, misalen bu durumu Hannah Arendt de tıpkı Max Weber gibi Protestanlık ile ilişkilendirmiştir; zira Protestanlık inananların doğrudan yaşama yönelmelerini ve aktif olmalarını beklemektedir[7]. Bu noktada değişen dünya görüşlerini açıklamadan önce aradaki süreçte yaşanmış olan olaylara bakmak pek tabii olarak faydalı olacaktır.

“Tanrı ve İmparator… İki efendiye birden hizmet edemezsin; diğer bir deyişle, İsa’ya ve Caesar’a”[8]

Yukarıdaki sözü söyleyen Nolalı Paulinus(tam adı: Pontius Meropius Anicius Paulinus) 354 yılında Bordeaux’da doğmuş 431 senesinde ise psikoposluk yaptığı Nola şehrinde ölmüş olan mektup yazarı ve şairdir. Paulinus’u bu sözü söylemeye iten etkileri yazmak, sanırım, sözün anlaşılması açısından daha faydalı olacaktır.

5 Eylül 394 senesinde I.Theodosius komutasındaki kuvvetler ile Eugenius komutasındaki kuvvetler Frigidus Savaşı’nda karşı karşıya geldi. Savaş üç gün sürdü, savaşın son gecesinde I.Theodosius’u rüyasında “Beyazlar giyinmiş iki semavi atlı”[9] ziyaret etti ve ona zafer kazanacağını söylediler.

Savaşın en temel nedeni ise –pek tabii ki- iktidar mücadelesi idi. İmparatorluğun batı yarısını yöneten II. Valentinianus’un 392 senesindeki ölümünden sonra dönemin Batı Roma İmparatorluğu Magister Militum’u(Roma İmparatorluğu ve Cumhuriyeti’nde Genelkurmay Başkanı’na denk gelen rütbe) Arbogast ise imparator olarak Eugenius’u seçtirdi. İmparator seçilen Eugenius Pagan inancı yeniden canlandırmaya çalışırken Büyük Theodosius oğlu Honorius’u Batı Roma Augustus’u(İmparatoru) ilan etmiştir. Savaşın sonunda ise paganlar ağır bir darbe almışlar, kısa süreli olsa da Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları tek bir çatı altında birleşmiştir.

Savaş gerçekleşmeden iki sene öncesinde ise, yani 391 senesinde, Büyük Theodosius İznik Teslisi’ni imparatorluğun resmi inancı olduğu şeklinde deklarasyonda bulunmuş, bireysel ya da toplumsal her çeşit pagan ayinini de yasaklamıştır[10].Theodosius’un dinsel kararlar almasının nedenlerinden birisini belirtmemiz gerekirse o da 340-397 yılları arasında yaşamış olan Milan Psikoposu Ambrosius’dur. II.Valentianus(375-92) bir dönem Milan kentinde bulunan kiliselerden birisinin kendisine devredilmesini ister, piskopos ise reddeder. Saraya çağrılan Ambrosius emri “Bir piskopos asla Tanrı’nın evini terk etmez.” diye ikinci kez reddeder. Roma İmparatorluğu’ndaki düşünceye göre her şey imparatora ait olduğu için bu reddetme olayı saçmadır. Öte yandan durum belirtilince piskopos şöyle der:

  • İlâhi hususlarda imparatorluk yetkilerini kullanamazsınız, ey imparator, eğer uzun imparatorluk istiyorsanız Tanrı’ya tabii olun Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Caesar’ın hakkını Caesara bırakın.[11]

Ambrosius 390 senesinde I.Theodosius’un emriyle gerçekleştirilmiş ve yaklaşık olarak 7000 insanın hayatını kaybetmesine neden olan Selanik Katliamı’ndan ötürü imparatoru aforoz etmiştir. Büyük Theodosius aforoz edilen ilk imparator olmakla birlikte daha sonra günahının kefaretini ödeyip pişmanlığını göstermiş ve affedilmiştir. Bu noktada durup ufak bir parantez açmak kilisenin daha sonra nasıl güçlendiğini göstermek açısından faydalı olacaktır.

Taht, Taç ve Asa

Devletlerin yönetim şekilleri en temelde tiranlık, monarşi, cumhuriyet ve totaliterlik olmak üzere dörde ayrılabilir. Monarşi ile tiranlık arasındaki farkı ilkinin yönetenin keyfiyetine bağlı olması iken ikincisinin korku ile erki elinde tutması olarak kabaca tabir edilecek olursa monarşide mevzubahis erk tanrısal iradenin temsiline dayandırılmaktadır; dolayısıyla siyasal olmayan bir hüviyete sahiptir. Bu noktada devleti yöneten monarkın dini kurumlarca dışlanması onun yönetme hakkının olmamasına yol açacaktır. Bu konuya örnek olarak seçimle başa gelen Kutsal Roma İmparatorları ile Papalık arasında sıkça gerçekleşen ve ileride de bahsedilecek olan mücadeleler örnek verilebilir.

I.Theodosius’un pagan uygulamalarını kaldırması, ardından da Frigidus Savaşı’nı kazanıp imparatorluğun iki yarısını birleştirmesi ülkede olan kaosu sona erdirmemiştir.

Kavimler Göçü’nün başlaması ile birlikte Hun baskısına dayanamayan Gotlar 375 yılında Roma İmparatorluğu’na geçiş yapmak istediler, istek devrin Doğu Roma İmparatoru olan Valens tarafından kabul edilmiştir. Bu imparator daha sonra 378 senesinde Hadrianapolis Savaşı’nda(o zamanki Edirne’nin adı) Gotlar tarafından öldürülecektir.

Gotlar’ın gelmesi ile birlikte diğer Cermen kabileleri de imparatorluğun federesi(lat. Feodarati) olmak kaydıyla imparatorluğa sığınmaya başladılar. Öte yandan daha sonra I.Theodosius tarafından çıkarılacak olan fermanla belirlenmiş olan İznik İtikadi’nin aksine Cermenik kabileler –belki de kültürlerine daha uygun olduğu için- ataerkil bir yorum olan Ariusçu idiler. Bu durum da dini mücadelenin sürmesine neden olacaktır.

Bir diğer sorun ise Kavimler Göçü’nün getirmiş olduğu tahribattan ötürü Batı Roma İmparatorluğu’nda hazine ve ordu politikalarının iflası idi. Devlet federeleri olan Cermenlerden vergi alamamakla birlikte onların kimi zaman yerleşmiş oldukları Galya’yı istilalarını da engelleyememekteydi. Devletin gücünün çökmesi sonrasında güvenli yerler olan ve sığınabilecek yegâne mekanlar ise pek tabii olarak manastırlar idi. Devlet vergi yükünü arttırırken pek çok insan kurtuluş umudu olarak manastırlara katılmaktaydı, zira manastırlar o dönemde vergiden muaf kurumlardır. Zamanla bu durumun önüne geçmek için yeni bir kanun çıkarılmıştır, çıkarılan kanuna göre senyörün(toprak sahibi) izni olmadan hiçbir insan(serf) rahip olmak için yerinden ayrılamazdı; öte yandan bu izin son derece sıra dışı durumlarda verilmekteydi.

Karolenjler ve “Kutsal” Roma Cermen İmparatorluğu

742 senesinde Liege civarında doğan ve 814 yılında Aachen’da ölen Şarlman(lat. Carolus Magnus) başta Frenkleri ve daha sonra da Cermenleri bir araya getirmiş olan imparatordur, daha sonra Friedrich Barbarossa olarak da bilinecek olan I.Friedrich’in imparatorluğuna Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu deme nedeni olan kişidir. İsmin nedeni olan hikaye ise şu şekilde:

“Şarlman, İtalya Seferi sonrasında dönemin papası olan III.Leo ile akşam yemeği yerken papa aniden kafasına taç geçirmiş ve onu Roma İmparatoru olarak ilan etmiştir.”(800 yılında)

Bu basit ve kaynağı bilinmeyen, dolayısıyla gerçekliğini teyit edemeyeceğimiz, söylence bizlere o dönemde yönetme erkinin tanrısal olduğunu göstermesi açısından faydalı bir örnektir; zira kilise sahip olduğu güce bir anda ulaşmamıştır. Söylencenin göstermiş olduğu başka bir husus ise kendi döneminde ve bölgesinde askeri açıdan –belki de- en güçlü olan bir kişiye imparatorluk payesi veren kilisenin siyasi alanda ne kadar güçlü olduğunu göstermesidir. Tabii ki dini açıdan ön planda bulunmak aynı zamanda devlet müdahalesine de açık olmak demektir, ki bu konu sekularizmin en temelde devlet ile dini kati bir suretle ayrılması gerektiği düşüncesinin de arka planda yatan nedenlerinden birisine örnek olarak gösterilebilir.

Söylencenin oluşmasına neden olan faktör ise gerçek anlamda ilk Kutsal Roma İmparatoru diyebileceğimiz I.Otto’nun 962 yılında bizzat papa tarafından taç giydirilmesi olabilir.

Daha sonra ortaya çıkacak olan sekularizm düşüncesi ise aslında imparatorlar ve papalar arasındaki mücadele zamanında Batı Avrupa’da ortaya çıkmıştı desek bir bakıma yanlış olmaz. Jacques Le Goff bu durumu “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” olarak belirtmiştir[12].

Batı’da kilisenin güçlenmesine neden olan bir diğer faktör ise siyasi olarak bir birliğin sağlanamamış olmasıdır. Bu yüzden Voltaire Kutsal Roma İmparatorluğu’nun adıyla alay etmiştir desek sanırım yanlış olmaz. Doğu’da, yani devrin Konstantinopolis’inde, kilise devlet kontrolünde büyüyor iken Batı’da kilise kurumu devletten bağımsız bir oluşumdur. Gelişmiş bürokratik sistem olmaması sebebiyle kariyer arayan insanlar zamanla kiliseye katılmışlardır, yine belirtmek gerekir ki Batı menşeli olan pek çok düşünür kilise kökenlidir. Buradan hareketle diyebiliriz ki kilise zamanla yalnızca siyasi gücün üstünde olan bir kurum hâline gelmemiş, aynı zamanda mevcut entelijansiyaya da hakim olmuştur. Yine de konuyu daha iyi açıklayabilmek için feodalizme bakmakta fayda olacaktır.

Feodalizm

Feodalizmden bahsetmeden önce belirtmemiz gereken husus onun yalnızca Batı ve Orta Avrupa’ya değil, aynı zamanda farklı coğrafyalarda da kendine özgü feodalizm çeşitlerinin olduğudur; Japonya örneğindeki gibi. Bu sebepten ötürü Batı ve Orta Avrupa’daki feodalizm çeşitleri de Alman Feodalizmi, Fransız Feodalizmi, İngiliz Feodalizmi gibi alt başlıklar altında incelenmektedir. Feodalizm hakkında bahsetme nedeni ise Ortaçağ’da toplumun üç temel sınıfa ayrılmasıydı, bu sınıflar

  1. Orestes denilen ruhban sınıf.
  2. Bellatores adı verilen silahlı(asker) sınıf
  3. Laboratores denilen işçi sınıftır, fakat bu sınıfta yalnızca toprağı işleyen serf bulunmamakta aynı zamanda zanaatkârlar da bu sınıfta bulunmaktadır.

Batı Roma İmparatorluğu yıkılmadan çok önce kilise mevcut aristokrasi için prestij kaynağı olarak görülmeye başlanmıştı. Bu duruma örnek olarak makalede bahsedilmiş olan Nolalı Paulinus ve Eusebius Hieronymus verilebileceği gibi Ammianus Marcellinus isimli tarihçinin pagan bir senatörün demiş olduğu “Bana Roma piskoposluğunu verin hemen Hıristiyan olayım” sözü de verilebilir. Bu noktadan hareketle de denilebilir ki imparatorluğun ister Batı isterse Doğu yarısı için olsun farklı kliklerden kişiler kilise içerisinde yer almışlardır. Bu noktada da belirtilmesi gereken Katolik Kilisesi’ne dair öğretilerin nasıl temellendiğidir. En basit bağlamda ifade edilecek olursa “İlk Günah”, “Kutsal Ayinler” ve “Kurtuluş” kavramları üzerinde kilise doktrinini şekillendirmiştir. Kilisenin güçlenmesine neden olan husus da günahkâr olarak dünyaya gelen insanların ancak ayinler aracılığıyla inayet sahibi olup böylelikle kurtulacaklarını düşünmeleriydi. Dolayısıyla bu durum zamanla kilisenin bir bakıma monopol oluşturmasına neden olmuştur. Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus ise yargılamanın da başlangıçta kilise tekelinde olması ve onun teamüllerine göre adaletin sağlandığı gerçeğidir.

Aslında başta belirtilmesi gereken husus feodalizmin nasıl bir sistem olduğundan ziyade nasıl işlediği ve ne olduğu sorusudur. Feodal bir düzende temelde toprağa bağlı işçi olan serf toprak sahibi olan senyöre(toprak sahibi kurum kilise de olabilir) karşı sorumludur. Toprağın sahibi olan senyör ise eğer varsa kendisine toprağı sağlayan kişiye karşı sorumludur. En alttan en üste doğru bir sınıflandırma yapacaksak eğer şöyle olacaktır: Serf kale sahibi barona ya da piskoposluk denetiminde bir bölge ise oradaki ruhban sınıfından yetkili kişiye, baron konta(İng: earl), kont düke, dük krala karşı sorumludur. Bu durum ise en basit şekilde tarif edilecek olursa çıkacak olan sonuç yerelleşmedir. Öte yandan Ortaçağ’da yerelleşmeyen, bilakis farklı etnik kökenden insanların bir cemaat(Alm. Gemeinschaft) hâlinde yek vücut bulundukları kurum ise kilise idi. Ferdinand Tönnies’e göre irsi bakımdan yahut tasarruf veya yararlanma açılarından orta k özellikleri olan veyahut da belirli müşterek dayanışma unsurlarına sahip olan, aile (ev cemaati), köy, kulüp, dini gruplar, otarşik bir iktisadi bünyeye sahip kasabalar, zanaat birlikleri (loncalar) ve hatta feodal beylikler cemaatin tezahür şekilleridir[13].

Öte yandan bilindiği üzere feodalizmin yıkılış sebeplerinden birisi olarak kentleşmenin gelişmesi ve şehirleşme sonucu ortaya çıkan yeni sınıfın, burjuvazi, feodalizmi alaşağı etmesi gösterilmektedir. Antropolog Robert Redfield’in yaptığı tanıma bakacak olursak kendisi manevi düzenin teknik düzene hakim olduğu kültürleri kent-öncesi kültürler olarak tanımlamıştır[14].Yeniden Tönnies’e dönecek olursak o da daha önce ortak çıkarlar için işbirliğine girmiş olan insanların oluşturdukları birliği yeni bir fenomen olarak ele almakta(Cemiyet, alm.Gesellschaft) ve onun zamanla üstünlük kazanacağını ileri sürmektedir.

Burada değinilmesi gereken husus mevcut şartlar altında kilisenin gündelik yaşamda sahip olduğu güçtür. Doğuda Hıristiyanlık devlet kontrolünde gelişirken Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesi ve Katolik Kilisesi’nin daha serbest bir ortamda şekillenmesi ile birlikte zamanla daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi devlet yöneticileri ile güç yarışına girmeleri son derece doğaldır.

Gang nach Canossa ve Kulturkampf

Gang nach Canossa her ne kadar Canossa’ya gidiş demek olsa da günümüzde özür dilemek, özür dilemek ve kendini affettirmek için başkalarının ayaklarına kapanmak anlamına da sahiptir. Olay 1076 yılının Aralık ayından 1077 yılının Ocak ayına kadar sürmüştür, fakat etkisi yaklaşık yedi yüz sonra bile mevcuttur ki buna örnek olarak Otto von Bismarck’ın 14 Mayıs 1872 tarihinde Reichstag’da “Seien Sie außer Sorge, nach Kanossa gehen wir nicht, weder körperlich noch geistig.”[15] demesi örnek verilebilir. Bismarck’ın ifade etmeye çalıştığı sözlerin Türkçesi ise aşağı yukarı “Şunu iyice anlayın, hiçbir şekilde Canossa’ya gitmeyeceğiz; bedeni veya ruhani olarak” şeklindedir. Canossa’nın önemi ise daha önce bahsedilmiş olan “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” denilse bir bakıma doğru olur.

11. ve 12. yüzyıllarda Katolik Kilisesi ile Ortaçağ’da bulunan devletlerin ihtilafa düştükleri temel sorunlardan birisi manastırlara başrahip eyaletlereyse piskopos olarak kimin hangi erk tarafından atanacağı konusuydu. Kurumlar kiliseye bağlı olsalar da devletin toprakları içerisinde yer aldıkları için monarklara göre atama yetkisi onlarda olmalıydı, zira bir noktada bu kurumlar onların vassalıydı. Öte yandan Papa VII.Gregor’un yapmış olduğu reformlar krizin başlangıcını oluşturmaktaydı. Bizzat papa tarafından yazılan ve Dictatus Papae olarak adlandırılan kanunlar 1075 yılında yayınlandı. Kanunları kısaca özetlenecek olursa şu şekildedir: “Roma Kilisesi yalnızca Tanrı tarafından kurulmuştur ve dolayısıyla evrenseldir. Piskoposları göreve atama ya da görevden alma yetkisi yalnızca papaya aittir. Papanın yönetimindeki konseyde papa hüküm verme yetkisine sahiptir, konseyin kararlarını veto edebilir.” şeklinde devam eden ve 27 maddeden oluşan bildirgede ayrıca “Papa kimse tarafından yargılanamaz, Katolik Kilisesi ile barışta olmayan hükümran Katolik değildir, Roma Kilisesi daha önce hata yapmadı/şu anda hata yapmamaktadır/gelecekte de hata yapmayacaktır.” gibi maddeler de bulunmaktadır. İlgi çeken ve imparatorlar ile anlaşamamasına neden olan maddeler ise şunlardır: “Papa gerekirse imparatoru görevden alma yetkisine sahiptir.” ve “Papa gerekirse imparatorluğa dair ünvanları ve nişanları kullanabilir.” ile “Bütün prensler papanın ayağını öpmek zorundadır.” maddeleri yer almaktadır. Belki de sonuncu maddeden ötürü Gang nach Canossa tabiri günümüz Almancasında birilerinin ayağına kapanmak anlamına da gelmektedir.

Papa gerekirse imparatoru görevden alma yetkisine sahiptir.” maddesi aslında o döneme kadar mevcut olan iki başlı(iki kılıçlı) sistemin de yıkıldığı anlamına gelmekteydi. Başka bir şekilde ifade edilecek olursa geçici olan ve ruhani olan arasındaki ayrım VII.Gregor’un dikte ettiği 27 maddeyle yıkılmıştır. Burada hatırlanması gereken husus sekularizmin etimolojik açıdan kökeni olan saecularis sözcüğüdür ve bilindiği üzere kelime “dünyevi, bir jenerasyon ya da çağa ilişkin” anlamına gelmektedir. Bir diğer nokta ise daha önce bahsedilmiş olan Jacques le Goff’un tespitidir, o tespiti açacak olursak Papalık sahip olduğu ruhani güçle dünyevi egemenliğin üzerine kendi sistemini inşa etme girişiminde bulunmuştur.

1075 yılında ise Kutsal Roma İmparatoru olan IV.Heinrich ise Papalık tarafından yayınlanmış olan ve piskoposları papalık atar kuralına karşı gelerek yönetimi altındaki yerlere piskopos atamalarını kendisi yapmaya başladı ve ardından da papa tarafından aforoz edildi. Daha sonraki yıllarda da torunu olan Friedrich Barbarossa(I.Friedrich) de aforoz edilecektir, ama o da durumu kendi adına kurtarmak için kendi papasını yani anti-papayı atayacaktır. Onun torunu olan II.Friedrich’te Haçlı Seferi düzenlemediği hâlde savaşmadan Kudüs’ü diplomatik yollardan aldığı için aforoz edilecektir. Burada II.Friedrich’e ufak bir parantez açmak faydalı olacaktır, zira kendisi aforoz edilmesine ve Müslüman olmakla suçlanmasına rağmen Ortaçağ’da yer alan ve her çeşit unsura toleranslı yaklaşabilen bir liderdir. II.Friedrich’in korumaları Müslüman idi ve kendisi Sicilya’da hayatını sürdürürken adada bulunan Müslümanların cami yapmalarına da izin vermiştir. IV.Heinrich’e dönülecek olursa 1076 yılında papa kendisini kalıcı olarak aforoz etti, bu bir Hıristiyan olarak ölmemesi anlamına geldiği kadar yönetme erkine de sahip olmaması dolayısıyla vassallarının bağımsız hareket etmesine neden olacak bir olaydı; yani otoritesi olmayacak ve devlet yönetimi de geçersiz sayılacaktı. İmparatorun hükümdarlığı o dönemki kanunlar gereği geçersiz olduğu için yönetimi altında bulunan vassallar ayaklanmaya başlamıştı. Her ne kadar IV.Heinrich ilk isyan eden Sakson soylularına karşı zafer kazanmış olsa da aforozun kalkması gerektiğinin farkına vardı ve papadan özür dilemek için yola çıktı.

İmparatorun geldiğini öğrenen papa ve daha sonra İtalyan şehirlerini örgütleyip Almanlara karşı uzun soluklu bir savaşı açacak olan devrin Toskana Düşesi Mathilda kayzerin orduyla geldiğini farz edip Canossa Kalesi’ne sığındılar. Öte yandan siyasi olarak zor durumda bulunan imparator münzevi bir şekilde pişmanlık elbisesi denilen elbiseyle(bu elbise uzun bir tunik ve sandaletten ibarettir) Canossa’ya gelmiştir. Üç gün boyunca oruç tutan ve Canossa’nın karşısında keşiş yaşamı süren imparator üçüncü günün sonunda papa tarafından affedildi ve kendisine komünyon yapıldı. Dolayısıyla denilebilir ki Papalık sahip olduğu spiritual güç sayesinde mevcut erki bastırabilmiştir. Öte yandan vassalların yeniden isyan etmesi sonrasında IV.Heinrich tekrar aforoz edilmiştir, fakat o da kendi adamı olan III.Clement’i papa ilan edecek ve ardından da Roma’ya yürüyerek onu Kilise’nin başına geçirecektir. Bu noktada da denilebilir ki devletin dine dinin ise devlete müdahalesi sıklıkla gerçekleşmekte ve iki taraf da kendi çıkarları uyarınca yönetimi gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Otto von Bismarck’ı ise Canossa ile ilgili konuşmaya iten süreç farklı olmakla birlikte bir ölçekte benzerdir. Türkçesi Kültür Mücadelesi(Kavgası) olan Kulturkampf temelde Katolikliğin etkisini devlet eliyle kırmaya yönelik bir eylemdir ve buna karşı gösterilen tepkiyi de içeren süreçtir. Terimi ise Prusyalı liberal devlet adamı olan Rudolf Virchow üretmiştir. Sürecin ortaya çıkma nedeni ise Prusya’da yaklaşık olarak %36,5 oranında Katolik bulunması ve Katoliklerin görüşlerinin liberaller ile Protestanların desteğini sağlamış olan Bismarck’ın politikasıyla uyum sağlamaması olarak gösterilebilir. Bismarck Katoliklerin gücünü kırmaya yönelmiştir, hem böylelikle kendi devletinin yönetimi altında olan Lehlerin de asimilasyonunu sağlayacağını düşünmektedir. Bu duruma edebiyattan bir örnek gösterecek olursak o da Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Henryk Sienkiewicz’in 1895 yılında yazmış olduğu Quo Vadis olabilir. Sienkiewicz’in Polonya Tarihi üzerine olmayan tek kitabı olmasına rağmen Polonyalı ruhunu yansıtan bir eser olmasının yanında Neron’a ve Roma İmparatorluğu’na karşı gelen ilk dönem Hıristiyanlarının çektiği acıyı anlatmaktadır[16]. Öte yandan Bismarck’ın Katolik etkisini kırmak için göstermiş olduğu çaba sonuçsuz kalmıştır, Katolikler örgütlenmiş, en güçlü ikinci parti hâline gelmiştir; buna ek olarak Almanya’nın kuzeyi ile güneyi arasında da bir ayrım ortaya çıkmıştır. Bir diğer sonuç ise Bismarck’ın güçlenen sosyalistlere karşı Katoliklerle işbirliği yapmasıdır ki, siyasi açıdan pek çok kez taraf değiştirdiği için –misalen 1848 Devrimi sonrası Avusturya ile müttefik olması, daha sonra milliyetçi olması ve ardından Prusyalılar ile bir olması gibi- siyasi açıdan hoş bir etki bırakmamış ve güçten düşmüştür. Katolik Kilisesi ise Kulturkampf esnasında ruhban sınıfının çoğu üyesi tutuklandığı için devlete karşı girişecekleri herhangi bir mücadeleyi kazanamayacaklarını algılamıştır. O dönemki mevcut yönetim ise Kilise’ye ağır zararlar verebilseler bile tam anlamıyla pasifize edemeyeceklerini anlamışlardır.

Augsburg ve Vestfalya Barışları

25 Eylül 1555’te Augsburg kentinde toplanan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu Dieti(meclisi) ile Lutherciler ve Katolikler arasında barış sağlanmıştır. Bu barış temelde Curius regioejus religio (hükümdarın dini neyse, ülkesinin dini de odur) ilkesini benimsemekle birlikte Kalvinistleri dışarıda tutmuştu. Bu durum 15 Mayıs 1648 senesinde imzalanan Vestfalya Barışı ile düzenlenmiş oldu. Vestfalya ile birlikte daha önceden imzalanmış olan Augsburg Barışı’nın hükümleri geçerli olmakla birlikte Kalvinizm tanındı. Bir diğer nokta ise herhangi bir erkin yönetiminde kabul edilmeyen mezheplerin Kilise güvencesi ile ibadet yapabilmesi oldu ve bu durum farklı mezheplere mensup devletlerin diğer devletlerin içişlerine karışmasını engellemeyi amaçlamış bu amacında ise bir nebze de olsa başarı sağlamış olan maddedir. Buna örnek olarak kimi uzmanlara göre Vestfalya Barışı’nın bugünkü uluslar arası sistemin temeli olduğuna dair görüşler gösterilebilir. Ayrıca belirtilmesi gereken bir diğer konu ise Alman Prenslikleri’nin kendilerine özel mahkemeleri kurmalarıydı.

Sonuç

Sekularizmin tarihte almış olduğu yola bakarsak aslında en baştaki noktaya geri dönmüş oluruz, bu da devletin dine dinin ise devlete müdahalesini engelleyen görüştür. Bu durumun getirisi temel anlamda iki kliğin de çıkarları için birbirlerini rakip olarak addedip mücadele etmelerini engellemekle kalmayıp aynı zamanda nispi ölçülerde bireysel özgürlüklere de yansıyacaktır ki yansımıştır da.

Spinoza’nın(1632-1672) yazmış olduğu Vatandaşların Özgürlüğü isimli eserden yapılacak olan alıntı konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

“Hiçbir insan aklının bütünüyle başkalarının iradesine girmesi mümkün değildir; hiçbir kişi kendi rızasıyla özgür bir şekilde karar verme doğal hakkını başkasına devredemez ya da böyle bir şey yapmaya zorlanamaz. Bu nedenle, aklı kontrol altına almaya çabalayan devlet zalim olarak kabul edilir. Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.”[17].

Buradan hareketle de denilebilir ki devletin asıl amacı temel hak ve özgürlükleri koruyup geliştirmektir ve bunda farklı dinden insanların yasalar önünde eşit olmalıdır. Din ise manevi gücünü dünyevi çıkarlar için kullanmamalıdır. Dolayısıyla gerek dini gerekse devlet kurumları olsun otokontrol mekanizması oluşmadığı müddetçe Jacques le Goff’un yapmış olduğu “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” tespiti geçerli kalacak ve iki cenah da kendi dünya tahayyülerini uygulayabilmek için birbirleriyle çatışacaklardır.

Referanslar:

[1]: http://www.etymonline.com/index.php?term=secular
[2]: http://jimithekewl.com/2013/08/15/laikci-terimi/
[3]: Secularism vs Laicism, sf.7, Murat Soner
[4]: Anthony W. Marx, Faith in Nation: Exclusionary Origins of Nationalism (Oxford: Oxford University Press, 2003), 89.
[5]: Gulce Tarhan, Roots of the Headscarf Debate: Laicism and Secularism in France and Turkey
[6]: Armağan Öztürk, Res Publica, Doğu Batı Yayınları, sf.291
[7]: a.g.e sf.292
[8]: Nola Piskoposu Paulinus, Mektuplar, c.400
[9]: Williams, Stephen & Friell, Gerard, Theodosius: The Empire at Bay, Yale University Press, 1994. 129
[10]: “Topluluk ya da özel olarak, tüm pagan uygulamaları yasaklanmıştır.” Theodosius’un Fermanı, 391
[11]: Doğu Batı Yayınları, 33.Sayı, Ortaçağ Aydınlığı, 105
[12]: Jacques Le Goff, History of Humanity, Scientific and Cultural Development, Volume IV, Unesco&Routledge, 2000
[13]: Mehmet Fikret Gezgin, Cemaat-Cemiyet Ayrımı ve Ferdinand Tönnies, sf.199 [14]:Charles H.Long, Popüler Din, Çev. Mustafa Arslan, http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/23.php
[15]: http://www.reichstagsprotokolle.de/Blatt3_k1_bsb00018359_00387.html
[16]: Henryk Sienkiewicz, Cem Yayınevi 1972, Quo Vadis,  Roman ve Yazar Üstüne [17]:http://www.canaktan.org/hukuk/insan_haklari/felsefi-yazilar/benedictus_de_spinoza.htm

Pasajlar II

Posted in Pasajlar, Şiir on Ocak 6, 2015 by aetiusflavius

Hatırlarsan soğuk bir kış akşamı,
Saçlarımızı doldurmuştu aklar;
İçimizde ısıtmıştık yaşamı,
Eteklerinden sarkardı saçaklar.

Yine lanet ederim ben bahtıma,
Kalbimde açtığın yara onulmaz;
Başkası yakışmaz gönül tahtıma,
Yerine başka bir güzel konulmaz.

Maviş gözlerin adeta bir nehir,
Ruhumun secde ettiği Tanrısın;
Gözlerinden içtiğim yaşam zehir,
Zindanı bana sevdiren sanrısın.

O soğuk kış gecesinde üşürdük,
Başkası beni esir edemezdi;
Sabahlar olmasın der gülüşürdük,
Ve soğuk bize tesir edemezdi.

Fakat şimdi avcundayım ve şikar,
Senden önce avcı bendim, şahindim;
Evet, acı çektirceğin aşikar,
Gökler ardımda kaldı, yere indim.

Boşuna demişler Tanrı atmaz zar,
Bir gün azad olup kalacağım hür.
Peki nedir attığın onca nazar,
Sökülcek kalbime vurduğun mühür!

Yakamozdan bile güzeldir yüzün,
Güzelleş! Ben burda yosun tutarım;
Yüzünün ardına gizlenmiş hüzün,
Mutlu ol diye ben yasın’ tutarım.

Barnstaple-snowy-road

Slav Mitolojisi

Posted in Mitoloji with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , on Ağustos 1, 2014 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

Giambattista Vico bir etnik grubun incelenirken onun mitolojisinin de incelenmesi gerektiğini söyler, zira ona göre millet olma şuuruna sahip olmak için gereken unsurlardan birisi de mitolojidir. Mitoloji sözcüğünün ise geçmişte söylenen sözlerin tekrar edilmesi olduğunu kabul edersek eğer Vico‘ya bir nebze hak vermiş olabiliriz.

Slav Mitolojisi’ne giriş yapmadan önce az biraz uyum sağlayabilmek maksadıyla:

Şimdi efendim tahmin edebileceğiniz üzere Slav Mitolojisi, Slav toplulukları Hristiyan olmadan önce yaygındı. Öte yandan Slavlar Keltler gibi olsun İskandinavlar gibi olsun söze yazıdan fazla güvenmişlerdi. Gerçi bahsi geçen dönemlerde yazı yazmayı bilip bilmedikleri hakkında pek fikrim yok, zira Kiril ve Metodius’un geliştirdikleri veya icat ettikleri alfabe aşağı yukarı IX.yy ortalarına tekabül ediyor. Kaldı ki Slav Mitolojisi’ne dair yazılı kaynaklar pek çok diğer mitoloji gibi Hristiyan rahipler tarafından yazılmış olup günümüze ulaşmıştır. Öte yandan Arthurian öyküleri ve Kelt Mitolojisi’ne dair söylenceleri aktaran rahiplerin aksine Slav Mitolojisi, Baltık Mitolojisi ya da Nordik Mitoloji de dönemin rahipleri tarafından yasaklanmış ve dolayısıyla bu mitolojilere dair örnekler günümüze pek ulaşamamıştır. Yabancıların tabiri ile söyleyecek olursak “Hijacked by Jesus” diyebiliriz, yani Hristiyan olmayan ögeler Hristiyan olan ögeler ile değiştirilmekte olup motifler analojik olarak Hristiyanlığa benzetilmektedir. Yine de belirtmekte fayda vardır ki Slav Mitolojisi, Baltık Mitolojisi’ne ve Nordik Mitoloji’ye benzemekte olsa da içerisinde gerek Türk olsun, gerek İran olsun çeşitli mitolojilerden de motifler yer almaktadır. Bu durumu Theodor Benfey “Dünya masalları arasındaki benzerliğin nedeni aynı atadan gelmek değil; tam aksine milletlerin birbirlerini etkilemesidir.” şeklinde açıklamıştır[2].

 Slav Mitolojisi’nde Yaratılış Miti:

Slav Mitolojisi de Avrupa menşeili pek çok mitoloji gibi Proto-Hint-Avrupa dininden köklenmiştir. Dolayısıyla Slav Mitolojisi de benzerleri olan Baltık Mitolojisi gibi veya Nordik Mitoloji gibi içerisinde bol miktarda üç geçmesi gibi. Misalen Nordik Mitoloji de dokuz dünya vardır ve bunlar üçer klasmandan oluşur ya da insan ırkı üç sınıftadır gibi. Bu şartlar altında da Slav Mitolojisi’nde üç ve üçün katlarına –bilhassa dokuza– rastlanılması gayet normaldir.

Slav Mitolojisi de pek çok mitoloji gibi bir yumurta ile başlar. Altın Yumurta içerisinde bulunan Rod isimli tanrı yumurtayı çatlatır ve ardından görünen dünya ile eşi olacak olan (AnneLada’ yaratır. Bu esnada Rod ile Lada’nın birbirlerine duydukları sevgi sonucu karanlık da çekilir. Rod okyanusları ve denizleri gökyüzü ile birbirine bağlayan göbek bağını gök kuşağının yardımı ile keser. Ardından doğru ile yanlışı, karanlık ile aydınlığı birbirinden ayırır, dünyayı ise üç parçaya böler. Bunlardan ilki tanrıların bulunduğu Prav iken görünen dünya Yav‘dır,  yer altı ise  Nav adındadır ve ölülerin diyarıdır.

Rod dünyayı yarattıktan sonra Toprak Ana olan Zemlya‘yı dünyaya getirir, o da direk okyanus derinliklerine iner. Ardından kendi yüzünün suretinden güneşi, göğüsünden ayı, gözlerinden parlak yıldızları yaratır. Güneşin doğuşu onun kaşlarındadır, karanlık geceler onun düşünceleridir, kuvvetli esen rüzgarlar onun nefesidir. Kar, yağmur ve dolu terleri iken sesi yıldırım ve şimşektir. Dünya yaratıldıktan sonraki ince ayrıntılar ile Svarog uğraşır. Svarog aynı zamanda demircilik ve ateş tanrısıdır. Svarog gece ile gündüzü yaratır, ayın ve güneşin birbirini takip etmesini sağlar, lakin unuttuğu şey topraklardır. Ardından bir ördeği görür ve ondan denizin derinliklerine dalmış olan Zemlya ile konuşmasını ister. Ördek Lada‘nın kuvvetli nefesinden dolayı ona yaklaşamaz, Svarog Rod’dan yardım ister. İkinci denemesi iki yıl süren ördek yine başaramaz ve Svarog tekrar Rod’dan yardım ister. Üçüncü denemesi üç sene süren ördek onun dalını getirmeyi başarır. Ardından güneşin, ayın ve rüzgarın yardımıyla Toprak Ana ortaya çıkar ve ay tarafından soğutulur. Yeryüzünün ortaya çıkması ile birlikte Svarog üç tane yer altı krallığı kurar. Toprak Ana’nın yeniden okyanusun derinliklerine gömülmemesi için dev yılan olan Yusha da Svarog tarafından yaratılır, görevi ise Toprak Ana’yı tutmaktır. Depremler ise yılanın hareketinde dolayı olmaktadır.

 Slav Mitolojisi’nde Tanrılar:

Perun

Yaratılış:

  • RodGökyüzü, yeraltı ve yeryüzünün yaratıcısı. Altın yumurtadan çıkan Tanrı.
  • LadaTüm tanrıların annesi.
  • SvarogGökyüzündeki tanrıların lideri.

Gökyüzü:

  • SvarogoviçAteş ve demircilik tanrısı.
  • PerunFırtınaların, şimşeklerin ve savaşçıların tanrısı.
  • DazhbogGüneşin tanrısıdır. Beyaz tanrı anlamına gelen Belobog olarak da adı geçmektedir.

Yeryüzü:

  •  ZemlyaToprak Ana. Başlangıçta okyanusun derinliklerinde kaldığı için Mat Syra Zemlya yani Nemli Toprak Ana olarak da anılır.
  • KupalaSu Tanrıçası, bütün su kaynakları onun emrindedir.
  • Veles/VolosTarım ve hayvan evcilleştirme tanrısı.

Yeraltı:

  • ChërtYeraltı tanrısı ya da yeraltı tanrılarının lideri. Kara Tanrı anlamına gelen Chërnebog adıyla da anılmaktadır.

Diğer Tanrılar:

  • Yaro/YariloBereket ve baharın tanrısıdır.
  • ZoryaSabah, akşam ve gece olmak üzere üç tanelerdir. Küçük Ayı Takımyıldızı’nda esir tutulan Vahşi Köpek’in ya da Simurg’un dünyayı yemesini engellerler.
  • StribogRüzgar tanrısı.
  • DogodaBatı rüzgarı.
  • MokoshBereket tanrıçası.

Sihirli Varlıklar:

  • Baba YagaGenellikle insan yiyen ve son derece güçlü olan bir cadıdır.
  • BogatyriYuvarlak Masa ve Şövalyeleri’nin Rus varyasyonunda geçerler. Üç kişidirler.
  • RoragAnka benzeri bir kuş, kıpkırmızı tüyleri vardır. Rod’un içinden çıktığı yumurta ile ilişkilendirilir.
  • Seryi VolkŞekil değiştirebilen ve büyük bir bilgeliğe sahip olan kurttur.
  • SimarglBildiğimiz simurg olduğu kadar ejderhaya da tekabül ettiği oluyor köpek başlı uçabilen bir cins kuşa da.
Referanslar:

[1]: Walter Benjamin -Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine- Bölüm 6 sf.41
[2]: Dr. Süheyla Sarıtaş- Halk Bilimine Giriş I

 

Ortaçağ Üzerine IV, Feodalizm

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Ocak 5, 2014 by aetiusflavius

Feodalizm sözcüğü köken olarak kimi kaynaklara göre Latince’de bulunan feodum‘dan evrilmiş bir sözcüktür, sistem/yönetim biçimi olarak adlandırılması ise XVIII.yy’da başlamıştır. Feodum sözcüğü ile ilgili teorilere göre ise kelime bir başka Latince sözcük olan beneficium‘un yerine kullanılması ile başlamıştır. Bahsi geçen beneficium ise hak, imtiyaz, yarar gibi anlamlara gelmektedir, tıpkı İngilizce’de bulunan benefit  sözcüğü gibi. Öte yandan feodum sözcüğünün kökeni olarak Eski Cermen Dili’nde var olan fehu-ôd sözcüğü gösterilir, fehu büyükbaş hayvan demekken ôd değer taşıyan ve hareket edebilen obje demektir. Zamanla toprakların ve dolayısıyla tarımın değer kazanması/ön plana çıkması ile birlikte beneficium yerine feodum sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Yine de sözcüğün etimolojisi ile ilgili bir diğer teoriye göre kelime kökeni fief sözcüğüdür, kelime dirlik anlamına gelse de aynı zamanda senyör ile ona bağlı kişi arasındaki anlaşma ve kişinin toprağı devredebilme, ondan yarar sağlayabilme gibi anlamlara gelir. Kelimenin etimolojisi ile ilgili bilgilere şuradan ulaşılabilir.

feodalizm

Öncelikle belirtmek gerekir ki feodalizm yalnızca Batı Avrupa’ya özgü bir sistem değildir, Japonya örneğinde olduğu gibi benzerler vardır; fakat yine de feodalizmden kasıt genel olarak Batı Avrupa’da etkin olan sistemdir. Böyle bir sistemin ortaya çıkması bir anda olmayacağı için şunu diyebiliriz ki kavramların oluşmasına neden olan öncül düşünceler vardır. Walter Benjamin’den alıntılayacak olursak:

Her çağ bir sonrakini düşlemekle kalmaz, düşleyerek uyanışa doğru ilerler. Kendi sonunu kendi içinde taşır[1].

Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, çökmesi esnasındaki süreç ve sonrası hakkında vaktinde birkaç şey yazmıştım, onlara şuradan ulaşılabilir. Yine de belirtmek gerekir ki imparatorluğun çökmesi feodalizmin oluşmasına neden olan en geçerli sebep değildir, geçerli sebeplerin etkin olanlarından birisidir sadece. Başka bir şekilde ifade edecek olursak feodalizmin temel nedeni eğer merkezi bir yapının olmaması ise bu yapının olmamasından ötürü yalnızca yönetimlerin, yani siyasal yapıların değil, aynı zamanda iktisadi, kültürel, hukuki vs gibi pek çok yapının da yerelleşmesidir. İşte bu sebepten ötürü diyebiliriz ki yalnızca tek çeşit feodalizm yoktur, feodalizm incelenirken İngiltere’de feodalizm, Almanya’da feodalizm, Fransa’da feodalizm gibi alt başlıklarda incelenir; çünkü yerelleşmeden ötürü ortaya çıkmış mikro yapıların tek bir başlık altında makro yapılar gibi ele alınması hem zor olacaktır hem de gereken ehemmiyet çerçevesinde incelenemeyecektir. Fakat feodalizm tarıma dayalı bir yönetim biçimi ise, başka bir ifadeyle diyecek olursak feodalizm de ana gelir kaynağı tarım ise, topraklar kadar önem kazanan bir diğer olgu da toprağı işleyen çiftçiler, toprağa bağlı olarak çalışan serfler ve toprağı işletme hakkı bulunan senyörler feodalizmin temel taşıdır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki feodalizm ile sistemin ortaya çıkışı, gelişimi ve çöküşünde ana unsur yalnızca merkezi otorite eksikliği değil aynı zamanda bir bölgedeki popülasyonun büyüklüğüdür; velhasılı kelam feodalizmin sistematik bir analizi yapılacak ise danışılması gereken ilk kaynaklardan birisi de demografidir.

Demografiden hareketle şunu diyebiliriz: Feodal bir sistemde rant kavgasının kökeni -olaya düz mantık bakacak olursak- emek azlığıdır. Eski ekonomik sistemler klasik olarak şu şekilde açıklanmaktaydı:

Daha fazla toprak—>daha fazla işçi—>daha fazla para—>daha fazla asker—>daha fazla toprak

Üstteki argümanı şu şekilde destekleyebiliriz. Bugün takip etme, peşinde olma gibi anlamlara gelen pursuit kelimesi Eski Fransızca’da poursuite kelimesi kökenlidir, ve sözcük Ortaçağ esnasında toprağını terk etmiş, kaçmış serfin yakalanıp teslim edilmesi anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla feodalitenin kurucu unsurunun rantın bağımlı hâle getirilen emek gücünden sağlanması olduğu iddia edilebilir[2].

Bu durumdan hareketle şunu diyebiliriz: Feodal bir sistemde toprak sahipleri olan soyluların mücadelesi daha fazla toprağa egemen olmak değil, daha fazla serfe sahip olmak şeklindedir, buna örnek olarak Viking akınları verilebileceği gibi daha verimli toprakları -ve aynı zamanda daha zengin kentleri- kendine bağlamak için İtalya’ya sefer düzenleyen Kutsal Roma İmparatoru olan Friedrich Barbarossa’da verilebilir. Öte yandan belirtmek gerekir ki serfler sadece senyörler için değil, aynı zamanda kendileri için de üretim yapmaktaydılar; bir alandaki tarla üretim konusunda da eşitliği sağlamak için ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Özel mülkiyet olarak tarlaları kabul edersek bu mülkiyetler çitlerle çevrilmemişti, yani kesin sınırları yoktu ve üretimde eşitliği sağlamak için sınır olarak taşlar kullanılırdı; sınır taşı terimi de bu durumla ilişkili olabilir.  Topraklar ise üçe ayrılmaktaydı, bunlar sırasıyla[3] :

  1. Demesne. Bu topraklar serfler vasıtasıyla toprak sahibi olan senyörün adına işlenirdi.
  2. Terra mansinoria veya mansus sevi adı verilen toprak çeşidi. Bu topraklar serfler tarafından kendileri hesabına işlenirdi.
  3. Communia veya marca communis denilen topraklardı ki bu topraklar çayır, orman, mera gibi topraklar.

Öte yandan bir de işlemeye elverişli topraklar vardı, bu topraklara ise terra inculta denilirdi. Dolayısıyla feodalizmin ekonomik anlamda gereken işçiye, yani emek gücüne, sahip olmadığı ve bu sebepten ötürü sistemin başat unsurunun arazi büyüklüğünden ziyade araziyi işleyebilecek nüfus oranı olduğu ileri sürülebilir.

Bir önceki söze, yani tarlaların eşitliğine geri dönecek olursak, bu durumu desteklemek için şu örnekleri verebiliriz. İlki serflerin arazisi toprak sahibinin arazisinden daha büyükse serfler daha fazla ürün üreteceklerdir, bu durumda ise ürünün eşitlik temeli göz önüne alınacağından ötürü bazı serflerin ürünü kendilerinde kalacaktır. Eğer toprak sahibi senyörün arazisi daha büyük olursa hem serfler gereken zaman zarfında ya toprak sahibinin arazisini ya da kendi arazilerini yeterli ölçüde işleyemeyecekler, bu da ekonomik bazda rejenerasyon olmasını engelleyecektir. Yine de belirtmek gerekir ki mevcut sistem doğa koşullarına endeksli olduğu için her zaman eşit oranda verim alınamayacaktır; bu sebepten ötürü feodalizmin ekonomik sistemi hakkında eşitliğe eğilim hâlinde olma da denilebilir. Toplum ise temel olarak üç sınıfa ayrılmıştı, bunlar:

  1. Oratores denilen ruhban sınıftır.
  2. Bellatores adı verilen askerler/silahlı sınıftır.
  3. Laboratores diye adlandırılan sınıftır. Labour sözcüğünün iş gücü olduğunu düşünürsek bu sınıfa yalnızca toprağı işleyen çiftçiler ya da serfler değil; aynı zamanda şehirlerde bulunan zanaatkârlar da katılabilir.

Zanaatkârları ele alacak olursak bunlar genel olarak şehirlerde yaşayan kişilerdi, bulundukları şehirler ise geniş bir ticaret ağıyla diğer şehirlere bağlıydı. Doğrudan efendiye sahip olmayan bu kişiler zamanla kendi aralarında da birlikler oluşturmuş oldukları gibi bazı şehirler ile de siyasal ve ticari bazda birbirlerini desteklemişlerdir, örnek olarak Ren Bölgesi’nde kurulan fakat zamanla ağırlık merkezi kuzeye kayan Hansa Birliği verilebilir. Yine ilginçtir, Almanca’da şehirlileri kastetmek için kullanılan Bürger sözcüğü zamanla vatandaşlık anlamına da gelmiştir.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar, Sayfa 26.
[2]: Doğu Batı, Sayı 33, 2.basım, Sayfa 72.
[3]: a.g.e, Sayfa 75.