Hermann Hesse Hakkında…(1)

Biliyorum, haddime değil, ama Almanların deyimiyle onların en Alman olmayan yazarı -aynı zamanda şair ve ressam- “Hermann Hesse” hakkında 2 kelam edeceğim.

Özellikle YKY’nin yazarı tanıtırken dediği gibi 1960lı yıllarda Amerika’da yükselen Budizm ve Zen Budizmi akımlarından ötürü en çok okunan yazarlar arasına giren Hesse(bkz: Siddhartha) bana nedense çağdaşı olan ve Yunanların, belki de en Yunan olmayan yazarı, Nikos Kazancakis‘i hatırlatıyor. Kazancakis‘in Zorba‘sı nasıl ki Yunanistan’ın, Ege’nin ve hatta abartırsak, ki bence abartalım, Balkanların özgür ruhu ise; Hesse‘nin Knulp‘u da Almanya’nın özgür ruhudur. Tıpkı, Zorba’nın ağzından “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum; ben özgürüm” sözlerinin dökülmesi ve bu sözlerin Kazancakis’in mezar taşında yazması gibi. Ya da Knulp’un özgürce yaşamı sonunda gelen ölümü ve ölüm sahnesinin tasviri gibi. Ya da Zorba’da Alexis Zorba’nın deyimiyle Patron nasıl ki bir zaman sonra Zorba’dan kendisine raks etmesyi öğretmesini ister; Hesse’nin Bozkırkurdu kitabında Harry Haller‘da Hermine‘den dans etmeyi öğrenir. Ya da nasıl ki Patron mensubu olduğu toplumun geliştirdiği ve bir kalıba oturttuğu sınırlar içerisinde Alexis Zorba’ya özenir -ve içten içe onun gibi olamayacağını bilse de-, bizim Bozkırkurdu’muz Harry Haller’da Hermine vasıtası ile kendi yaratmış olduğu dantelektüel duvarları kırmaya çalışır. İşte belki de bu sebepten ötürü bahsi geçen iki yazar da  Batı’nın toplumsal dayatmacılığına karşı bireysel ahlâkçılığı savunuyor. Bu da bize Hesse’nin neden Amerika’da Budizm ve Zen Budizmi akımlarından sonra daha çok okunduğu hakkında bir fikir veriyor. Neyse Karşılaştırma Edebiyat’a ya da adı her neyse o alana pek girmeyeyim, sonra iki saat sıvamaya çalışırım anlatmak istediklerimi.

Hesse’den devam edecek olursak, kendisi ülkemizde her ne kadar -hemen hemen her dantelin evinde yer alan- Siddhartha isimli kitabı ile meşhur olsa da, şahsi fikrimce bu kitap bu toprakların insanını doyuracak kapasitede değil, çünkü tasavvuftan aydınlanmaya kadar kavramların çoğuna bir şekilde aşinayız. Daha net söylemeyi şöyle deneyeyim: Bu kitap bizler gibi en kötü ihtimalle tasavvufun bir şekilde kıyısından geçmiş, hiç sevmese de lisedeki edebiyat derslerinde tasavvuf ile bir şekilde muhatap olmuş kişiler için gayet sıradan gelebilir. Her ne kadar olay Hindistan’da da geçse tasavvuf Hindistan kökenli bir akım, bu yüzden daha çok diğer kitaplarına değinmeye çalışacağım.

Aslında kitapları direk özetleyecek olsak, bu yazıyı inci’de yazardım, ne de olsa orası özet geçmenin vatanı. Ama Hesse’nin ya da başka herhangi bir yazarın kitaplarının edebi yönünü ya da içeriğini irdelemektense, o kitapları neden yazdığını algılamaya çalışmak bence çok daha mantıklı. Hani eskiden bilim böyle  kademe kademe ilerliyordu diyenler vardı da, daha sonra Thomas S.Kuhn diye biri ortaya çıkıp “Yok hafız aslında olay paradigma işi.” dediydi; ardından yurdum insanları bu sefer paradigma kelimesini ağızlarını doladı. Heh işte bu paradigma çok önemli, bence bütün mesele orada. Zaten her şeyin de bir paradigması var, bok var sanki.(Dayanamadım İdris Kaptan’a bağlandım.)

Yüksek ihtimal ile kitaplarında sıkça geçtiği gibi Piyetist görüşe sahip bir kilise okulunda yatılı okuyan Hesse, yüksek ihtimal ile bana yurdumuzun inek öğrencilerini hatırlatan Hans Giebenrath‘ın yer aldığı Çarklar Arasında öyküsünü bu eğitim sisteminden etkilenerek yazdı. “Pes etmeyeceksin, yoksa çarklar arasında ezilir gidersin.” cümlesi boşuna yazılmadı o kitaba. Tam aksine, toplumsal ahlâk yerine bireysel ahlâkı seçecek olan bir insanın başına neler geleceğini betimliyordu.

Aşmış entelektüel birikimine rağmen -kendisi de dahil olmak üzere- toplumun bir parçası olarak görülmeyen Harry Haller yine aynı kitapta bize aynı toplumun sığ ve kişiliksiz değer yargılarını da gösteriyor. Kitapta geçtiği şekilde ifade edecek olursak “İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.” Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur. Klasik söylem ile yola çıkacak olursak Hesse bu kitabında düşünürün açmazından bahsediyor, tıpkı kendi döneminin başka bir Alman yazarı Thomas Mann‘ın Venedik’te Ölüm isimli kitabında sanatçının çıkmazını anlatması gibi. Öte yandan, Hesse kitabında kişiye T.Mann’dan çok daha fazla yükleniyor, incecik kitapta okuyucuyu düşüncelere boğuyor.

Gerek Bozkırkurdu gerekse Çarklar Arasında kitaplarında anlattığının bir benzerini Doğu Seyyahlarına adadığı ve kendine Nobel Edebiyat Ödülü getiren Boncuk Oyunu kitabında devam ediyor. İşte bu kitap 1943 yılında, yani II.Dünya Savaşı esnasında, yayınlanan bu kitap başta Alman entelektüelleri olmak üzere savaşan ülkelerin entelektüellerine yaratmış olduğu Kastalya Tarikatı ile sağlam eleştiriler getirdiği gibi toplumsal ahlâkçılık düşüncesine karşı bireysel ahlâkı yücelttiği bir başyapıt oluyor. Kitapta yazıldığı gibi söyleyecek olursak eğer “Yüksek makam seni bir göreve getirdi mi şunu bilmelisin ki, üst kademelere tırmanış özgürlükten değil, bağımlılıktan içeri atılmış bir adımdır. Mevki ve makamın otoritesi arttıkça, hizmet zorlaşır. Kişilik güçlendikçe, keyfi davranışlar geri plana itilir.”  Tıpkı Çarklar Arasında’da geçen söz gibi. Ama daha farklı, daha ince işlenmiş.  Devam edecek olursak Josef’i tarikata alan müzik üstadının dediği gibi  “Senin şiddetle arzuladığın ‘öğreti’, o mut­lak, mükemmel, insanı bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. Sen de, dostum, mükemmel öğretiyi bırakıp kendini mü­kemmelleştirmeye bakmalısın. Tanrı senin içindedir, kavram­larda ve kitaplarda değiL. Gerçek yaşanır, öğretilmez.”  sözleri ile Hesse Kastalya ve onun toplumsal ahlakına karşı kişinin bireyselliğini yüceltmekle kalmayıp, toplumsal ahlâkın bireysel ahlâkı yok ettiği şeklindeki görüşünü netleştirmiş oluyor. Bunlara ek olarak bu kitapta Hesse’nin diğer kitaplarından belli başlı farklar var. Mesela bir tanesinden bahsedecek olursak o da diğer tarikat üstadından almış olduğu ‘Tarih’ dersleri. Kitabın geçtiği çağ olan Föyton Çağı’nda Kastalya tarikatı salt bilime, sanata ve mantığa değer veren bir tarikattır. İşte bu noktada insanların uğruna yıllarca mücadele ettiği din, dil, para vs gibi dünyevi varlıkları umursamaz, hatta küçümser. İşte bu sebepten ötürü Hesse kitabında Kastalya’yı ve mantığını şiddetle eleştirir. Çünkü ona göre salt bilim ile sanata hizmet eden ve sosyal sorumluluğa sahip olmayan entelektüel sınıf, tarih bilincinden yoksundu. Öte yandan “Dünya bir Kastalyalının tasarlayabilece­ğinden sınırsız ölçüde daha büyük ve daha zengindi, yeni olu­şumlarla, tarihle doluydu; yeni denemeler, bitip tükenmeyen yeni başlangıçlardan geçilmiyordu adeta; belki içerisinde bir keşmekeş havası esiyordu, ama tüm yazgıların, tüm yücelikle­rin, tüm sanatların anayurdu, tüm insanlığın anavatanıydı; çe­şitli diller vardı bu dünyada, uluslar, devletler, kültürler vardı.” düşüncesine sahip olan Magister Ludi, almış olduğu tarih dersleri sayesinde bir çözümleme yapar ve yaptığı diyalektik çıkarımlar onu tek bir sonuca götürür, yani eğitime. İşte bizim Magister Ludi’mizin seleflerinden farklı olmasının nedeni de buydu. O öncüllerinin aksine daha küçük yaşlardaki insanları eğitmeyi seviyordu ve bir çıkar yol kalmadığını anlayınca kendi yolculuğuna çıkacaktı. Daha önce de yazmış olduğum gibi, yaşayarak öğrenecekti; kitaplardan değil…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: