Ağustos, 2011 için arşiv

Zamanın Eşyaları

Posted in Deneme on Ağustos 1, 2011 by aetiusflavius

“Zaman, dedeme göre küçük bir çocukmuş ve bütün gün sahilde iskambil oynarmış.” diye başlar Adalar Denizi’nin diğer yakasından sinemaya damga vurmuş olan Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün isimli filmi.  Filme dair bana göre her insanın söyleyebileceği şeyler vardır. Hiç olmadı en azından müzikleri güzeldi der, o ayrı mesele. Klasik bir Angelopoulos filmi desek yeridir, film için şuradaki metafor aslında bunu imgeliyor tarzı entelijansiya yorumları yapmaya gerek var mıdır, bilinmez; ben becerebilir miyim, tabii ki hayır.

Zaman nedir, bir çocuk mudur acaba? Bunu bilemem ben. Ama zamanla beraber teknoloji geliştikçe, insanlar teknolojinin nimetlerinden faydalanarak -nasıl desem- modernleştikçe teknoloji ürünlerine enteresandır bağımlılıkları artıyor. Ya da belki de eşyaların kişiler üzerindeki cazibesi artıyor. Nasıl ki kimi zaman kişi eşyalarını düzenlerken, gereksiz olduklarını düşündüğü eşyaları kaldırırken bunun da hatırası vardı be abi diyebiliyor. İşte bugün de -aslında dün, hatta teorik olarak iki gün önce- aklıma bu geldi, elektrikler ikinci günde ikinci kez uzun süreli kesilince. Bilgisayarın şarjı bitti, telefonun şarjı bitti, bir o vardı, benim emektar, en mutsuz günlerimde de tınılarını duyduğum emektar, en mutlu olduğum günlerde de tınılarını duymuş olduğum emektar. Ha emektar dedik, ama karın tokluğuna çalışmaz bu emektar, yakıtı lazım, işte o da orada, yanında,  yeni almış olduğum piller, eskiden çok değerli olan piller, şimdilerde televizyon kumandası dışında pek az aygıt için esamesi okunan piller. İçerisinde nereden baksanız dört sene boyunca duran bir ‘yoğun teker’, Eleni Karaindrou’nun Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün isimli filmi için yapmış olduğu müziklerin olduğu yoğun teker.

Diskmeni -aramızdaki samimiyetten ötürü emektar diyebiliriz ona- elime aldığımda da, çalmaya başladığında da müziğin verdiği duygulardan ziyade aklıma anılar üşüştü. Zamanında hissettiklerimden tutun da Jüpiter’den Mars’a Edirne’den Kars’a dinlemiş olduğum envai çeşitte şarkılara ya da insanların hangi duygular ve düşünceler altında dinlemiş olduğu farklı türden müziklere kadar. Şimdilerde nasıl ki pek çok yemeğin hazırını yapıp suya atınca olmasını sağlıyorsa insanlar, aletlerin kullanışlılığını da taşınabilirliğini de arttırıyorlar, arttırabiliyorlar, artmasını sağlıyorlar, arttırmayı düşünüyorlar, arttırmak için çalışıyorlar ve buna yönelik araştırma-geliştirme kuruluşları oluşturarak arttırma konusunda ilerlemeler kaydediyorlar, illâki artmasını sağlıyorlar. Hatta bir yerlerde yazılmış ve incelenmiş olduğu üzere elektronik ürün üreten şirketler ürünlerini temel olarak emotional response, functionality, usability gibi özelliklere göre hazırlıyorlarmış.  Bizler eskiden, su içerken testiden; o kaba aleti, yani emektarı, okul pantolunun cebine yerleştirirdik bir şekilde, şimdi ise insanlar neredeyse kıldan ince -ve belki de kılıçtan keskin- aygıtlar üretebiliyorlar. Yeni Camii direk, arkadaşım börek isterken şimdilerde takoz denilen aletler ne kullanışlıydı oysa! Sadece kullanışlı mıydı canım, fonksiyonları da vardı, bass vermekten tutun da radyolusuna, shuffle yapabilenlerine, hatta yoğun tekere yüklenen dosyalar sayesinde mp3 çalabilenlerine kadar.  İşte burada, bizim emektar, şu anda içinde halâ aynı yoğun teker bulunan emektar, şu yazı yazılırken çalan emektar, emotional responce olarak geri dönüyor.

Zaman bir çocuk mudur, bilinmez. Çocuklar zamanın bilincinde midirler ya da zaman mı çocukların bilincindedir, bu da bilinmez. Belki de zamane çocukları zamanın gençleşmek için oynadığı bir oyundur, o da bilinmez. Zamanında bir dergide simyanın, kimyayı doğurduğunu yazmıştı editör. Ama yazısında ilgi çekici olan başka bir şey vardı, zamanın cazibesi hakkında. Diyordu ki, eski Çin’de, eskiden altın anlamına gelen Çin’de, simyacılar insanların, daha doğrusu imparatorlarının ömürlerini uzatmak ya da daha doğrusu onların zamana karşı yenilmemesini sağlamak için hazırlarlarmış karışımlarını. İlginçtir, bu karışımlardan birinde de fotoğrafı banyo ettirmekte kullanılan sıvı bulunmuş, belki de insanlığın en büyük icadı değil ama, en büyük zaferi olan karışımı; zamana karşı anın zaferini sağlayan karışımı.  Nasıl ki günümüzde kullandığımız araç gerece olan bağlılığımız artıyorsa, zamana karşı bulunacak olan ölümsüzlüğü sağlayan iksirde insanı kendine bağımlı kılacaktı. İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filminde şövalyenin kendi zamanına karşı yenilmemeye çalışması belki de onu oyununa bağımlı kılıyordu. “Damarlarım attıkça, canım bedenimde oldukça kaçmaktayım.” diyen Mevlana kendi özüne bağımlı mı değildi, yoksa onun bağımlılığı özüne ulaşmaya çalışmak mıydı, bu da bilinmez. Abbas Kiarostami yetiştirmesi olan Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filminden insanların hayatı katırlara, soğukta çalışan merkeplerin hayatı alkole bağlı değil midir, yoksa iki tarafta birbirine mi döngüsel olarak mı bağımlıdır, bunu da bilemem ben.

Zamanımızda ve zamanımızdan önce bizlere daha fazla zaman kazandırmak için yapılan teknolojik gelişmeler sayesinde zamanı daha verimli kullanabildiğimizden ötürü zaman zaman insanlara zamansızlıktan yakınmakla kalmayıp iyice eğip  bükebildiğimiz zamanı zamanımızın sevdiğim şarkıcılarından biri olan Müslüm Gürses’in söylediği gibi zamanı tutmaya muvaffak olamayışımız ile beraber zamanın tozunu yutmuş olan kimi insanların kimi zaman iddia ettikleri üzere evvel zaman insanlarının zamanı daha verimli kullanabilecekleri araç gereçleri olmamasına rağmen çeşitli icatlar geliştirmesi onlara bakılırsa sahip oldukları boş zaman bolluğu içinde zamanın modası olan icatçılık, mucitçilik gibi işler ile meşgul olmakla ilintili olup günümüz zamanında bu tarz mesleklerde belirli zaman formları arasında çalışılması belki de zamanı bir disiplin altına almaya çalışmak ile de ilgili olabileceği gibi bahsi geçen zamanı disipline etmekten ziyade insanların zamanın disiplinsizliğine uymak zorunda olmaya çalışılması da son derece olağan gözüküyor mamafih zamanımızın enteresan bir özelliğinin de -iki kez üst üste uzun zamanlı kesilen elektriklerden ötürü de düşünmüş olduğum üzere- bize zaman kazandıran aygıtların kullanamadığımız zaman elimizdeki zamanı nasıl kullanabileceğimizi bilemeyerek şaşkın ördek yavrusuna dönüşümüz de bahsi geçen zaman kazandıran aygıtlara sahip olamadığımız zaman zamanı nasıl kullanabileceğimizi bilemeyişimiz bize zamanımızın bir oyunu da olabilir ve işte bu bağlamda ve zamanda zamanımızı zaman kazandıran aletler yokluğunda kullanamadığımız zaman elimizdeki zaman bolluğunun yani ne zaman aklımıza gelince kaçındığımız zamansızlık kavramının tersi olan zamanımızda çok sık şekilde ihtiyacını duyduğumuz bolluğun bahsi geçen zamanlarda iyi zamanlama yaparak kullanamayışımız zamanımızın ilgi çekici problemlerinden biri olmakla kalmayıp belki de bize zamansızlığımız içinde zaman kazandıran alet edevata bağımlılığımızdır.

Her ne kadar aynı ırmak içerisinde iki defa yıkanamıyor olsak da zaman ırmağının su zerrecikleri zamanın eşyalarında iz bırakmaya devam ediyorlar. Heyhat, biz her ne kadar onlardan uzaklaşıyor olsak da temasa geçtiğimizde su zerreciklerini hissediyoruz benliğimizde; belki de bu yüzden diyoruz abi bunun anısı vardı dursun şu tozlu çekmecenin içinde.

Reklamlar