Ekim, 2011 için arşiv

Üç Kişilik Üçleme(1)

Posted in Üçleme on Ekim 23, 2011 by aetiusflavius

Canberk tavşan uykusundan uyanmış, telaşlı bir hazırlığa başlamıştı; kız arkadaşı Elifcan ile buluşacaktı. Hava bungundu, sanki Canberk’in içinden ve evinin ortamından bir ayna vasıtasıyla dış dünyaya yansımış gibiydi. Ay sonu yaklaşıyordu Canberk’in, pek fazla parası yoktu; olanı da günlük harcıyordu zaten. Dış dünyada spaghetti bologneseden fiyat olarak daha aşağı olan yemekleri yemez, tek başına yaşadığı ve kot farkında ötürü girişten  eksi 2.nci katta olan; fakat arka taraftan bakınca 3. kata denk gelen ve bir odası penceresiz, salonu ise öğleden sonra akşama doğru yarım saat kırk beş dakika güneş alan 1+1 evinde ekmeği koparır, yumurtaya ya da kimi zamanlar kendine iltimas geçip kıyak yaparak pişirdiği menemene bandırırdı, opsiyona göre çay veya ayranda içerdi. Aynı anda Elifcan ise kendisine anneannesinden kalmış olan bigudiler vasıtasıyla saçlarını bukle bukle yapmaya çalışıyordu evinin banyosunda ve bu işi yaparken zaman zaman kozmetik ürünlerine gururla bakıyordu. Mâli açılardan haris bir kadın olan teyzesi de sahip olduğu üstün genetik kodlar sayesinde doğal seleksiyon kuralı gereğince dönemin şartlarına uymakta zorluk çekmemiş ve el altından kozmetik ürünler satışına başlamıştı. Kız kardeşinin ona anlamsız gelen ısrarları sonucu fazla kâr payı koymadan gerekli ürünleri yeğenine vermişti ve yeğen hesabı annesine kitlemesine rağmen bu derece çok ve önemli mala sahip olduğu için içten içe böbürleniyordu. Bu ürünler onun fiziki gücüne güç katarak dış görünüşünü inanılmaz ölçüde değiştiriyordu. Elifcan banyoda saçı başı ile uğraşır ve içten içe böbürlenirken, fonda kuzenin erkek kardeşinin kız arkadaşının kuzeninin ona yurtdışından aldığı ve bu sayede daha ucuza getirdiği dokunmatik ve popüler olan telefonunda Pixies-Where is my Mind çalıyordu -ki bu esnada aklına lise aşkı Berkecan geldi, o da bu şarkıyı okulunun rock grubunda ayağında Convers ayakkabıları ile söylemiş Fight Club felsefesine gönül vermiş, içip içip dövüşen bir ergendi o zamanlar-bu telefon twitter’da konum bildirmekten tutun metrobüste seyahat eden fakirlerin fotoğrafını çekmeye kadar son derece geniş fonksiyonel özelliklere sahipti.

Yola çıkarken Canberk zihninde günün planını şu şekilde yapmıştı. Hava zaten bungun, yağmur yağması olası; biz ise Beşiktaş’ta buluşacağız. Eğer yağmur hafif çiselerse, ki çiselemeye başladı bile, bu iç sıkan ortamda ona İnönü Stadı’na giden ağaçlı yol üzerinden Kabataş’a kadar yürümeyi teklif ederim, hem romantik bir yola benziyor; böyle ağaçlı falan hoşuna gider herhalde. Fünikülere binince Taksim’in eskisi gibi olmadığından dem vururum, aslında tam aksine. Evet, tam aksine; Taksim eskisi gibi, sürekli bir tekrarlama hissi oluşturuyor insanda, hem zaten onlar gibi mümkün mertebe popüler kültürden kaçan insanların ne işi vardı coğrafyada arasa bulamayacakları ve sürekli kişinin kendini tekrar ettiği bir yerde? Orada iki tur atarız veya atmayız. Eğer atarsak bir şekilde bayır aşağı ineriz ve tekrar Beşiktaş sahil yoluna çıkarız diye geçirdi içinden. Bu planda kusur olmamalıydı ve an itibarı ile kendi kendine tasarladığı matrikste planı kusursuz gözüküyordu. Aslında hava tam onun havasıydı diye geçirdi zihninden, çünkü kurt puslu havayı severdi ve onun planını ancak kurt kadar zeki bir insan planlayabilirdi.

Planı düşündüğü gibi devam etti, Kabataş’ta fünikülere bindiler. Fünikülerin biniş kapısına uzak, çıkış kapısına yakın ikili koltuklarından birine sarmaş dolaş oturdular. Bu arada ayakta bir şekilde vasıtanın barına tutunmuş olan Hasan -her zaman ki gibi tek başına yaptığı spontane bir dolaşmaya çıkmıştı- onların bulunduğu tarafa dalgın dalgın bakıyordu. Kirli sakalları, bakımsız saçları, siyah deri ceketi, açık renk pantolonu ve pantolonunun zıt rengi gömleği ile Hasan kendi jenerasyonun kaybeden, tutunamayan çizgisine hem teğet geçiyor hem de doğruyu ya da çarpık kişiliğinden ötürü daha doğru bir betimleme yapacak olursak parabolü kimi noktalarda kesiyordu. Diğer bir taraftan ceketi ile gömleği arasına dönemin modasına uygun renklerden bir fular takmamış, tuttuğu 3.Lig’de yer alan memleket takımının her yerde bulunmayan ve açıkçası pek fazla bilinmeyen taraftar grubu atkısını boynuna özensizce geçirmişti, o atkı göze çarpıyordu belli belirsiz ve bu atkı sayesinde Hasan insanların bilinçaltına geldiği yeri unutmadığını, taşralı özelliklerine sahip çıktığı mesajını veriyordu. Hasan her ne kadar kaybeden olarak adlandırılabilecek dış vasıflara sahip olsa da kaybetmemek için kazanmayı denemediğinden ötürü bu betimlemenin dışında kalıyor ve kişilik çizgileri ise bir doğru ya da parabole nazaran düzensiz hava akımı çizgilerine benziyordu ve bu akım çizgileri sonsuzda kesişmiyorlar sadece sıkışıyorlardı. Onun bu karmaşık özelliği eline de yansımıştı, el falı bakan ünlü Çingene kadının bile kafası karışmıştı ve Çingene kadın bir yorum yapmaktan çekinmişti, sonuçta işin ucunda kadının kariyeri vardı; fakat Hasan bu durumu artık bir çeşit ritüele bağlamış karamsarlığı ve umursamazlığı ile karşılamıştı. Bu umursamazlık ve nihilist bakış açısı onda onulmaz yaralar açmıştı; çünkü olaylara karşı genel olarak sahip olduğu karamsar bakış açısı kayıtsız ve ihmalkâr idi. Bilindiği üzere kayıtsızlık ve ihmalkârlık çoğu kez düpedüz sevmemekten daha kötü sonuçlara neden olur karşı tarafta. Onun vurdumduymaz tavırları aslında kendi pısırıklığından kaynaklanıyordu, en basit olaylarda bile içi içini yerdi; yine de bir hata yapmayayım diye aksiyona girmezdi. Sırf bu davranış biçimi yüzünden gelecek nesillere güzel bir kommensal örnekti; ona yakın olanlar olumlu bir şekilde etkilenirlerdi ondan, o ise kendisi ile temas hâlinde bulunan insanlardan şahsı adına ne fayda sağlardı ne de zarar.

Ne Modern Ne Post-Modern Malumatfuruşçuluk

Posted in Deneme on Ekim 1, 2011 by aetiusflavius

“İçim nefret ile dolu, öcümü alacağım.” diye başlar Tolstoy’un Anna Karenina’sı. Nasıl ki kendi ekseni etrafında dönen disko topu belirlenen hıza göre hareket ediyorsa o diskonun insanı da arkada çalan müziğin ritmine, zamanla hem kendinin oluşturmuş olduğu hem de ortak kimliğe ve kültüre sahip çevre tarafından oluşturulan belirli ritlere göre hareket eder ve ilginçtir ki bu müzik sesi Pavlov’un zilinin sesine, insanın davranışı ise acıkmış köpeklerin şartlı refleksine benzer.

Loş, hafif köhne, az biraz dumanlı ve insanın hararetini yükselten,  günümüzde pek moda olan hafif salaş bir ortamda disko topundan aheste aheste ve ahenkli ahenkli süzülen ışık demetleri dans pistinin ortasında hem fevkalade hem alelade bir şekilde ortaya çıkıp kaybolurken içecekler de hızlıca içilip tüketilir. Hızlıca tüketen ve dolayısıyla zor sindiren veyahut pek sindirmeden yaşamlarını idame ettiren ve genel olarak müşkülpesent insanlar olan müşteriler tıpkı son sürat seyahat eden bir troykadaki hıza ilgi göstermeyen yolcular gibi ne bindik bir alamete derler ne de gidiyoruz kıyamete diye söylenirler; tam aksine hızlı yaşamak değildir amaç, bilakis hıza kapılmaktır ve vasıta ile ilintili olan tek konu onun konforudur. Troykanın hangi yöne doğru devinim halinde bulunduğundan çok daha önemlidir bu anlarda konforsuz troykada bulunmak, çünkü yola çıkan yolun karakterini kazanır ve bizler bu gibi durumları ‘Carpe Diem, aga’  diyerek anlık yaşama indirgemeye çalışsak dahi bahsi geçen an parlak zeminden insanın yüzüne yansıyan disko topunun renkli, çemberimsi şekilli ışın demeti ve müziğin ritmine göre belirlenir kişinin kendi anını yaşamasından ziyade an gelir karşıdakine göre hareket etmeye başlar, bütünün parça olması gibi. İşte o anlarda insan bilinçaltında ne yaşattıysa onu yaşayacağını hisseder inceden inceye, öte yandan yaşadıklarıyla değil yaşattıklarıyla anılacağının ise tamamen farkındadır. Bu yaşanmışlıklar hem herkese göre anlam içerir hem de kimseye göre birebir aynı yaşanmışlık değildir. Benzerdir, ama farklıdır; farklıdır, ama benzerdir. Az biraz dumanlı, hafif salaş olan mekânda tıpkı dumanın yükselişi ve alçalışı gibi kaos hakimdir ve bu kaos zinciri nasıl ki bir çivinin naldan düşmesi  sebebiyle devlet katında mazarrata neden oluyorsa da düz mantık bakıldığında pek çok rite bulanmış bir olay örgüsü gibidir ve bu sefer ritler parçalardır; parçalar bütünü oluşturur. Oluşan bütün entropiktir, kaosa neden olduğu gibi kaos ona neden olmuştur; hem irade sınırları içerisinde hem de dışındadır, tıpkı kendi ekseni etrafında kontrolden çıkmasın diye dönme hızı ayarlanan disko topu gibi.

İptida vaktinde her şey muntazam idi ve nizamî mısdaklar dahilinde temaslar kurulurdu ve bu münasebetler ihtilaf veyahut imtizaç ile neticelenirdi. Dış dünya ile münasebet olmayan durumlarda ise kişi kendi özüne döner ve şahsıyla ihtilafını gidermeye çalışarak imtizaca ulaşmaya çabalırdı, başlangıçtan beri kaçtığı kendi yüzleşmesini gerçekleştirirdi. Bu işlem insanın belirli zaman aralıklarıyla ya da zaman zaman yaptığı ara toplamlardan ziyade cebir işlemleri dahilinde kesin bir toplama benzer. İşte bunun nedeni ise kimi vakitlerde eksantrik nihilist insanımız daha saf olmak istemesidir,  çünkü arı olan entelijansiyanın toplamına kıyasla daha temiz, yalın ve açık sözlüdür ve entelijansiya ise o anlarda düzenbazlıktır. Her şeyin gerçekleşmesi mübah olan dünyada insan saflaştıkça eşitleşir; çünkü eşitlik eşitsizlikten gelir ve kimse eşit değildir, herkes biraz daha eşit olmak ister.