Aralık, 2012 için arşiv

Ortaçağ Üzerine III

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Aralık 23, 2012 by aetiusflavius

Dies Irae eskatolojik bir ilahi olup Mozart, Verdi, Stravinski gibi pek çok bestekârı etkilemiş, Umberto Eco gibi Ortaçağ ile ilgili yazarların oluşturdukları eserlerde motif olarak kullanılmış(örneğin Adso’nun ilginç rüyalar gördüğü bölüm) ya da Ortaçağ’da salgın günlerini anlatan eserlere -misalen Boccaccio’nun Decameron’u- konu olmuşlar, Ingmar Bergman gibi yönetmenler de bu ilahiden filmlerinde faydalanmışlardır.

Büyük Veba Salgını ya da diğer bir deyişle Kara Ölüm 1347-1351 yılları arasında Avrupa’da milyonlarca insanın-tahmini 75 ile 200 milyon arasında- ölümüne neden olmuş, azalan iş gücü sebebiyle pek çok icadın önünü açmış, dini açıdan radikal fraksiyonlar doğurmuş(üstteki videoda bulunan Flagellantlar gibi), genel olarak Yahudilerin, dilencilerin ve cüzzamlıların katledilmesine yol açmış salgındır.

Orta Çağ esnasında ortaya çıkan Katolik kökenli radikal bir grup vardı, Flagellantlar. Hazır Flagellant demişken şunu da ekleyelim, Attila’nın Latince lakabı Flagellum Dei idi yani Tanrı’nın Kırbacı(Cezası/Cezalandırıcısı). Her neyse Flagellant hareketi, yani kişinin kendisini kırbaçlayıp acı çekerek arındığına inanması Eski Mısır ve Yunan’da bilinen bir tapınma biçimidir. Büyük Veba Salgını esnasında acı çekerek arınılacağına yönelik inanç geniş kitlelere yayılmış özellikle Almanya’da binlerce insanı peşlerinden sürüklemişlerdir. Hareket ilk başladığı esnada bir şehirde en fazla bir gün kalmakta idi ve sürekli olarak şehirden şehre seyahat etmekteydiler. Tabii ki bu durum bir zaman sonra vebanın diğer şehirlere de yayılmasına neden oldu ve gerek feodal beyler gerekse kilise tarafından düşman ilan edildiler. Flagellant liderlerinden biri, Konrad Schmidt, 1369 senesinde 1250 yılında ölmüş olan Kutsal Roma İmparatoru II.Friedrich von Hohenstaufen’ı dirileceğini ve böylelikle Sosyal Adalet Çağı‘nın başlayacağını iddia etti; 1368 senesinde kilise tarafından heretik ilan edilip yakılarak infazı gerçekleşti. Schmidt’in düşüncesi şu açıdan ilginç: Dağların Kralı, Dağda Uyuyan Kral gibi isimlere sahip olan Kyffhäuser Miti. Bu mitten daha önce, biraz yüzeysel de olsa, Ortaçağ Üzerine II isimli yazımda bahsetmiştim, oradan alıntılayacak olursam:

Kutsal Roma İmpatorluğu Ortaçağ’daki gücünü yitirdikten sonra Alman söylencelerinde yeni bir imparator düşlenmiştir; bu imparator uzun ve gür kızıl sakallara sahip son derece güçlü ve bilge biridir. Dağın tepesinde, ki bu dağ Kyffhäuser dağıdır, uzun ama çok uzun süreli bir uykuya yatmıştır. Hikayedeki kızıl sakal ve güç motifleri kimilerine göre “Kızıl Sakallı” lakaplı Friedrich Barbarossa’yı, bilgelik ise III.Innocent tarafından yetiştirilen tıpkı Friedrich Barbarossa gibi Hohenstaufen Hanedanlığı’ndan olan II.Friedrich’i çağrıştırabilir.

Söylence ile ilgili 1817 yılında Friedrich Rückert tarafından yazılmış esere bakarsak:

Er ist niemals gestorben, (O asla ölmedi,)
er lebt darin noch jetzt;
er hat im Schloss verborgen  (Şu anda şatosunda yaşıyor)
zum Schlaf sich hingesetzt. (uyumak için saklanıyor)

Acı çekerek arınmaya dönük olan Flagellant Hareketi zamanla karşıdaki kişilere de acı çektirmeye başladı. Kara Ölüm’ün sorumlusu olarak gösterilen Yahudiler Flagellantlar tarafından katliama uğratıldı. Kimi söylentilere göre Yahudiler vebadan ölen insanları kuyulara atıyorlarmış. Fısıltılar zamanla harekete dönüştü, katliam ise kaçınılmaz oldu; örneğin Strasbourg’da 900 Yahudi 1349 senesinin Sevgililer Günü’nde diri diri yakıldı. Strasbourg Pogromu’nun bir ilginç yanı da şudur: Yahudiler halktan ziyade soylular tarafından savunulmakta idi ve soylular Papa VI.Clement’den Yahudilerin masumluğuna dair 1348 senesinde belge almışlardı, belge basitçe şöyle idi: “Kim ki Yahudilerin kuyuları zehirlediğine inanır, o şeytan tarafından baştan çıkarılmıştır.” Bir diğer ilginç nokta ise aynı devirde Avrupa’da Yahudilerin serbestçe yaşadığı bir ülke olan Polonya Krallığı büyük salgından en az etkilenen ülkedir, Milano Dükalığı ile birlikte. Polonya Krallığı sınırlarını kapatmış ve kimi kaynaklara göre temizliğe önem vermiştir. Salgın yayılmaya başladığı esnada Milano Dükalığı ise şehre giriş ve çıkışları yasaklamı, hastalık semptomlarını gösteren her evi içindekiler ile birlikte yakmıştır.

Katliamın etkileri ölümcül olduğu kadar yazımın başında belirttiğim gibi sanat anlamında da yapıcı olmuştur. Klasik bir örnek verecek olursak o da Totentanz (Ölülerin Dansı) isimli eserdir, bu eser Dies Irae ilahisine yapılan bir yorumdur; Liszt, Bela Bartok, Rachmaninoff gibi bestekarlar tarafından yorumlanmış olan alegorik eserdir. Bu eser, basitçe söylemek gerekirse, ölümün kişinin hayatındaki statüsü fark etmeksizin herkes için eşit olacağı vurgusuna dayanır. Eserin ilk yazılı basımlarından birinden şöyle geçer:

“Wer war der Thor, wer Weiser?” (Kim ahmak, kim bilge?)
“Wer Bettler oder Kaiser?” (Kim dilenci, kim imparator?)
“Ob Arm, ob Reich, im Tode gleich.” (Fark etmez zengin ya da fakir, ölüm herkes için eşit)

Reklamlar

Tamerlane

Posted in Şiir with tags , , , , , on Aralık 2, 2012 by aetiusflavius

Basileus Yunanca’da kral demekmiş, ilginçtir bu ünvanı Timur’da kullanmış. Hazır Corvus Corax’ın kargasını görmüş ve Timur demişken 1827 yılında Tamerlane adıyla yazılmış bir şiiri koyalım şuraya:

Kind solace in a dying hour!
Such, father, is not (now) my theme-
I will not madly deem that power
Of Earth may shrive me of the sin
Unearthly pride hath revell’d in-
I have no time to dote or dream:
You call it hope-that fire of fire!
It is but agony of desire:
If I can hope-Oh God! I can-
Its fount is holier-more divine-
I would not call thee fool, old man,
But such is not a gift of thine.

Know thou the secret of a spirit
Bow’d from its wild pride into shame.
O yearning heart! I did inherit
Thy withering portion with the fame,
The searing glory which hath shone
Amid the jewels of my throne,
Halo of Hell! and with a pain
Not Hell shall make me fear again-
O craving heart, for the lost flowers
And sunshine of my summer hours!
The undying voice of that dead time,
With its interminable chime,
Rings, in the spirit of a spell,
Upon thy emptiness-a knell.

I have not always been as now:
The fever’d diadem on my brow
I claim’d and won usurpingly-
Hath not the same fierce heirdom given
Rome to the Caesar-this to me?
The heritage of a kingly mind,
And a proud spirit which hath striven
Triumphantly with human kind.

On mountain soil I first drew life:
The mists of the Taglay have shed
Nightly their dews upon my head,
And, I believe, the winged strife
And tumult of the headlong air
Have nestled in my very hair.

So late from Heaven-that dew-it fell
(Mid dreams of an unholy night)
Upon me with the touch of Hell,
While the red flashing of the light
From clouds that hung, like banners, o’er,
Appeared to my half-closing eye
The pageantry of monarchy,
And the deep trumpet-thunder’s roar
Came hurriedly upon me, telling
Of human battle, where my voice,
My own voice, silly child!-was swelling
(O! how my spirit would rejoice,
And leap within me at the cry)
The battle-cry of Victory!

The rain came down upon my head
Unshelter’d-and the heavy wind
Rendered me mad and deaf and blind.
It was but man, I thought, who shed
Laurels upon me: and the rush-
The torrent of the chilly air
Gurgled within my ear the crush
Of empires-with the captive’s prayer-
The hum of suitors-and the tone
Of flattery ’round a sovereign’s throne.

My passions, from that hapless hour,
Usurp’d a tyranny which men
Have deem’d, since I have reach’d to power,
My innate nature-be it so:
But father, there liv’d one who, then,
Then-in my boyhood-when their fire
Burn’d with a still intenser glow,
(For passion must, with youth, expire)
E’en then who knew this iron heart
In woman’s weakness had a part.

I have no words-alas!-to tell
The loveliness of loving well!
Nor would I now attempt to trace
The more than beauty of a face
Whose lineaments, upon my mind,
Are-shadows on th’ unstable wind:
Thus I remember having dwelt
Some page of early lore upon,
With loitering eye, till I have felt
The letters-with their meaning-melt
To fantasies-with none.

O, she was worthy of all love!
Love-as in infancy was mine-
‘Twas such as angel minds above
Might envy; her young heart the shrine
On which my every hope and thought
Were incense-then a goodly gift,
For they were childish and upright-
Pure-as her young example taught:
Why did I leave it, and, adrift,
Trust to the fire within, for light?

We grew in age-and love-together,
Roaming the forest, and the wild;
My breast her shield in wintry weather-
And when the friendly sunshine smil’d,
And she would mark the opening skies,
I saw no Heaven-but in her eyes.

Young Love’s first lesson is-the heart:
For ‘mid that sunshine, and those smiles,
When, from our little cares apart,
And laughing at her girlish wiles,
I’d throw me on her throbbing breast,
And pour my spirit out in tears-
There was no need to speak the rest-
No need to quiet any fears
Of her-who ask’d no reason why,
But turn’d on me her quiet eye!

Yet more than worthy of the love
My spirit struggled with, and strove,
When, on the mountain peak, alone,
Ambition lent it a new tone-
I had no being-but in thee:
The world, and all it did contain
In the earth-the air-the sea-
Its joy-its little lot of pain
That was new pleasure-the ideal,
Dim vanities of dreams by night-

And dimmer nothings which were real-
(Shadows-and a more shadowy light!)
Parted upon their misty wings,
And, so, confusedly, became
Thine image, and-a name-a name!
Two separate-yet most intimate things.

I was ambitious-have you known
The passion, father? You have not:
A cottager, I mark’d a throne
Of half the world as all my own,
And murmur’d at such lowly lot-
But, just like any other dream,
Upon the vapour of the dew
My own had past, did not the beam
Of beauty which did while it thro’
The minute-the hour-the day-oppress
My mind with double loveliness.

We walk’d together on the crown
Of a high mountain which look’d down
Afar from its proud natural towers
Of rock and forest, on the hills-
The dwindled hills! begirt with bowers,
And shouting with a thousand rills.

I spoke to her of power and pride,
But mystically-in such guise
That she might deem it nought beside
The moment’s converse; in her eyes
I read, perhaps too carelessly-
A mingled feeling with my own-
The flush on her bright cheek, to me
Seem’d to become a queenly throne
Too well that I should let it be
Light in the wilderness alone.

I wrapp’d myself in grandeur then,
And donn’d a visionary crown-
Yet it was not that Fantasy
Had thrown her mantle over me-
But that, among the rabble-men,
Lion ambition is chained down-
And crouches to a keeper’s hand-
Not so in deserts where the grand-
The wild-the terrible conspire
With their own breath to fan his fire.

Look ’round thee now on Samarcand!
Is not she queen of Earth? her pride
Above all cities? in her hand
Their destinies? in all beside
Of glory which the world hath known
Stands she not nobly and alone?
Falling-her veriest stepping-stone
Shall form the pedestal of a throne-
And who her sovereign? Timour-he
Whom the astonished people saw
Striding o’er empires haughtily
A diadem’d outlaw!

O, human love! thou spirit given
On Earth, of all we hope in Heaven!
Which fall’st into the soul like rain
Upon the Siroc-wither’d plain,
And, failing in thy power to bless,
But leav’st the heart a wilderness!
Idea! which bindest life around
With music of so strange a sound,
And beauty of so wild a birth-
Farewell! for I have won the Earth.

When Hope, the eagle that tower’d, could see
No cliff beyond him in the sky,
His pinions were bent droopingly-
And homeward turn’d his soften’d eye.
‘Twas sunset: when the sun will part
There comes a sullenness of heart
To him who still would look upon
The glory of the summer sun.
That soul will hate the ev’ning mist,
So often lovely, and will list
To the sound of the coming darkness (known
To those whose spirits hearken) as one
Who, in a dream of night, would fly
But cannot from a danger nigh.

What tho’ the moon-the white moon
Shed all the splendour of her noon,
Her smile is chilly, and her beam,
In that time of dreariness, will seem
(So like you gather in your breath)
A portrait taken after death.
And boyhood is a summer sun
Whose waning is the dreariest one-
For all we live to know is known,
And all we seek to keep hath flown-
Let life, then, as the day-flower, fall
With the noon-day beauty-which is all.

I reach’d my home-my home no more
For all had flown who made it so.
I pass’d from out its mossy door,
And, tho’ my tread was soft and low,
A voice came from the threshold stone
Of one whom I had earlier known-
O, I defy thee, Hell, to show
On beds of fire that burn below,
A humbler heart-a deeper woe.

Father, I firmly do believe-
I know-for Death, who comes for me
From regions of the blest afar,
Where there is nothing to deceive,
Hath left his iron gate ajar,
And rays of truth you cannot see
Are flashing thro’ Eternity-
I do believe that Eblis hath
A snare in every human path-
Else how, when in the holy grove
I wandered of the idol, Love,
Who daily scents his snowy wings
With incense of burnt offerings
From the most unpolluted things,
Whose pleasant bowers are yet so riven
Above with trellis’d rays from Heaven,
No mote may shun-no tiniest fly-
The lightning of his eagle eye-
How was it that Ambition crept,
Unseen, amid the revels there,
Till growing bold, he laughed and leapt
In the tangles of Love’s very hair?

Edgar Allan Poe-1827.

 

Şehir

Posted in Deneme with tags , , , on Aralık 2, 2012 by aetiusflavius

Bu şehirde insanlar ev ile iş arasında mekik dokurlardı ve sabahları şehri kaplayan sis fabrikaların bacalarından çıkan dumanlardı. Çabucak köşeyi dönmek için hızlıca inşa edilen ve bu yüzden dıştan çirkin bir görüntüye sahip binaların çevrelediği yollardan geçen minibüsler pek çok genç ve erişkin ile tıklım tıklım dolardı.

Aradan geçen birkaç sene içerisinde şehirde daha yeni ve daha çirkin görünüşlü binalar, biraz daha güzel binalar, site içerisinde binalar, site içerisinde havuzlu binalar, koru içerisinde yer alan müstakil binalar ve zart binalar ile zurt binalar inşa edilmişti; her birinin farklı bir adı vardı. Bir zamanlar buralar sıkıcı diyen ve minibüsle okuluna giden gençlerin çoğu ise o sıkıcı dedikleri yerde erişkin olmuşlar ve servisle işe gitmeye başlamışlardı. Şehir ise büyümenin avantajlarından yararlanmış sayılırdı, marka olarak bilinen ya da en azından orası için marka sayılabilecek konfeksiyonlardan açılmıştı. Büyükşehirlerde bulunan alışveriş merkezlerindeki popüler restoranlardan ve cafelerden bazıları da hizmet vermeye başlamışlardı, genç kuşak piyasa yapabilirdi. Halk bahçesine şehrin yerlisi ve yaşlısı olan kişiler dışında düzenli olarak giden insan pek yoktu.

Şehir her ne kadar insan için sıkıcı gözükse de insanın temel gereksinimlerini karşılayabilecek düzeydeydi. Aslında insanı sıkmıyordu, tam aksine insan şehir için sıkılıyordu. Her ne kadar güzel anılara ev sahipliği yapmış olsa da sıkıcı olan yerlerin pek çoğu hâlâ çalışıyordu ve yeni müşterileri vardı. Yeni yerler ise eskilere kıyasla insana sıcak gelmiyordu, yağmur sonrası ortaya çıkan mantarlar gibiydiler. Müşteri potansiyelini görmüş ve bir anda ortaya çıkmışlardı.

Şehirde yaşamak, şehrin çağa da ayak uydurması sayesinde, gittikçe basitleşmiş gibi gözükse de bir o kadar da karışık hâle gelmişti. Halbuki görünmez bir zeka tarafından yaşamın idame ettirilmesi için alışveriş yapılabilecek, zaman geçirilebilecek yerler kurgulanmıştı.

“Daha basit olan gerçeğe daha yakındır, daha temizdir. Basit olan hilesiz ve yalın iken, karmaşık olan eğri büğrüdür ve kendini saklar. Karmaşık olan ahlaksız iken basit olan dürüst ve dolambaçsızdır.” [1]

[1]: Ivan Karamazov-Karamazov Kardeşler’de Alyoşa’ya  orijinalini şu şekilde demişti: “The more stupid one is, the closer one is to reality. The more stupid one is, the clearer one is. Stupidity is brief and artless, while intelligence squirms and hides itself. Intelligence is unprincipled, but stupidity is honest and straightforward.” Ben stupid’i basit olarak, intelligence’yi ise karmaşık olarak çevirmeyi tercih ettim.