Temmuz, 2013 için arşiv

Düalizm I

Posted in Felsefe with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 21, 2013 by aetiusflavius

Teorik olarak düalizm evreni iki temelde alan öğretidir, bu iki temel genellikle zıttır ve çeşitli güçler, maddeler ve şeylerdir; süje ile obje gibi veya ruh ile madde gibi. Kelimenin kökeni Latince duo‘dan gelmektedir, duo iki demektir. Kendi içerisinde de pek çok dala ayrılan düalizme dair birkaç örnek verecek olursak bunlar iyi ile kötünün mücadelesini ele alan ahlâki düalizm, akıl ve bedenden hareketle oluşturulmuş olan tözsel düalizm ya da dini öğretiler bakımından evreni şeytani-ilâhi varlıklar arasındaki mücadele olarak algılayan veya tanrılar ya da çeşitli güçler arasındaki mücadele olarak da algılayan dinsel düalizm olabilir. Bu düalizm çeşitlerinden birer parça taşıyan, semboli bir düalizm de olabilir; Taoizm gibi.

Düalizm çeşitli dallara ayrılabilir, öte yandan düalizm algısı kesin bir şekilde iki kavramın karşıtlığı da olmayabilir. Düalizmde yer alan karşıt unsurlar mutlak bir şekilde kendi varoluşlarını karşıtlıkları üzerinden tanımlanabilecek olabildiği gibi, misalen Zerdüştlük ya da Manicilik, düalizm algısı göreceli de olabilir; Ortaçağ’da sapkın ilan edilen Bogomiller veya Katharlar gibi. Bir diğer ayrım ise düalizmin diyalektik mi yoksa eskatolojik mi olduğudur[1]. Diyalektik düalizm genellikle dünyanın bir döngü içerisinde olduğunu, örneğin “Tarih tekerrürden ibarettir.” şeklindeki algı, öne sürer iken eskatolojik düalizm ise insanlığın ya da evrenin veya ikisinin birden nihaî sonundan hareketle felsefesini oluşturur, bir sondan bahsettiği için gerçekleşecek olayların da tekerrür etme olasılığı yoktur.

Felsefi açıdan ise düalizm genellikle akıl-beden problemi, fiziksellik ya da madde-ruh ayrımından hareketle ortaya çıkar.

Dini Açıdan Düalizm Çeşitleri

I. Eski Mısır:

Eski Mısır’da İran’a benzer bir şekilde katı olarak bir düalizm olmasa da göreceli olarak bir düalizm olduğundan bahsedebiliriz. Osiris bereketin, düzenin ve yaşamın sembolü iken; Seth ölümün, şiddetin ve kargaşanın sembolüdür. Osiris adil iken Seth düzenbaz idi, keza Osiris’in Horus ve Anubis(1) adında iki tane çocuğu olmuş iken Seth’in çocuğu yoktu(1); bu yüzden birisi bereketin sembolü iken diğeri bereketsizliğin sembolüdür. Eski Mısır Dini’nde var olan bir diğer figür ise Güneş Tanrısı olan Ra ile onu her gün yutmaya çalışan antagonisti dev yılan Apep olabilir.

Eski Mısır ile ilgili ufak bir dipnot açacak olur isek o da Seth figürünün Şeytan figürünün temeli olduğu şeklindeki iddiadır.

II. Mezopotamya:

Mezopotamya Düalizmi daha çok kozmolojik düalizm olarak tarif edebileceğimiz çeşittendir. Babil Mitolojisi’nde yer alan diğer tanrılaırn lideri Marduk ile kendi soyundan olan tanrılara savaş açan Tiamat savaşmış, savaşı Marduk kazanmıştır, dünyayı da Tiamat’ın bedeninden yaratmıştır. Bu mitin kozmolojik olmasının nedenini ise şöyle açıklayabiliriz, Sümer Mitolojisi‘ne göre Tiamat Mars ve Jüpiter arasında bulunan gezegendir, Nibiru‘nun geçişi sırasında parçalanmış ve ortaya çıkan parçalardan dünya oluşmuştur. Yine Babil Mitolojisi’nin Yaratılış kısmına bakacak olursak evren tatlı suların efendisi olan Apsu ile tuzlu suları yöneten Tiamat’ın birleşmesi ile yeni tanrılar ortaya çıkmıştır. Ea ile Damnika‘nın çocuğu olan Marduk’ta düalist özellikler göstermektedir; kendisine has olarak her şeyi görmesini sağlayan dört gözü ve her şeyi duymasını sağlayan dört kulağı vardır.

Ufak bir parantez açacak olursak Genesis‘de şöyle geçer:

“Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.”[2].

Gerek Tiamat gerekse Apsu derinlerde olan tanrılar olarak da tasvir edilir.

III. İran:

İran Düalizmi her ne kadar Hindistan kökenli öğretilerden esinlenmiş olsa da, örneğin Asura ile Deva gibi, asıl gelişimini ya da felsefik altyapısını Zerdüştlük(Zoroastrianizm) ile sağlamıştır. Zerdüşt dinini açıklar iken yaradan olarak Lekesiz Ölümsüzler(Amesha Spentas) diyebileceğimiz kişileri göstermiştir, ki burada kaynak Hint Vedalarıdır.

Zerdüşt’e ait olduğu öne sürülen ve Avesta‘nın en önemli bölümünü oluşturan Gathalar dörtlüklerden oluşmaktadır. Spenta Mania denilen yaratıcı ruh ile Angra Mania/Ahriman adı verilen yıkıcı ruh evrendeki iki temel ruhtur. Ufak bir parantez açıp belirtmemiz gereken bir şey var ise o da Zerdüştlüğün monoteist bir algıda olduğudur; zıt güçler her ne kadar mücadele ediyor olsalar da. Yine de söylenilmesi gerekir ki iki ruh birbirinin simetriğidir, dolayısıyla evrenin simetrik olduğu şeklinde bir algı vardır.

Ahura sözcüğü tanrı anlamına gelir iken-ve belki de Mithra ile ilişkili iken-, Mazda sözcüğü bilge anlamına gelir; böylece diyebiliriz ki Ahura Mazda bilge tanrı anlamına gelmektedir. Ahura Mazda iyilik tanrısı iken kötülük tanrısı Ehrimen(ya da Ahriman) ile mücadele eder. Avesta‘ya göre mücadeleyi en sonunda Ahura Mazda kazanacaktır, bu yüzden diyebiliriz ki Zerdüştlük  diyalektik olduğu kadar nihaî bir sonuç da içerdiği için eskatolojiktir.

Dini olmamasına rağmen ufak bir parantez açalım. Pers Mitolojisi’ne göre dünya yaratılır iken İr’ec ve Tur’ec iki kardeştir. İlkinin soyundan gelenler İran’ı, ikincisinin soyundan gelenler ise Turan’ı kurarlar.

IV. Helenistik Dünya:

Mitolojik açıdan Helenistik Dünya’daki düalizme örnek verecek olur isek bunlar Uranus-Kronos-Zeus olabilir. Sondan başa doğru gider isek eğer her tanrı kendisinden bir öncekini devirerek erke ulaşmıştır.

Felsefik açıdan düalizme pek çok örnek verilebilir. Sokrates öncesi filozoflara örnek vermek gerekirse, sanırım, Parmenides iyi bir çıkış noktası olur. Parmenides kabaca Bir’cidir, ona göre varlık yalnızca var olandır; var olmayan şeyler ise zaten yoklardır. Buradan hareketle de Parmenides gerçek ile imge, aklî ile duygulara dayanan varlıklar arasında bir ayrım yapar. Velhasılı kelam Bir’ci olan Parmenides’e göre değişim yalnızca görüştedir, gerçekte ise hiçbir şey değişmez.

Öte yandan Herakleitos’a göre dünyada sürekli olarak bir mücadele vardır; gece ile gündüz, sıcak ile soğuk, başlangıç ile sonuç gibi. Herakleitos’ta tıpkı Parmenides gibi düalistik bir yaklaşım sergilemiştir, ama ona göre değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Empedokles ise Herakleitos ve Parmenides’ten esinlenmişti, ona göre her şey değişmez idi. Empedokles’e göre sevgi şeyleri birbirlerine bağlayan iken; çatışma ayrıştırandır, doğa ise bu iki gücün etkileşimindedir.

Mitolojik açıdan ise Helenistik Düalizm’e bir örnek de Orfizm olarak verilebilir. Orfizm’e göre insanlar titanların küllerinden ve Dionysos’un ruhundan oluşmuştur.  Bu sebepten ötürü insandaki tanrısal ruh, iyi de olduğu için, titanların kötülüklerinden temizlenmek ister. Bu sebepten ötürü ruh temizlenene kadar dünyada dolaşır.

Platon’a göre ise dünya idealar ve duyusal olmak üzere iki çeşittir. Platon hakkında yazmış olduğum bir ekşisözlük entrysinden alıntı yapacak olur isem:

“platon, sokrat öncesi dönem düşünürlerden biri olan parmenides’in felsefesinden etkilenmiş bir düşünürdü. parmenides’e göre ‘varlık’ mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemezdir, ezeli ve ebedidir, hareket ve değişme yoktur. platon parmenides’in bu düşüncesini bir basamak yukarı taşımıştır. platon’a göre insanlar bedensel olarak nesneler evreni adını verdiği evrende yaşarlar; öte yandan insanların ruhları daha önceden idealar evreni’nde bulunmuşturlarbu görüş aslında bir bakıma platon’un yaşam öncesi hayata inandığını bizlere gösterir. platon’a göre insan yaşadıkça idealar evreni’nde öğrendiklerini hatırlar. ayrıca eflâtun’un bu görüşü bir bakıma dünyaya düalist olarak bakan bir görüştür, çünkü dünya gerçek dünya olan idealar evreni ve duyulabilir dünya olan nesneler evreni’nden oluşur. burada platon’un asıl değindiği bir diğer nokta ise bilginin sadece var olan, gerçek olan şey için geçerli olacağı, görülen şeyin ise sanal olduğudur. sokrat öncesi düşünürlerden mantık diyalektiğin ilk kullanıcılarından olan parmenides’in “varlık varolandır, hiçlik ya da varolamayan var değildir.” sözlerini platon ‘mağaralar alegorisi’ ile bahsi geçen varlığa akıl yürütülerek ulaşılacağını, aksi takdirde bahsi geçen varlık’ın zâhiri olacağını belirtmiştir.”

Referanslar:

[1]:  Systems of Religious and Spiritual Belief, Religious Dualism.
[2]: Genesis 1:2

Açıklamalar:

(1): Bazı kaynaklara göre Anubis, Seth ile Nephthys’in çocuğudur.

Kaynakça:

Felsefenin Kısa Tarihi, Ottfried Höffe
http://www.themystica.com
http://www.pantheon.org
Yunan ve Roma Mitolojisi,Colette Estin, Helene Laporte

René Descartes, I. ve II.Meditasyonlar

Posted in Felsefe with tags , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

René Descartes ,31 Mart 1596-11 Şubat 1650 yılları arasında yaşamış olan Fransız matematikçi ve düşünürdür. Immanuel Kant için nasıl ki ‘Felsefeyi Uyandıran Adam’ deniliyorsa, René Descartes’de Avrupa’da gelişimi durağanlaşan felsefeyi uyandıran kişi olmuştur. Her ne kadar Rönesans ve beraberinde Reform-Anti Reform akımları ile birlikte Batı Avrupa’da  teoloji de dahil olmak üzere pek çok bilim dalı gelişmiş olsa da felsefe alanında Skolastisizm birincil öncelikteki akımdı. René Descartes ile birlikte skolastik düşünce biçemi yerini onun temellerini atmış olduğu ve kendi adının verildiği Kartezyanizm’e bıraktı.[1] Bu felsefi akımın temelini Meditasyonlar adını verdiği kitabı ile attı.

Descartes kendisinin yazmış olduğu Meditasyonlar isimli eserin gerek önsözünde gerekse I.Meditasyon bölümünde belirtmiş olduğu üzere hayatı pek çok yanlış kanı üzerinde kurduğundan kuşkulanmaktaydı. Bu yüzden Descartes insanların doğru bilgiye ulaşmaları için zihinlerini gereksiz bilgilerden temizlemelerini savunmuştur.

I.Meditasyon:

Descartes eserinin bu bölümünde herhangi bir şeyden kesin olarak emin değilse ondan şüphe edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu şüphe kesin olmayan şeyi tamamen reddetmekten ziyade onu doğru olarak kabullenmemektir. Şeyin kesinliği ya da başka bir deyişle doğruluğu ise ancak aceleci sonuçlardan ve önyargılardan kaçınarak temiz bir zihinle onu duruma göre belirli ölçütlerle yargılamak ve bunun sonucunda doğruluğunu kabul etmekti; eğer kişi aceleci davranırsa zihni bulanacak ve bu durumda bireyde şüpheye neden olacaktı.  Bu duruma müteakip olarak incelenen şeyler ayrılabildiği kadar çok boyuta ayrılacak ve bu küçük parçacıklar sayesinde birey tefekkürünü sonuca ulaşmak için daha rahat yapabilecekti. Küçük parçacıklara ayrılmış olan düşünceler sayesinde kişi tümevarabilecekti.  Tümevarmak için sistemli bir çalışma gerekeceğinden ötürü Descartes şeyler arasında sistematik bir ilişki ilk başta belli olmasa dahi onu daha küçük parçacıklara ayırdığı için bağlantıyı bulabilecek ve bu vesile ile nesnelere dahi bir düzen verebilecek ve düşüncülerini belirli bir sistem dahiline oturtabilecekti. Descartes nesneleri gerektiği kadar küçük parçalara ayırmış ve onları yeniden bir sistematik dahilinde yerleştirmeyi tasarlamış olduğundan ötürü düşünce sisteminde yer alan her parçayı tekrar ve tekrar incelemek gerektiğini ve böylelikle dışarıda kalan parçacığın olmadığından emin olmayı sağlanacağını da bu meditasyonunda belirtmiştir. Ayrıca Descartes ilk tefekküründe şeylerden birinin yanlış olması durumunda o şeyin üzerine kurulmuş olan her şeyin yanlış olacağı şeklinde bir sav ortaya sürmüştür ki bu durum onun aslında neden herhangi bir nesneyi incelerken gerektiği kadar alt seviyeden başlanması gerektiği şeklindeki düşüncesinin de bir nevi özetidir. Bunlara ek olarak Descartes duyuların kesin olarak reddilmesi gerektiğini ilk meditasyonunda söylemez, çünkü ahlâk ilkelerini reddetmez. Her ne kadar duyular insanı küçük veya uzaktaki şeylerde yanıltsa dahi bazı alanlarda yanıltmazlar ve etik kuralları da bu bazı alanların içindedir. Bu durumda Descartes incelemesini duyuları aracılığı ile yapabileceğini ‘düşünür’, bu durumu da gerek uyku gerekse uyanıklık hâllerinde iki ile üçün toplamının daima beş, karenin ise dörtten eksik ya da fazla kenarı olamayacağını örnekleyerek ileri sürer. Öte yandan, bu tarz bir durumda Descartes’i kötü niyetli bir cin kandırmış olabilir, ama kötü niyetli bir varlığın var olması ya da bir varlığın kötü niyetli olması ise salt iyi olarak tasavvur edilen Tanrı’nın varlığı ile bağdaşmaz. Yine de cinin niyetinin kötü olması hâli ve Descartes’i aldatması her ne kadar iyi niyetli Tanrı’nın varlığı ile bağdaşmıyor olsa dahi böyle bir tehlikenin var olacağı düşüncesini uyandırır Descartes’da. Bu durumda ise Descartes meşhur sözü olan Cogito Ergo Sum sözünün temelini atmış olur; yani o aldatılma tehlikesi altında olduğu için vardır ve bunu bizim dilimizde ‘Varım’ demek olan ‘Ego Sum’ olarak belirtmiştir.  Bu varım durumu kesindir, çünkü bahsi geçen kavram bireyin algılama yetisi dahilinde anlaşılmıştır.

II.Meditasyon:

Varolduğu sonucuna ulaşan Descartes’e göre birey yani ben vardır, fakat şüphe eden bir şeydir. Şüphe ettiğinden ötürü de Descartes ben kavramının karşısına tam olarak bir şey koymaya çabalar. Descartes’e göre kendisine eskiden sen nesin diye sorsalar insanım diye cevap verirmiş, insan nedir sualini ise insan düşünebilen, aklını kullanabilen bir hayvandır diye yanıtlarmış. Öte yandan hayata ve nesnelerin ve tinin varlığına karşı tamamen bakış açısını değiştirmiş olan Descartes aklını kullanabilen, ama buna rağmen hayvan diye de betimlenen insanın ne olduğuna cevap vermek için hem hayvan nedir hem de aklını kullanmak nedir sorusuna cevap verilmesi gerektiğini belirtir. Bu durumda ise birey beni tanımlamadan önce iki soruyu daha yanıtlamak zorunda kalacaktır ve bu bir bakıma daha yeni soruları da getireceği için ben sorusunun cevabını oluşturabilecek gerek ve yeter veriler değildirler. Bu durumda Descartes kendisini uzuvları olan bir beden olarak betimler  ve bu betimleme listesine bireyin aynı zamanda hisseden, beslenen, yürüyen ve düşünen bir varlık olduğunu da ekler. Descartes’in betimlemiş olduğu beden aracılığı ile kişiler beş duyu organını hissedebilirler. Descartes düşünmeyi salt insana dair bir özellik olarak belirttiğinden ötürü insanlar bedenen belirli sınırları olan, fakat düşünebilen bireyler oldukları için varolduklarını savunur. Böylece bireyin varlık nedeni düşünmektir ve bu yüzden düşünmekten ötürü hissetmek, şüpheye düşmek vs.de düşüncedir. Öte yandan duyu organlarına ait hisler vücudun doğası gereği bir beden ihtiyacı duyacağından bu hislerin beden ile bütünleşmiş olmaları gerekir. Bu durumda tin ile beden apayrı tözler olmalarına rağmen birlikte bulunuyorlardır; öte yandan töz olarak betimlenen kavramlar varolmak için kendilerinden başka bir şeye gereksinim duymazlar. Descartes sadece ben’e ilişkin soruları ele almaz, aynı zamanda bilginin kaynağını irdeler ve bunu vermiş olduğu balmumu örneği ile açıklar. Balmumunu iki parçaya ayırır ve birini yakar, yanan balmumunun gerek tadı gerek kokusu gerekse rengi değişir. Bu şeraitte her ne kadar iki parçada balmumu olmasına rağmen ikisi de farklı imgelenimler yaratmıştır ben’de bu imgelemlerden ilki değişen uzamlı bir şey iken ikincisi imgeleme olamaz; o hâlde bu zihindir. Bu durumda Descartes’a göre doğruluk bir tutarlılık getirir ve bu tutarlılık bir nesne hakkındaki düşüncenin diğer nesne ile uyuşması durumudur. Bu mesele ise Descartes’e göre aynı zamanda nesnelerin bireylerin zihninde birer dizayn yaratmış olması ve bu dizaynların her seferinde başka bir dizayn ile uyuşması ile birlikte ortaya çıkan tutarlılık sonucu doğruluktur.

Kaynakça:

[1]:90 Dakikada Descartes-Paul Strathern

http://www.turkish-media.com/forum/topic/51828-descartesta-bilgi-kurami/ http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/07/descartes-ve-zne-olarak-benlik-devam.html

David Hume

Posted in Felsefe with tags , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

David Hume 26 Nisan 1711-25 Ağustos 1776 yılları arasında yaşamış olan İskoç filozof, tarihçi ve ekonomisttir. Batı Avrupa’da René Descartes ile birlikte canlanan felsefe doğal bilimleri de ekledi ve etkilenen doğal bilimler tekrar felsefeyi etkiledi. David Hume John Locke ve George Berkeley’den etkilenmiş bir bireydi ve kendisi Newton’un geliştirdiği deneysellik yöntemini kullanarak insan zihnini incelemeye çalışmıştır.

Hume’e göre bilinçte oluşan tasarımlar ikiye ayrılır ve bunlar izlenimler ile idelerdir. İzlenimler dış dünyadan alınan tüm etkilenimlerdir. İdeler ise kendiliğinden oluşmayan, izlenimler sonucu karmaşık bir sürecin ardından oluşan şeylerdir ve bu ideler düşünce gücü ile birlikte genişletilebilir, daraltılabilir, değiştirilebilir ve hatta birleştirilebilir. Öte yandan düşünce gücüne bağlı olan bu ideler belleğin doğası gereği zamanla silinmeye başlar ve hatırlama olayı gerçekleşir. Her ne kadar hatırlama olayı gerçekleşmiş olsa da hatırlanan ide gerçek ile uyuşmaya bilir ki bu durum da Hume’e göre izlenime aykırı ide oluşmasıdır.

John Locke, René Descartes’ten her ne kadar etkilenmiş olsa da akıl ile cisimlerin varlığının kanıtlanamayacağını savunmuştur. Locke’dan etkilenen Hume ise cisimlerin varlığını Locke gibi algıların varlığı sonucu oluştuğunu savunmuş ve bu durumun doğrulamak için algılar arasındaki bağların doğru oluşumu sonucu oluşan çağrışım merkezi ile ilintili olduğunu belirtmiştir. Bahsi geçen çağrışım merkezine verdiği önemi Gilles Deleuze şöyle ifade etmiştir:  “Hume için söz konusu olan zihin psikolojisini, zihnin duygulanımlarının psikolojisiyle ikame etmektir. Zihin psikolojisi imkânsız, kurulamaz olandır, çünkü nesnesinde ne gerekli istikrarı ne de gerekli evrenselliği bulabilir; insanın gerçek bilimini yalnızca bir duygulanımlar psikolojisi kurabilir.”[1]

Hume nedensellik ilkesinden etkilendiği için her zaman bir neden sorusu olması gerektiğini savunmuş, bu durumu da bir nesnenin var olmasını kendi kendine beceremeyeceğini, yani var olmadan önce de var olmuş olacağı şeklinde açıklamıştır.[2] Neden sorusu ile birlikte neden ve sonuç arasında akıl yürütme gerekecektir, bu akıl yürütme sonucu kişinin belleğine ya da duyularına belirli başlı izlenimler gelir. Bu izlenimlerin başkalarının izlenimleridir bu da bir zincire yol açacaktır, bu durumda zincirin ucunda bütün halkayı taşıyabilecek olan parça kalmayacaktır ve böylece ortada inanç ya da kanıt kalmayacaktır.[3] İşte bu sebepten ötürü Hume ruh kavramını reddeder,çünkü ruh pek çok tasarımın bir araya gelmiş hâlidir. Ona göre töz aynı şeylere ait duyumsamaların hep aynı şekilde algılanmasıdır. Bunlara istinaden her ne kadar nedensellik ile hareket etmiş olsa da nedensellik ilkesine de eleştiri getiren Hume bir olayı diğerinin nedeni saymak için arada etki-tepki olması gerektiğini ve bu etki-tepki bağının kişi tarafından algılanması gerektiğini savunmuştur. Kişi bunu algılayamayınca nedensellik kanıtlanamaz oluyor, bu da dolayısıyla safsataya yol açıyor. Hume’e göre birbirinin peşi sıra gerçekleşen olaylar kişilerde nedensellik algısına yol açmıştır.

Kaynakça:

[1]: Ampirizm ve Öznellik, Ece Erbay (çev.), Norgunk Yayıncılık, İstanbul, 2008.

[2]: http://www.tflfelsefe.net/component/content/article/18-hume/98-nsan-doas-uezerine-bir-nceleme.html#_edn1

[3]:http://www.imajoloji.net/index.php?option=com_content&view=article&id=238%3Adavd-hume-ve-nedensellk&catid=5%3Abilimsanat&Itemid=5 http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=2215

Kültür ve Mitoloji

Posted in Kültür, Mitoloji, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

Bremen Mızıkacıları, Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Rapunzel vs gibi onlarca masal ve efsaneleri derleyip dünya edebiyatına kazandırmış olan Grimm Kardeşler’e göre folklor ürünleri ortak kültürel mirasın ürünleridir. Bu mitolojik teoride Grimm Kardeşlerin değindiği nokta ise sözlü kültür eserleri ortak atadan çıkmış ve zamanla değişmiş olan milletlerin akrabalık bağını ortaya koyulabilirdi. Grimm Kardeşler’in araştırması ise günümüzdeki folklorik araştırmaları etkilemiştir. Grimm Kardeşler’in halka dair masalları derlemesi ve -masalların aristokrat sınıftan ziyade halka ait olan söylenceler olmasından ötürü- folklorik araştırmalarda masalların hangi sınıfa ait olduğuna dikkat edilmesine neden olmuştur, çünkü halkın masallarına bir anda Helenik motiflerin yerleştirilmesi imkansızdır. Bu nedenden ötürü Avrupa’da masallar ve efsaneler arasında kesin bir ayrım yapmak son derece zordur. Theodor Benfey’e göre dünya masalları arasındaki benzerliğin nedeni aynı atadan gelmek değil; tam aksine milletlerin birbirlerini etkilemesidir[2]. Farklı milletlerden olan kişiler pek çok mitte yer almaktadır, keza milletler arası ilişkilerde mitolojiye yansımıştır, Hun kralı olan Etzel’in(Attila) Nibelungenlied’de yer alması gibi.

Carl Gustav Jung’a göre her uygarlık kendine özgü mitlere sahiptir ve kollektif bilinçdışı ögeler içgüdüseldir, kültür öncesi şekillenmişlerdir; fakat bunlar kendilerini her uygarlıkta belirli semboller ile ifade eder. Örnek olarak anne, baba, çocuk gibi figürler verilebilir. Jung’un bahsettiği ögeler, yani arketipler, ise kendilerini mitolojilerde ve rüyalarda gösterirler. Jung’a göre a priori olan arketipler birey tarafından icat edilemez; fakat birey arketipleri genetik olarak miras alabilir ya da onları misalen gördüğü düşler sayesinde mesaj olarak algılayabilir.

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demişti Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Thomas Mann.

Günümüzde felsefenin, edebiyatın, sanatın, bilimin vs.’nin temelini pek çok kişi mitolojiye dayandırır. Bizlerin bugün genellikle hikaye olarak gördüğü mitoloji kısaca söylemek gerekir ise eski zamanlarda yaşamış insanın “Ben kimim? Yaşamamın amacı ne? Yaşam nasıl başladı? Yaşadığımız yer neresidir ve bu kainat nasıl bir şeydir, kainatın özü nedir?” gibi sorulara cevap aramaktır. İskandinav Mitolojisi’nin buna cevabı şimşeklere hükmeden Thor ile hilebaz Loki arasındaki mücadelenin insana yansıması olarak cevap verirken Yunan/Roma Mitolojisi ise Zeus/Jüpiter’in önderliğindeki Tanrıların çekişmesini ele alır. Hani Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır ya insanın nelere ihtiyacı olduğunu gösteren mitler de aslında aynı ihtiyaçlara dem vurur desek yanlış olmaz herhalde. Günümüzde insan mitolojik çağı çoktan geride bırakmış olsa dahi felsefe ve bilim hâlâ mitolojik dönemdeki insanın “Ben kimim? Yaşamamın amacı ne? Yaşam nasıl başladı? Yaşadığımız yer neresidir ve bu kainat nasıl bir şeydir neyden oluşmuştur?” sorularına cevap aramaktadır. Mitoloji, günümüzde edebiyatı ve pek çok sanat dalını esinleyen –Tolkien gibi bir örnek yeterli olacaktır sanırım ya da Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü isimli operası-, bilimde kimi şeyleri icat ettirme isteği uyandıran –misalen Nibelungen Destanı’nda yer alan Tarnkappe(Görünmezlik Pelerini) için çalışmalar yapılması-, etnografik araştırmalarda bakılması gerekli olan ve “bilim”den daha eski olmasına rağmen bir bilimdalı olarak nitelenen yazılı ve sözlü eserler topluluğudur.

Cermen Mitolojisi’ni ele almayı çetrefilli bir iş olarak nitelendirebiliriz. Bunun pek çok nedeni var, örneğin yazılı eserlerin Ortaçağ esnasında manastırlarda yaşayan rahipler tarafından verilmesi gibi. Ufak bir parantez açacak olursak Germanus sözcüğünün kökenini bilinmemekle birlikte bu kelimenin Romalı tarihçi Tacitus tarafından Germania  olarak Belçika’nın doğusundaki insanları tabir etmek için kullanıldığı bilinmektedir. Ortaçağ zamanında yazılan ve konusu Cermen Mitolojisi olan eserlerde Hıristiyanlığa dair pek çok motif bulunur. Yine aynı eserler yazılmadan yüzlerce yıl öncesinde Cermen toplulukları Avrupa kıtasına yayılmaya başlamış, Romalılar ile çoktan iletişime geçmişlerdi. Bu yüzden Roma Mitolojisi, dolayısıyla Yunan Mitolojisi’ne ait pek çok unsur da Cermen Mitolojisi’nde yer alır. Yine de “ortak Cermen Mitolojisi’nden” bahsedecek isek eğer bunu şu ana gruplara ayırabiliriz:

  • Alman Mitolojisi
  • İskandinav Mitolojisi
  • Anglo-Saxon Mitoloji

Zamanla birbirlerinden farklılaşan ve haklarında bölük pörçük bilgi sahibi olduğumuz bu mitolojiler arasındaki benzerlik ise şaşırtıcıdır, örneği Nibelungen Destanı’ndan verelim.

Nibelungen Destanı, Kahramanlar Çağı’na ait olan bir destandır. Giambattista Vico isimli düşünüre göre tarih üç çağdan oluşmaktaydı ve bunlar sırasıyla Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı’dır. Ayrıca Vico bir etnik grubu incelerken mitolojinin de incelenmesi gerektiğini ileri sürer, çünkü ona göre mitolojisi olan toplum millet olma şuuruna sahip olan toplumdur. Nibelungen Destanı iki bölümden oluşur, bölümler arası bağlantıyı kahraman Siegfried’in intikamını alacak olan eşi Krimhilde  sağlar. Nasıl ki Cermen Mitolojisi’ni üç parçaya ayırmışsak, bu destanın da genel olarak üç farkı versiyonu vardır, bunların başlıcaları[3]:

I.Almanca Versiyonu

  1. 10.yy’da yazılmış olan Waltharius
  2. 13.yy’da yazılmış olan Nibelungsklage
  3. 13.yy’da yazılmış olan Thidrekssaga

II.Kuzey Versiyonu

  1. 13.yy’da yazılmış olanVölsunga Saga
  2. 13.yy’da yazılmış olan Snorra-Edda
  3. 13.yy’da yazılmış olan Lieder-Edda

III.Farklı ülkelerde yazılmış olan versiyonlar

  1. İngiltere’de 9./10.yy’da yazılmış olan Beowulf
  2. 12./13.yy’da yazılan Saxo Grammaticus

Beowulf 3128 mısradan oluşan, Cermenik edebiyatın ilk örneklerinden biridir. Anglosakson Destanı olmasına rağmen Anglosaksonlardan değil İskandinavyalılardan bahseder. Beowulf isimli kahraman Nibelungenlied’deki Siegfried’e ve Völsunga Saga’daki Sigurd’a benzer, onlar gibi ejdarha avcısıdır.

***

Nibelungen Destanı’na göz atacak olursak konu şöyledir:

Siegfried Ren Bölgesi’nden gelen bir prenstir. Gram ya da Balmung adı verilen bir kılıcı vardır, bu kılıç ile ejdarha Fafnir’i öldürmüştür. Kaimi versiyonlara göre Siegfried Fafnir’den akan kanların vücuduna değdiği yerlerin ejderhanın boynuzu gibi sertleştiğini fark etmiş ve vücuduna silah işlememesi için kanların arasına girmiştir. Sırtındaki bir yer ağaç yaprağı ile kapatılmış olduğu için Siegfried sadece o noktadan öldürülebilirdi. Fafnir’i öldürdükten sonra Siegfried başka bir ejderhayı öldürmek üzere Nibelungen ülkesine doğru yola çıkar. Nibelungen ülkesinde isimleri Schilbung ve Niblung olan iki kral vardır, bir de paylaşamadıkları hazine. Siegfried ejderhayı öldürdükten sonra krallar ondan hazineyi paylaştırmasını isterler. Hazine paylaştırıldıktan sonra memnuniyetsiz olan krallar Siegfried’in hile yaptığını ileri sürerler. Siegfried iki kralı da öldürür. Daha sonra görünmezlik pelerinini(Tarnkappe) giymiş ve bu sayede görünmez hâle gelmiş olan Alberich’i yener ve Nibelungen hazinesini ele geçirir. Hazinede gözü olmayan Siegfried kendisi için sadece bir yüzük alır, Alberich onu yüzüğün onun felaketi olacağını söylemesine rağmen. Daha sonra Alberich tehlikelerden korunması için Siegfried’e görünmezlik pelerinini verir.

Yolculuğuna devam eden Siegfried alevler içerisinde bir şato görür, atı alevlerin arasından atlar ve uyumakta olan bir kız  ile karşılır. Onu dudaklarından öperek uyandırır, kız o uyandırana kadar uyumakta olduğunu söyler. Brunehilde hikayesini anlatır. Dediğine göre Wotan’ın1 valkürelerinden(Valkyrie)2 biridir ve ona karşı geldiği için Wotan onu değneği ile uyutmuştur. Siegfried Brunhilde ile vedalaşır ve yüzüğünü ona bırakır, yeniden yolculuğa çıkar.

Siegfried Burgundların ülkesine gelmiştir. Burgund kralı olan Gunther3 tarafından dostça karşılanmıştır. Günther’in kardeşi Krimhilde ile Siegfried birbirlerine aşık olmuşlardır. Gunther ise Brunehilde ile evlenmek istemektedir, fakat Brunehilde ile evlenmek için onu düelloda yenmek gerekmektedir. Siegfried görünmezlik pelerinini de kullanarak Krimhilde ile evlenmesi karşılığında Gunther’e yardım eder, Gunther Brunehilde ile Krimhilde ise Siegfried ile evlenir. Brunehilde her ne kadar Siegfried-Krimehilde evliliğine karşı çıksa da Gunther’i ikna edemez. Gunther ise Siegfried sayesinde Brunehilde’ye sahip olur, Siegfried odadan ayrılırken daha önce Brunehilde’ye vermiş olduğu yüzüğü de geri alır, onu Krimehilde’ye verir. Ardından Krimehilde ile Siegfried, Siegfried’in yurdu olan Xanten’e dönerler; baba Sigmund krallığını oğluna bırakır. Burada mutlu mesut on sene geçer, fakat Burgund ülkesinde kraliçe olan Brunehilde Siegfried’i özlemiştir, Gunther’i ikna eder ve Siegfried ile Krimehilde’yi çağırırlar.

Burgund ülkesine varan Siegfried ve Krimehilde ilk on gün boyunca şölenleri izlerler. Onbirinci gün şöleni izlerlerken yan yana oturan Krimehilde ve Brunehilde kocalarını övmeye başlarlar, zamanla tartışırlar. Tartışmanın şiddetlendiği bir anda Krimehilde dayanamayarak her şeyi yapanın Siegfried olduğunu, Brunehilde’nin Gunther ile evlenmesini sağlayanın da o olduğunu söyler. Brunehilde her ne kadar bu sözleri duyduğunda Krimehilde’ye inanmasa da Krimehilde kanıt olarak yüzüğü gösterir, o anda Brunehilde çökmüştür. Kimi kaynaklarda Gunther’in kardeşi ya da akrabası olarak geçen vasal Hagen4’a göre intikam almak gereklidir, bir şekilde Gunther’i ikna ederler.

Krimehild olan Hagen’dan Siegfried’i koruması için yardım ister ve ona  Siegfried’e silahın işleyebileceği yerin giymiş olduğu kıyafette haç ile belirlenmiş olduğunu söyler, Hagen’ın dikkat etmesi gereken yer o noktadır. Hagen, Siegfried ve Gunther ormana giderler, ormanda pınara ulaşmak için aralarında yarışırlar; yarışı Siegfried kazanır. Siegfried su içmek için zırhlarını çıkarır, kılıcını yana bırakır ve pınara Gunther’in ardından eğilir. Bu esnada Hagen mızrağı ile Siegfried’in sırtını hedefler ve onu vurur; Siegfried ölmüştür. Siegfried ölmeden önce Gunther ve Hagen’a bu işi yapanların onlar olduğunu ve onların ölümüne neden olacağını söyler.

Siegfried’in ölümünün ardından birkaç sene geçmiştir, bu arada Etzel’in karısı ölmüştür. Etzel Krimehilde ile evlenmek ister, Krimehilde Siegfried’in intikamını almak için Hagen’ın itirazlarına rağmen bu teklifi kabul eder.

Krimehilde intikamını almak için ailesini özlediği bahanesiyle Etzel’i ikna eder, Etzel Burgund Kralı Gunther’i ve diğer soyluları Etzelburg’a davet eder, bilhassa Hagen’in gelmesini ister. Hagen her ne kadar bu işte bir tuzak olduğunu hissetse dahi Gunther ve kardeşleri teklifi kabul ettikten sonra korka olarak anılmamak için onlar ile birlikte Etzelburg’a gider. Krimehilde ise Burgundları öldürmesi için Etzel’in kardeşi olan Blödlin ile anlaşır.

Burgundların Etzelburg’a varmalarının ardından düellolar başlar, Blödlin bu düellolardan birinde ölür. Hagen ise Etzel ve Krimehilde’nin oğlunu öldürür. Bu esnada Hildebrand’da savaşa girmiştir, onun yardımı ile Burgundlar öldürülmeye başlar. Ardından Dietrich5 Gunther’i öldürür. Hagen ise hapse atılır.

Hapiste Hagen’a Nibelung hazinesinin nerede olduğunu soran Krimehilde cevap alamaz, çünkü Hagen’a göre hazine lanetlidir ve Ren Nehri’nde gömüldüğü yerde kalmalıdır. Balmung’un Hagen’da olduğunu gören Krimehilde kılıcı iki eli ile kavrar ve onu öldürür. Krimehilde’nin bu kadar insanı öldürmesine sebep olduğunu gören Hildebrand daha fazla dayanamaz ve onu öldürür.

***

Destandaki motifler aslında belirli bir hikaye başka hikayelerin eklenmesiyle oluştuğunu bizlere gösterdiği kadar onun dönem içerisinde siyasi ilişkilerden etkilendiğini de bizlere gösterir. Yine ekleme yapacak olursak masal ile destanda iç içe geçmiştir. Bazı örnekler verelim.

Gunther: Burgund Kralı olan Gunther Etzel’in çağdaşıdır. Aslında 430lu yıllarda Burgund Kralı olan Gundohar Batı Roma İmparatorluğu’na karşı ikinci kez ayaklandı. Kavimler Göçü’nden sonra Roma’nın foederatisi6 olmaya yemin eden Cermen kabileleri sık sık ayaklanıyorlardı. Gundohar’ın yakın zamanda ikinci defa ayaklanması ve bu isyanın Vizigotlar ile Armorica’daki Bagaudaeler6 ile eş zamanlı gerçekleşmesi sonucu Romalı magister militum Flavius Aetius Hunlardan destek aldı, Burgund isyanını Hunlar ile kanlı bir şekilde bastırdı.

Brunehilde: Brunehilde’nin Valküre olması destanın daha pagan motiflere sahip olduğunu gösterdiği kadar destanın bu şekilde günümüze kadar gelmiş olması o motiflerin halkın belleğinde yer aldığını da gösterir. Grimm Kardeşlerin derlemiş olduğu Uyuyan Güzel masalı destana masal motifinin eklendiğini gösterdiği kadar, destanın kimi bölümlerinden yararlanılarak masalların oluşturulduğunu da gösterir.

Alberich: Bizim incelediğimiz destanda cücelerin kralı olarak geçse de bazı kaynaklarda elf kralı olduğu da söylenen Cermen Mitolojisindeki Andvari’den esinlendiği düşünülen kişi. Kendisi istediğini altına dönüştürebilecek olan bir güç yüzüğüne sahiptir. Hilekâr tanrı Loki tarafından tuzağa düşürülen Andvari’den hazinesi ve yüzüğü çalınmıştı. O da bunlara sahip olacakları lanetlemiştir. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi’nde Sauron’un dövdüğü ve sahibine felaket getiren Tek Yüzük gibi bu yüzüğe de sahip olan Fafnir, Brunehilde, Krimehilde, Siegfried ölmüşlerdir.

Dietrich: Büyük Theoderik olduğu düşünülen Got kralı. Kendisi Nibelungenlied’de Etzel’in yanındadır.  Amcası Ermanerich’e karşı topraklarını Hun Kralı Etzel’in yardımıyla almaya çalışmaktadır. Tarihte ise Hun istilasından önce Got Krallığını yöneten Ermanerich isimli Got kralı vardır.

***

Destanın Cermen söylencelerinin en ilginç karakterlerden biri olan Etzel’e yer vermesi son derece ilginçtir. Genellikle istila edenler hikayelerde yerilir, fakat Etzel söylencelerde genel olarak yüceltilmiş, hatta biraz abartacak olursak neredeyse bir Cermen kralı seviyesine çıkarılmıştır. Gerçi Attila’nın hükmettiği topraklarda pek çok Cermen kabilesi kendisine bağlıydı; Ostrogotlar, Gepidler, Merovech’in krallığını kabul etmeyen Frenkler, Heruller, Skirler gibi.

“Tüm yaptıkları çıplak bir kılıcı toprağa saplamak ve ona tapınmak.” demişti Romalı tarihçi Priscus yazmış olduğu Gotların Tarihi isimli eserinde. Cermen söylencelerine ve Hunlar ile ilgili araştırmalara bakarsak Attila’nın tanrısal gücünün sembolü bir kılıçtı. Priscus’a atıfta bulunan bir başka Romalı tarihçi Jordanes bu kılıç hakkında yazmış olduğu Got Tarihi isimli eserde  -hatırladığım kadarıyla- şunları söyler:

“Çobanın biri ayağı kesilmiş olan koyundan akan kanları takip ettiğinde toprağa saplanmış olan bir kılıç buldu. Çoban kılıcı toprağı kazarak aldıktan sonra Attila’ya verdi ve Attila bunu Savaş Tanrısı Mars’ın kendisine bir hediyesi olduğundan emin oldu.”

Etzel’in başkenti Etzelburg(Etzel+Burg=Etzel’in şehri) idi. Nibelungenlied’e bakacak olursak Etzel’in kardeşinin adı Blödlin’dir ve günümüzdeki Macaristan topraklarının bir kısmı onun iradesi altındadır. Attila’nın bir dönem kardeşi Bleda ile birlikte hüküm sürdüğü ise bilinmektedir. Blödlin’in düelloda ölmesi ise onun ölümü hakkındaki rivayetleri hatırlatır bize, mesela bir rivayete göre Attila ile yaptığı düelloda ölmüştür. Ufak bir parantez açacak olursak Bleda kimilerine göre Attila’yı öldürmek isterken öldürülmüştür, kimilerine göre ise Attila tarafından sorgusuz sualsiz öldürülmüştür.

Poetic Edda isimli eserde ise Attila hakkında Atlilied isimli bir bölüm vardır ve bu bölümde tabii ki Nibelungenlied ile benzerlikler içerir. Öte yandan kimi farklılıkları ele alırsak şunlar ile karşılaşırız. Atli(Attila/Etzel) Burgundları davet etmiştir. Daha sonra Burgund Kralı Gunnarr(Gunther) ele geçirilmiş ve ondan Nibelung Hazinesinin yerini söylemesi istenmiştir. Gunnarr bunu yapacağını fakat karşılığında kardeşi Högni’nin(Hagen) kalbini görmek istediğini söyler. İsteği gerçekleşir, fakat Gunnarr kalbi gördüğünde gülmeye başlar; çünkü hazinenin yerini sadece Högni bilmektedir. Bunun üzerine yılanlar ile dolu bir çukura atılır ve orada ölür. Ardından Gudrun(Krimehilde) bir şölen hazırlar, Atli’ye yemekte olduğu etin onun iki erkek çocuğunun eti olduğunu söyler ve Atli’yi gece yatağında öldürür. Burada ufak bir not düşersek o da Attila adının destanın farklı versiyonlarında Atla olarak da geçmesidir.

Gerçekte ise Attila, Cermen kökenli bir kadın ile evlendiği gece ölmüştür; ölüm nedeni olarak göçebelere özgü sürekli at sırtında olmaktan dolayı atardamar patlaması olduğu ileri sürüldüğü kadar kadın tarafından zehirlendiği de iddia edilmektedir.

Attila’nın Cermen kökenli olduğuna dair tezlerde bunun nedeni olarak kendisinin adı öne sürülür. Gerek Etzel olsun gerekse Atli ya da Atla olsun bu isim Atta isminin değişmiş hâlidir ve babacık demektir; tıpkı günümüzde “Ata” sözcüğünü baba anlamında kullanılması gibi.

Destanın Etzel ile bitmesi ise son derece mantıklıdır. Roma ile hareket eden ve Worms’ü(Nibelungenlied’de Guntern’in başkenti) ele geçirerek kraliyet ailesini 436 senesinde yok edenler ise Hunlar idi.

***

Walther von der Vogelweide yaklaşık olarak 1170-1230 yılları arasında yaşamış Alman ozanlardan(Minnesang)7 biridir. Mitolojik kavramlar nasıl ki ulusların kültürlerine etki etmişlerse, yazılı eser verme geleneği olan ülkelerde dahi –hele ki bu ülke Almanya gibi şair ve düşünürlerin ülkesi olarak adlandırılıyorsa kültür kavramının mitolojiler ile oluşmaya başladığını varsayarsak uzun dönem boyunca kültürel gelenekler ozanlar aracılığı ile aktarılmıştır. Her ne kadar ozanlara kültürün mirasçısı gözü ile bakılıyor olsa da onlar aslında kültürün mirasçısı değil birer aktarıcısıdırlar.

Aller êrst lebe ich mir werde
Sît mîn sündic ouge siht
Daz reine lant und ouch die erde
Der man sô vil êren giht
Mirst geschehen des ich ie bat
Ich bin komen an die stat
Da got mennischlichen trat

Schæniu lant rîch unde hêre
Waz ich der noch han gesehen
Sô bist duz ir aller êre
Waz ist wunders hie geschehen!
Daz ein magt ein kint gebar
Here ubr aller engel schar

Waz daz niht ein wunder gar?
Hie lies er sich reine tovfen
Daz der mensche reine si
Do lies er sich hie verkovfen
Daz wir eigen wurden fri
Anders weren wir verlorn
Wol dir sper kriuce vnde dorn
Wie dir ze den ist din zorn

Daz in dô des niht verdrôz
Dast ein wunder alze grôz
Aller wunder übergnôz

(Sadece şimdi yaşamımın derin bir anlamı var
Bu günahkar gözler bakmış oldu
O’nun kutsal mekanına
O övülmüş ve ululanmış toprağa
Şimdi anlıyorum uzun zamandır ne için dua ettiğimi
Çünkü eriştim o toprağa ki
Tanrı insan suretinde yürümüştü üzerinde 

Kudretli, zengin ve muhteşem
Nice ülkeler gördüm
Sen, hepsinin üzerinde parlıyorsun
Ne mucizeler gerçekleşti bu diyarda!
O bakire ki bir çocuk doğurmuştu
Bütün meleklerin efendisini
Bu, bir mucize değil midir? 

Burada vaftiz edilmişti
Ki insanoğlu arınabilsin
Ve kendisine ihanet edilmesine izin verdi
Böylece biz özgür olabilecektik
Ve yapmasaydı, yitip gidecekti
Ah! Mızrak, Çarmıh ve Diken
Senin öfken de onlar gibi! 

Çaresizliğe düşmeye gerek yok
Çünkü bu müthiş mucize
Önceden olduğundan da ulu şimdi)

Üstteki şiir Palästinalied(Filistin şarkısı) adı ile Walther van der Vogelweide tarafından Haçlı Seferleri’ni meşru kılmak amacıyla yazılmış olan bir şiirdir. İşin ilginç yanı şudur ki devrin imparatoru olan II.Friedrich von Hohenstaufen yeni bir Haçlı Seferi’ne karşıdır, kendisi üzerinde Haçlı Seferi’ne katılması için oluşturulan baskıları ise Selahaddin Eyyubi’nin yeğeni olan Mısır ve Suriye hakimi el-Kamil ile anlaşarak gidermiştir. İmparator el-Kamil’in askerleri ile kendi askerlerini sembolik bir şekilde savaştırmış, savaşı Hristiyanlar kazanmış Kudüs yeniden Haçlıların denetimine girmiştir. Aslında şairlerin koruyucusu olarak bilinen, papa tarafından kafir olmak ile suçlanan II.Friedrich ve III.Haçlı Seferi’ne katılmış, Göksu Çayı’nın geçerken boğulmuş olan dedesi I.Friedrich “Barbarossa” Alman sözlü geleneğine damga vurmuş kişilerdir.

***

Bana göre Alman söylencelerinin(Sage) en ilginçlerinden biri “Yedi Uyurlar” söylencesine benzerliği ile dikkat çeken Dağdaki Kral(Bergentrückung) isimli söylencedir. Dağda uyuyan kral olarak tasvir edilen kişi ise I.Friedrich Barbarossa gibi kızıl sakallı(Barbarossa İtalyanca’da kızıl sakallı demektir) ve güçlü, II.Friedrich gibi şairlerin dostu olan bir kraldır. Hatta hikayede bahsedilen kral sadece yukarıdaki Kutsal Roma İmparatorları değil Kral Arthur’dan Moctezuma’ya Napolyon’dan Vlad III Tepeş’e kadar pek çok ismi sembolize ettiğine dair pek çok iddia mevcuttur. Söylence kimilerine göre Cermen Mitolojisi’nin ürünlerinden biri olan Heimskringla’nın Ynglinga saga versiyonunda geçmektedir. O efsane ise tıpkı Nibelunglar Destanı gibi Beowulf Destanı ile ilişkilendirilir, bunun nedeni ise Scylfings’in Beowulf Destanı’nda yer almasıdır. Söylence şu şekilde:

Bir gün celeblerden biri kayıp hayvanını bulmak amacı ile bir mağaraya girmiş ve orada uyuyan oldukça uzun sakallı olan kralı görmüş. Kral davetsiz misafirin gelmesi üzerine uyanmış ve gürleyen sesi ile şöyle sormuş: ”Kuzgunların dağın tepesinden kayboldu mu?” Celeb kralın davudi sesini duyunca hızla yaşlanmış, saçları beyazlamış. Cevaplamış: ”Hayır.” Bunun üzerine kral da celebi huzurundan kovmuş, uykusuna devam etmiş. Kovar iken defol, benim zamanım henüz gelmedi diye gürlemeyi ihmal etmemiş. Cermen Mitolojisi’nde şöyle bir hikaye vardır: Ragnarök’den önce Baldr’ın ölümünün ardından hilekar tanrı Loki diğer tanrılar tarafından yakalanmış ve hapsedilmiştir ta ki Ragnarök gerçekleşene kadar. Ragnarök gerçekleştiğinde Loki serbest kalacaktır, onun serbest kalacağı haberini ise jötnar adı verilen devler verecektir.

***

Bu mitolojik söylence edebiyat alanına damgasını vurmuş olan J.R.R Tolkien’e ilham vermiş olabilir, yazarın yazmış olduğu ve Orta Dünya’nın nasıl geliştiğini anlatan Silmarillion isimli eserde Melkor ya da diğer adıyla Morgoth isimli Vala da diğer Vala’lar tarafından sonsuzluğu hapsedilmişti. Her ne kadar kitleler yazarı sinemaya çekilmiş ve ödül üstüne ödül almış olan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile tanısalar da yazarın beslendiği mitoloji ve bu sayede ortaya çıkardığı eserler mitolojinin ve söylencelerin günlük hayatımıza ne denli yerleştiğini göstermektedir.

Referanslar:

[1]: Walter Benjamin -Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine- Bölüm 6 sf.41
[2]: Dr.Süheyla Sarıtaş-Halk Bilimine Giriş I
[3]: http://www.nibelungen-forum.de/seite_1.htm 

Kaynakça:

http://www.crystalinks.com/mythology1.html
http://www.historyworld.net
http://www.ancientworlds.net
http://omacl.org
http://www.germanicmythology.com
http://www.nibelungen-forum.de/

Açıklamalar:

1: Wotan adı, Wodan’ın Yüksek Almancasıdır. Bu tanrı Roma Mitolojisi’ndeki Merkür’e benzemek ile birlikte Cermen Mitolojisi’ndeki Odin’dir.

2: Odin’e hizmet eden bakire. Valhalla’da yaşayacak olan savaşçıları öldürmek için Odin tarafından savaş alanına yollanırlar.

3: Gunther aynı zamanda Etzel’in çağdaşıdır. 437 senesinde Batı Roma İmparatorluğu’na ikinci defa isyan eden ve Gundohar isimli olan Burgundiya Kralı olduğunu düşünülür. Hunlardan takviye alan Romalılar Magister Militum(Başkomutan) Flavius Aetius önderliğinde Burgund ordusunu ezmiştir, kralda öldürülmüştür.

4: Kimi yerlerde Hagen von Tronje diye de geçer. Uzmanlara göre Tronje kelimesi Troja’dan yani Truva’ dan türemiştir, Cermenik Mitoloji’nin Hellen Mitolojisi’nden etkilendiğini gösterir.

5: Ostrogot Kralı, Vizigot yöneticisi, İtalya hükümdarı Büyük Theoderik olduğu düşünülen 454-526 yılları arası yaşamış Got soylusu.

6: Federe anlamına gelir. İmparator Honorius Cermen kabileleri ile baş edemeyeceğini anlayınca onlara Roma’nın ihtiyaç duyduğu zamanlarda asker sağlaması karşılığında Roma İmparatorluğu’nda toprak verdi. Aslında bu durum her ne kadar Roma’nın siyasi bir zaferi gibi gözükse de federeler daha kansız yoldan “zaten alabileceklerini” almalarını sağlamıştır.

7: Ortaçağ esnasında gezgin ozanlara da verilen Almanca isim.

Pasajlar I

Posted in Pasajlar with tags , , , on Temmuz 18, 2013 by aetiusflavius

Yer Sirkeci Tren Garı, yağmurlu bir Kasım akşamı.

Fahişe:

Evet bildiniz benim o fahişe,
Anlaşırsak hemen başlarım işe.

Şair:

Soylu şiirler yazmaktır amacım,
Ben de herkes gibi ilgiye açım.

Fahişe:

Pek de farkımız yoktur o zaman,
Bu işi göze almansa pek yaman.

Şair:

Başıma geldi işte bir musibet,
Tanrım hayırlısını nasip et!

Fahişe:

Şiir yazmanın var mı bir yasası?
Nedir ki şairliğin piyasası?

Şair:

Şiirden ne anlarsın ki sen, cahil!
Ben pek asilim, sen ise bir sefil!

Fahişe:

Evet siz pek asil, ben ise sefil;
Ölüm dışında kimse eşit değil.

Şair:

Eşitlik için eşitsizlik lazım,
Bu dediğin çok doğru cancağzım.

Fahişe:

Cemiyette değil misiniz ünlü?
Şiirleriniz güzel ve hüzünlü.

Şair:

Onu gördüğüm an o eşsiz lahza,
Başımıza geldi işte bir kaza.

Fahişe:

Yeni ufuklara açalım yelken,
Durmadan düşünmeden şimdi hemen!

Şair:

Bu durum bizler için bir felaket,
Tanrım, yanındakileri helak et!

Fahişe:

Dilberin kokusu misk ü amberdir,
Şair ise ümmeti az peygamberdir.

***

Dipnot:

İlk pasaj -ve hatta şiir- denemem, dursun diye yayınlıyorum. Pasajı Charles Baudelaire‘den esinlenerek oluşturdum.

“Sattı kızcağız ruhunu, bir çift ayakkabı için,
Ama güler bana Tanrı, eğer yanında bu rezilin,
Atarsam yürekten, düzmece bir erdemle,
Düşüncesini pazarlayan ve yazar olmaya soyunan ben.”

Not: Teknik destek konusunda yardımcı olan arkadaşlarıma teşekkür eder, gadalarını alırım.