Tamerlane

Şiirin birden fazla versiyonu var, benim çevirdiğim şurada.

 

I

Ölüm saatinde hoş bir teselli!
-Lakin umduğum şu anda bu değil peder-
Delicesine arzulamadım bu gücü
-Belki dünya günahımın kefaretini ödeyecektir
Dünyevi olmayan aşırı gururun tadına varmıştım zira-
Ne düş kurmaya ne de üzerine titremeye vaktim var:
Sen buna umut diyebilirsin, ateşin harı!
Fakat bu aslında arzunun ıstırabı:
Eğer ümit edebilseydim –Tanrım eğer-
Onun kaynağı daha kutsal, daha (mukaddes)övgüye değer-
Sana ahmak demezdim, yaşlı adam,
Fakat tesellin bir armağan değildir.

II

Biliyorsun tinin gizini
Vahşi gururun utanca (karşı) eğilmesini.
Ey arzu dolu gönül! Ben varisi oldum
Şöhretinle azalan hissenin,
Işıldayan şan ve şeref
Tacımın mücevherleri arasından parıldıyor,
Cehennemin aylası! Ve acı ile.
Hayır cehennem beni yeniden korkutamaz-
Ah! Kaybolan çiçeklerin ve
Gençlik günlerimin hasretini çeken gönül!
Ölüm saatinin ölümsüz sesi,
Nihayetsizdir saat başlarında çalan gong sesi,
Halkalar, ki tılsımıdır tinin,
Nihayetindir senin- ölüm haberi.

III

Her dem şimdiki gibi değildim:
Alnımda olan ateşin hükümdarlık tacı
Onu istedim ve ele geçirdim-
Bu aynı ateşten veraset değil midir
Roma’yı Sezar’a- bunu ise bana veren?
Soylu düşüncenin terekesidir.
Ve gururlu ruhtur,
Ademoğlu ile muzaffer bir şekilde uğraşan.

IV

Dağ topraklarında yaşamı ilk kez tutup çektim:
Taglay’ın pusları dökülüyordu
Geceleyin çiy olarak başımın üzerine,
Ve inanıyorum ki hızlı ihtilaf
Ve hengamenin pervasız havası
Saçlarımın arasına sokulmuştu.

V

Bu çiğ, semadan böylesine geç düşen,
(Günahkâr bir gecenin hülyaları arasında)
Bana- cehennemin dokunuşu ile geldi,
Işığın kırmızı parıltısı yanıp sönerken.
Yarı kapalı gözümde tezahür etti
Bulutların flamalar gibi yukarıya asılışı,
Hükümdarlığın ihtişamı,
Ve trompetlerin derinden gürleyişi
İvedilikle geldi bana, söylüyordu
Savaşın ortasında ve sesim
Benim sesim, ahmak çocuk,  gürlüyordu
(Ah! Ruhum nasıl yeniden keyifleniyor
Ve naralar ile ileriye sıçrıyor)
Savaşın zafer naralarını!

VI

Yağmur çiseleri başıma düşüyor
Korunmasız aklıma – ve kuvvetli yel
Devasa idi – öyleyse sendin benim düşüncem!-
Fakat bir adamdı, tefekkür ettiğim, gözyaşı döken
Defneler üzerime düşüyor: ve şiddetli esinti-
Serin havanın taşkınlığı,
Kulağıma ezmeyi çağıldıyor
İmparatorlukları – yakaran dualar eşliğinde!-
Ricacıların mırıltısı – ve dalkavukların tonları
Çevrelemekteki idi hükümdarlık tahtını.

VII

Bu bahtsız saatten sonra, tutkularım
Zorbalıkla gasp edildi
Güce ulaştığım andan itibaren farz ettim ki;
Bu benim doğuştan gelen tabiatım.
Fakat, peder, bir şey daha vardı, sonra
Sonra –gençliğimden beri- onun ateşi
Giderek yoğunlaşan bir har ile içimi yakıyor
(Tutkuyu, gençlikte, denemek gerekir)
Bütün bunlara rağmen bu katı yürekte
Kadınsı zayıflığın bir parçası vardı.

VIII

Ne yazık ki aşkın sevimliliğini
Anlatabilecek sözüm yok.
Ne de iz sürüp betimlemeye teşebbüs edeceğim
Bir yüzün güzelliğinden de ötesini.
Onun yüz hatları, aklıma düşüyor,
İstikrarsız badın gölgeleridir:
Demek ki bu yüzden hatırladım
Erken irfanın bazı sayfalarını
Aylak aylak dolaşan gözlerim, hissedene kadar
Harfler anlamları ile fanteziye dönüştü
ve yok oldu.

IX

Ah! O kız sevginin tamamına değerdi!
Aşk -çocukluğumdaki gibi olsaydı-
Düşüncelerin de üzerinde bir melek gibiydi
Kıskanılabilirdi, genç yüreği
Benim bütün hayallerimin ve düşüncelerimin
Tütsülenerek sunulduğu tapınaktı.
Bu armağanlar ise güzeldi, çünkü
Çocukça, namuslu ve saf idi,
Onun gençliğinin öğrettiği gibi:
Neden bıraktım onu ve rüzgâra kapıldım?
Işık için mi, yoksa içimdeki ateşe güvendiğimden mi?

X

Birlikte –aşkta- ve yaşta büyüdük
Doğada ve ormanda beraber gezdik;
Kış günlerinde sinem onun kalkanı idi-
Ve gün ışığı dostça gülümsediğinde,
Ve açık semayı gösterirdi,
Başka gökyüzü görmedim- onun gözleri dışında.

XI

Genç Aşık’ın ilk dersi –yürek:
Tebessümlerin ve gün ışığının ortasında
Bizim ufak intizamımızın uzağında,
Ve onun kızlara özgü nazlarına gülerken
Kendimi onun çarpıntılı göğsüne atabilirdim,
Ve ruhum gözyaşları ile taşardı-
Rahatlamak için konuşmaya gerek yoktu-
Hiçbir korku hakkında sessiz kalmaya da.
O ki asla sormazdı neden diye
Fakat sakin bakışları esritirdi beni!

XII

Aşkın değerinden çok daha fazlası için
Ruhum mücadele etmiş ve çaba göstermişti.
Dağın zirvesinde ve yalnız iken
Hırs bana yeni bir sesi ödünç verdi-
Bir varlığım yoktu, -fakat seni
Dünya ve onun kapsadığı her şey
Yeryüzünde –gökyüzünde- denizde-
Bu keyifti- az miktarda acı içeren
Bu yeni bir zevkti –ideal
Belirsizlik, gece rüyalarının beyhudeliği
Ve ışık azalıyordu, gecelerin sahteliği-
(Gölgeler ve gölgeden ışıklar!)
Sisli kanatlara ayrılmış,
Oldukça karışık hâle gelmiş
Senin imgen ve adın –adın!-
İki parçaya ayrılmış oldukça candan şeyler.

XIII

Ben hırslı idim, peder
Bilemezsin ki tutkuların manasını.
Bir barakada yaşarken şimdi tahta sahibim
Dünya’nın yarısı benim buyruğum altında,
Ve fısıldayarak konuşmaktalar-
Fakat bir başka hayal gibi
Çiy tanelerinin buharı gibi
Hayallerim de genişlemeden sönüp gitti.
Güzelliğinin büyüsü ise
Her dem, her saat, her gün
İki kat aşık etmişti kendisine.

XIV

Yüksek bir dağın zirvesinde yer alan
Ve gücünü yitirmişe benzeyen
Tahta beraber yürümüştük,
Kameriyeye benzer tepelerden
Çağıldayan derelerden
Orman ve kayalarının
Kuleler gibi gururlu olduğu.

XV

Maskenin altında gizemli bir şekilde
Ona güç ve gururdan bahsettim
Sözlerimi anlamsız bulurken
Belki de kendi duygularımla onunkileri karıştırdığımdan
Gözlerinde bir parıltı gördüm.
Gamzesindeki parlaklık
Kraliçe tacı gibi göründü bana.
Bu sebepten dolayı
Böylesine ışık saçanı bırakamazdım
Sahra’nın ortasında.

XVI

Daha sonra ihtişamın içine daldım
Hayali bir tahtın donuna girdim
Fakat üzerimi kapayan pelerin
Bir hülya değildi.
Fakat ayak takımının arasında,
Zincire vurulmuştur aslanın tutkuları
Ve diz çöker bekçinin karşısında.
Kendi nefesleriyle ateşi tutuşturdukları
Doğanın tüm ihtişamıyla durduğu
Çöllerde böyle değildir oysa.

XVII

Semerkant’a bak şimdi!
Yeryüzünün kraliçesi değil midir,
Gururu ile tüm şehirlerin kaderini elinde tutan?
Üstelik zafer ve ihtişam ile
Soylulara özgü bir yalnızlık içinde durmuyor mu?
Ve düşürülmüyor mu
Mağrurca ata binmiş gibi duran imparatorluklar
Hükümdarlık tacını gasp eden
Ve insanların şaşkınlıkla baktığı
Semerkant hükümdarı Timur tarafından?

XVIII

Bu dünyada ve öte tarafta
Tüm umudumuz insanlığa verilen aşktır!
Ovayı kasıp kavuran Sam Yeli’nden sonra
İnsanı ferahlatan yağmur damlaları gibi,
Gücü inanca dönüştüren
Fakat yüreği yabaniliğe terk eden!
Ülkü! Yaşamı farklı telden çalan
Bir müzikle dünyayı saran
Doğumun vahşiliğindeki zarafeti andıran ülkü.
Ve elveda! Dünyayı kazandım ben.

XIX

Umutla yükselir kartal göğe
Uçurum görmedikçe.
Ve kanatları gevşekçe bağlanmıştır
Yumuşamış bakışlarıyla eve doğru dönerken.

XX

Yaz güneşinin ihtişamı
Yerini somurtkanlığa bırakır
Güneş batarken.
Ruh akşamleyin çöken
Sisten nefret eder
Sevgi dolu bir şekilde
Karanlıktan gelen sesi dinler(ruhun fısıltısına kulak verir)
Geceleyin rüyaların içerisinde, uçabilir
Fakat yaklaşan tehlikeden kaçamaz.

XXI

Gerçi ay, beyaz ay
Soğuk gülümsemesiyle
Kendi öğleninde saçıyor olsa da parıltısını
Hissedersin kasvetini
(Kendi nefesindeki hissettiğin gibi)
Ölüm sonrası çekilmiş bir fotoğraf gibi.
Ve yaz güneşi gibidir gençlik
Uzaklaştıkça ondan insana kasvet verir-
Öğrenmek için yaşadıklarımız önceden öğrenilmiştir
Tutmaya çalıştıklarımız ise akıp gitmiştir-
Öyleyse, bırak hayatı, gün çiçeği gibi geçsin
Öğle vaktinin güzelliği içerisinde, hepsi bu.

XXII

Evime ulaştım –artık evim değildi-
Onu evim kılan her şey yitip gitmişti.
Yosun tutmuş kapısından geçerken
Adımlarım yumuşak ve sessizdi,
Önceden tanıdığım bir sesi işitmiştim
Eşikteyken-
Ah, seni iblis! Göster bana gösterebilirsen
Kalbin daha fazla ne kadar kırılabileceğini,
Daha fazla ne kadar acı çektirilebileceğini.

XXIII

Peder, yürekten inanıyorum
Hile hud’anın olmadığı
Uzaktaki mukaddes yerden
Benim için gelen ölümü
Kapısını yarı açık bırakmıştır
Ve senin göremediğin hakikatin ziyası
Ebediyetten parıldamakta.
İnanıyorum ki tuzak kurmuştur İblis
İnsanların geçeceği tüm yollara,
Aksi olmasaydı nasıl bırakır da gelirdim
Aşkımı cennet bahçesinde, Tanrım,
Asla kirlenmemiş şeylerden oluşan,
Tütsüsünden karlı kanatlarını kokulandıran,
Cennet bahçesindeki kameriyelerin arasından,
Bir toz zerresi dahi kaçamazken
Kartal gibi keskin bakışlarından
Nasıl da geçti ihtiras denen sürüngen
Cennetteki cümbüşlerin arasından
Gözüpek olana dek
Aşkın bukleleri arasından?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: