Haziran, 2018 için arşiv

Şiddet Tanımı Üzerine

Posted in Uncategorized on Haziran 16, 2018 by aetiusflavius

Şiddet en temelde kaba güç veya duygu ya da davranışlarda aşırılık anlamına gelmektedir. Günümüzde ise insanlar “normalleştirilmekte”, şiddet tanımı da tanımlayanın perspektifine göre normalin dışında olan tepkiler veya aşırılıklar için kullanılmaktadır. Olası bir kısır döngüye girmemek için günümüzü oluşturan süreçlere bakmak, modern düşüncenin arka planını anlamak –sanırım- şiddetin ne olduğunu, neden vuku bulduğunu, ne şekilde formlara girdiğini algılayabilmek için daha faydalı olacaktır.

Ivory_Cain_Abel_Louvre

Habil ve Kabil, 1084-Salerno Katedrali, Fildişi Oyma. Günümüzde Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir. İncil’de Yaratılış(Genesis) 4:1-16 oymada tasvir edilmektedir. 

Üç semavi dinde de geçen Kabil’in Habil’i öldürmesi bizlere göstermektedir ki şiddet insanlık tarihi boyunca -tıpkı cinsellik gibi- vardır ve muhtemelen var olacaktır. Yine semavi dinlere bakacak olduğumuzda Yahudi inancındaki Tanrı figürü cezalandırıcı iken(Eski Ahit’te Habil kardeşine lanet etmiştir/bilgi ağacının meyvesini yiyen insan cezalandırılıp dünyaya gönderilmiştir), Hıristiyanlıkta sevgiye dönüşmüş(İsa’nın akan kanı Habil’e kıyasla merhamet dilemiştir/tokat atana diğer yanağını dönmek gibi), İslam’da ise ilk emirde yaradanın esirgeyen ve bağışlayan olduğu vurgulanmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki şiddet vardır, ama şiddet ve şiddetin bağışlanması form değiştirmiştir; değiştirmektedir.

Avrupa Düşüncesi’nin bir diğer temeli olan Yunan-Roma geleneğine baktığımızda ise barışın sembolü zeytin dalını bir elinde tutarken diğer elinde ise kılıç tutan Mars’ı görüyoruz. Bir diğer örnek ise Athena’dır, bir elinde kalkan diğer elinde ise zeytin dalı tutar. Bu sembollerin bize gösterdiği ise gayet basittir, barış savaştan sonra gelmektedir.

mars-olive-branch

İmparator Aemilianus. Paranın arka yüzünde bir elinde zeytin dalı diğerinde kılıç kalkan taşıyan Savaş Tanrısı Mars bulunmaktadır.

Öte yandan şiddetin günümüzde ne olduğunu anlamak için zannımca edebiyat başta olmak üzere kültür araçlarına bakmamızda fayda olacaktır. Zira günümüz insanı hakkında onlarca tanım yapılmış olsa da bizler hâlâ insan bilincinin ve bilinçdışının ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz, dolayısıyla insan ile alakalı bir kavram olan şiddetin tanımını da tam olarak yapamayız. Bu durumda kültür araçları vesilesiyle yapılan tanımlar muhakkak faydalı olacaktır, Benjamin’den alıntılamak gerekirse: “Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1].

Yirminci yüzyıla girerken Avrupa Düşüncesi de temelinden sarsılmaya başlamıştı. Başta Freud olmak üzere Bleuler, Jung, Adler gibi psikanalistler insanın bilinmeyen yönlerini daha doğrusu onun bir bilinçdışına sahip olduğunu ortaya koyarlarken Riemann, Lobaçevski gibi geometriciler de analitik düşüncenin temeli olan Öklid Geometrisi’ni sarsıyorlardı.

“Tanrı’nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten varsa ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin çok iyi bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden hiçbirisine sahip değilim. Benim aklım, Öklid Prensipleri’ne göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Varlığını bildiğim halde böyle bir dünyanın nasıl var olabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı’nın kendisi değil, bunu anla! Ben, yalnız O’nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum.“

Dostoyevski bu sözleri bizlere İvan Karamazov aracılığıyla iletiyor. İvan’ın uzun tiradında çıkış noktasının şiddet, kötülük problemi ve devamında Öklid Geometrisi’ne değinmesi tesadüf değil. Yirminci yüzyıla girilirken pek çok tanım gibi o tanımları yapan insanın ne olacağına dair açıklamalar da değişmeye başlamıştı.

Günümüzdeki hayata etki etmiş Aydınlanma Düşüncesi’nin filozofları olan D’Alembert ve Diderot’nun Ansiklopedisi’nde doğa şu şekilde tanımlanmıştır:

“Doğa sözcüğünün bütün anlamı bundan ibarettir; nesnelerin birbirleri üzerinde yarattığı etkiyi ifade etmenin kısa yoludur ve belki de nesnelerin mekaniği diyerek bunu daha iyi ifade edebiliriz.”

Psikolojinin gelişmesine kadar olan süreçte şiddet tanımı uygulanan şiddetin büyüklüğüne göre tanımlanmıştır, yani şiddet tıpkı doğa gibi mekanik olarak ele alınmış bu da belirli bir etkiyi ve tepkiyi içerdiği için nicelik olarak görülmüştür. Öte yandan şiddet sadece niceliğe sahip olan bir kavram değil, tam aksine nitelikli de olabilen ve niteliği ile niceliği arasında ölçü bulunan kavramdır. Ve yine belirtmekte fayda vardır ki şiddeti, dolayısıyla saldırganlığı tehlikeli kılan aniden belirmesidir. Birçok psikolog ve sosyoloğun tahmin ettiği gibi, saldırganlık belirli dış etkenlere bağlı bir tepki olsaydı, insanlığın durumu bu denli tehlikede olmaz, saldırganlığın etmenlerini inceleyip önlemek mümkün olabilirdi. Saldırganlığın tekilliğini ilk fark eden kişi ünvanını haklı olarak Freud alıyor. Sosyal iletişimin azlığının, özellikle de yokluğunun (sevgi yitimi) bu güdünün devreye girmesine neden olduğunu gösteren de aynı kişi[2]. Freud’un bakış açısına göre cinsellik ve şiddet insanlığın başlangıcından beri insanda var olan güdülerdir. Libido tanımı Freud’a göre tıpkı Bergson’un Elan Vital‘i gibi insana yaşama gücü veren enerjidir -aradaki temel fark ise Bergson’da madde ilgili güçle mütemadiyen işlenir-, daha sonra bu tanıma itirazda bulunan Carl G. Jung’un yazmış olduğu Wahlungen und Symbole(Değişimler ve Simgeler)  ve devamında ortaya çıkan Über die Energetik der Seele(Ruhsal Enerji) eserlerinde sonra geliştirilmiş ve Freud süperego tanımını yapmıştır. Jung’a göre nasıl ki fizikte enerjiden ve onun elektrik, ışık, ısı vb. gibi değişik biçimlerinden söz ediliyorsa aynısı psikoloji de geçerlidir. Buna istinaden libido incelendiğinde onun cinsellik mi, güç mü, açlık mı ya da başka bir şey mi olduğu gibi nitelik soruları da önem yitirirler[3]. Böylesi bir perspektiften bakıldığında şiddetin var olması ve varlık nedeni onun nasıl bir şey olduğuna dair soruların önüne geçer.

Semavi dinlerde yer alan bilgi ağacının meyvesi simgesinde derin bir hakikat yatmaktadır.Kavramsal düşünceden kaynaklanan bilgi, içgüdülerine düşüncesizce uyabildiği ve şehvetin kendisini yenmesine neden olan şeyi yapabildiği için, insanın cennetten kovulmasına yol açtı. Kavramsal olarak düşünmenin sonucunda, çevre hakkında sorular sorarak deneyler yapmak, insana ilk iş aletlerini, yumruk biçimli taş baltayı ve ateşi kazandırdı. İnsan bunları, Pekin insanının yaşadığı yerdeki buluntularla kanıtlandığı gibi, derhal, kardeşini öldürmek ve kızartmak için kullandı: ateşin kullanıldığına ilişkin ilk izlerin yanında, küçük parçalara bölünmüş ve açıkça kızartılmış insan kemikleri duruyordu. Kavramsal düşünme, insanın, türünün dışındaki çevreye egemen olmasını sağladı ve böylelikle, tür içi seçilimde dizginleri serbest bıraktı; bunun sonuçlarını daha önce görmüştük, bugün hala muzdarip olduğumuz saldırganlık güdüsünü de bu hesaba yazmamız gerekiyor. Kavramsal düşünme, insana, sözcük diliyle bireysel bilginin aktarılması ve kültürel gelişme olanağı sağladı, ancak bu durum insanın yaşam koşullarında öyle hızlı ve alt üst edici değişikliklere neden oldu ki, insanın içgüdülerinin uyum sağlama yeteneği, bu değişiklikler karşısında başarısız kaldı[4]. Öte yandan günümüzde kavramsal düşünmeden ve tanımlamadan ziyade insanlar daha vahşi olana- Aydınlanma Düşüncesi esnasında andan kasıt Kartezyen Düşünce’ye göre tanımlanmış olan “Animal non agit, agitur” şeklinde değil, bilakis “The healthy animal is up and doing” şeklindedir.

“Ruhum güçlü duyguları, güçlü heyecanları yortaya çıkan ve “asil vahşi” şeklinde tanımlanan- özlem duymaktadır. Burada vahşi olaşamaya yönelik şiddetli bir istekle yanıp tutuşuyor, gönlüm bu renksiz, sığ, belli normlara uydurulup sterilize edilmiş yaşama ateş püskürüyor, bir şeyi, örneğin bir mağazayı ya da kendimi kırıp dökmek, pervasızca aptallıklara kalkışmak, önlerinde el pençe divan durulan saygıdeğer beylerin başlarından peruklarını sıyırıp almak ya da burjuva dünya düzeninin kimi temsilcilerinin kafalarını koparmak için çılgınca bir heves duyuyorum.”[5].

Hermann Hesse’nin yazmış olduğu Bozkırkurdu isimli eserinde hem Jung’un hem de Freud’un tabirlerine göre şiddeti görebileceğimiz gibi Hesse’nin kendini özgür ve asil vahşi olan bozkırkurdu ile bütünleştirmesini de görebiliriz. Edebiyattan edindiğimiz bu örnek bizlere 20. yüzyıl insanın hâlâ tam olarak kendini bilmediğini göstermektedir. Kitaptan her ne kadar spoiler verecek olsam da ilk bölümde son derece naif ve duyarlı birisi olarak tasvir edilen Harry Haller’in böylesine bir sözü söylemesi bizlere şiddetin insanda var olduğunu göstermez, aynı zamanda geçtiğimiz yüzyılda yüce amaçlar uğruna yaşanmış savaşların da bir noktada insanın kendini arama çabası içerisinde olduğunu gösterir.

Konrad Lorenz’e göre sosyal ve yırtıcı hayvanlarda saldırganlığı önleyen ve türdeşlerinin zarar görmesini engelleyen “ket vurma” mekanizması vardır. Örneğin bir kurt bir başka kurdu rahatlıkla tek hamlede öldürebilir. Yırtıcı olmayan hayvanlarda ise kaçma mekanizmaları vardır. Diğer taraftaysa silahın icadı ve devamında gelişmesi ile birlikte öldürme yeteneği ile buna ket vurma arasındaki denge de bozulmuş oldu. Bunun bir örneğini sinemadan verebiliriz. 2001 A Space Odyssey filminde su kavgası için kavgaya tutuşan taraflardan birinin diğerine silah olarak kullandığı kemik sayesinde üstünlük sağlamasıyla başlar. Öte yandan silah kullanımının gittikçe uzun mesafelere çıkması “ket vurma” mekanizmasına da ket vurmaktadır. Lorenz’e göre bu durum insan duygularını yalıtılmışlığa itmektedir.

Ket vurma mekanizmasına ket vurulmasına misal olarak yaşam koşullarındaki hızlı ve alt üst edici değişiklikleri ele alalım. İnsanlığın tekerleği icadından buhar makinelerini bulana kadar geçirdiği süre yaklaşık olarak 5000 sene iken buhar makinelerinden uçaklara geçiş 100 yıl civarı, uçaklardan jet motorlarına geçiş ise yaklaşık 50 yıl. Bu muazzam bir hız. Örneği bir de şöyle deneyelim, 90ların sonunda cep telefonları yayılmaya başladı şu anda ise anlık iletişim sağlayabilecek akıllı telefonlar var. İletişim hızı öylesine arttı ki gündelik hayat hızının önüne geçti. Böylesi bir durumda şiddet sadece kaba kuvvet kullanma anlamına gelmiyor, aynı zamanda “Mesajıma neden geç cevap verdin?” sorusu da şiddet olabiliyor.

  • Neden bunu yapıyorsunuz?
    – Neden yapmayalım?

Yukarıdaki diyalog kendi tabiriyle “izleyicisini rahatsız etmeyi seven” Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin Funny Games filmindendir. Film şiddeti bir başka Haneke filmi olan Benny’s Video gibi ele almakla birlikte arka planında şu soruya da sormaktadır. Olanlar kurgu mudur yoksa gerçek midir?

“Bundan böyle içinde yaşadığımız dönemin adı cinayet simülasyonu, genelleştirilmiş bir simülasyon estetiğiyle, sözde cinayetler dönemidir. Ölüme alegorik bir anlam kazandırmak iktidarı cezalandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu şekilde cezalandırılmayan bir iktidar ne bir töz, ne de bağımsız bir gerçekliğe sahip olmaktadır.”[6].

Gerek Haneke’nin filmi, gerekse yukarıda alıntısını yaptığım Baudrillard’dan pasaj olsun bizlere şiddetin aklımıza gelen kaba güç kullanımı mı yoksa normalin dışındaki tepkiler ve spontanlıklar mı olduğu sorusunu getirmektedir.

Foucault’ya göre 18. yüzyıla girildikten sonra iktidar biçimleri de değişmiştir. Örneğin suçluların cezalandırılması hususunda şiddet insanlık için giderek dışlanmış ve yerini onların topluma daha itaatkâr ve üretken olabileceği yöntemlere bırakmıştır. Bio-iktidar olarak adlandırdığı bu iktidar biçiminde hareketle modernitenin eşiği hapishanelerin ortaya çıkmasıdır[7].

Foucault’nun tabir ettiği bio-iktidar ve insanın içindeki insanlığın keşfi ile beraber şiddet de aklımıza gelen şekilde sadece kaba güç kullanımı veya düşüncede aşırılık değil; aynı zamanda günümüzde normalin dışında olanları da kapsamaktadır. Bu durumda da insanın görevi kendisinden olmayanı dışlamak ya da kendi tanımına göre insanları normalleştirmek değil; tam aksine kişinin kendisini tanımasını sağlamaktır, zira toplum kurtuluşu arayan bireylerden oluşur.

Kaynakça:

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar, YKY Yayınları, sf.41
[2]
: Cogito Sayı 6-7, YKY Yayınları, sf.166

[3]: Carl G.Jung, Anılar, Düşler, Düşünceler, Can Yayınları, sf.226

[4]: Cogito Sayı 6-7, YKY Yayınları, sf.66

[5]: Bozkırkurdu, Hermann Hesse,

[6]: Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, sf. 56

[7]:Cogito Sayı 6-7, YKY Yayınları, sf.122

Reklamlar