Archive for the Deneme Category

Şehir

Posted in Deneme with tags , , , on Aralık 2, 2012 by aetiusflavius

Bu şehirde insanlar ev ile iş arasında mekik dokurlardı ve sabahları şehri kaplayan sis fabrikaların bacalarından çıkan dumanlardı. Çabucak köşeyi dönmek için hızlıca inşa edilen ve bu yüzden dıştan çirkin bir görüntüye sahip binaların çevrelediği yollardan geçen minibüsler pek çok genç ve erişkin ile tıklım tıklım dolardı.

Aradan geçen birkaç sene içerisinde şehirde daha yeni ve daha çirkin görünüşlü binalar, biraz daha güzel binalar, site içerisinde binalar, site içerisinde havuzlu binalar, koru içerisinde yer alan müstakil binalar ve zart binalar ile zurt binalar inşa edilmişti; her birinin farklı bir adı vardı. Bir zamanlar buralar sıkıcı diyen ve minibüsle okuluna giden gençlerin çoğu ise o sıkıcı dedikleri yerde erişkin olmuşlar ve servisle işe gitmeye başlamışlardı. Şehir ise büyümenin avantajlarından yararlanmış sayılırdı, marka olarak bilinen ya da en azından orası için marka sayılabilecek konfeksiyonlardan açılmıştı. Büyükşehirlerde bulunan alışveriş merkezlerindeki popüler restoranlardan ve cafelerden bazıları da hizmet vermeye başlamışlardı, genç kuşak piyasa yapabilirdi. Halk bahçesine şehrin yerlisi ve yaşlısı olan kişiler dışında düzenli olarak giden insan pek yoktu.

Şehir her ne kadar insan için sıkıcı gözükse de insanın temel gereksinimlerini karşılayabilecek düzeydeydi. Aslında insanı sıkmıyordu, tam aksine insan şehir için sıkılıyordu. Her ne kadar güzel anılara ev sahipliği yapmış olsa da sıkıcı olan yerlerin pek çoğu hâlâ çalışıyordu ve yeni müşterileri vardı. Yeni yerler ise eskilere kıyasla insana sıcak gelmiyordu, yağmur sonrası ortaya çıkan mantarlar gibiydiler. Müşteri potansiyelini görmüş ve bir anda ortaya çıkmışlardı.

Şehirde yaşamak, şehrin çağa da ayak uydurması sayesinde, gittikçe basitleşmiş gibi gözükse de bir o kadar da karışık hâle gelmişti. Halbuki görünmez bir zeka tarafından yaşamın idame ettirilmesi için alışveriş yapılabilecek, zaman geçirilebilecek yerler kurgulanmıştı.

“Daha basit olan gerçeğe daha yakındır, daha temizdir. Basit olan hilesiz ve yalın iken, karmaşık olan eğri büğrüdür ve kendini saklar. Karmaşık olan ahlaksız iken basit olan dürüst ve dolambaçsızdır.” [1]

[1]: Ivan Karamazov-Karamazov Kardeşler’de Alyoşa’ya  orijinalini şu şekilde demişti: “The more stupid one is, the closer one is to reality. The more stupid one is, the clearer one is. Stupidity is brief and artless, while intelligence squirms and hides itself. Intelligence is unprincipled, but stupidity is honest and straightforward.” Ben stupid’i basit olarak, intelligence’yi ise karmaşık olarak çevirmeyi tercih ettim.

Ah Be Adam

Posted in Deneme on Mayıs 20, 2012 by aetiusflavius

Adam evden çıkmış, otobüs durağına doğru yürümeye başlamıştı; gideceği yer menzil olarak kağıt üzerinde kısa, fakat zaman olarak uzun sayılabilecek bir noktadaydı. Adımlarını otobüs durağına doğru sıklaştırırken zaman kaybetmemek için elde yediği poğaçaların birinden büyük bir ısırık daha aldı.

Durağa vardığında başka adamlar, kadınlar ve çocuklar vardı. Birbirlerinin isimlerini bilmeyen, ama hemen hemen her sabah aynı yerde olan, otobüste aynı koltuklara oturan ya da aynı yerlerde ayakta duran kadro. Kadro otobüste adeta bir koro idi; okuyucuların gazete sayfaları ve kitap sayfalarını çevirirken çıkardıkları hışırtı ile tümce uzunluklarına göre soluk alıp vermeleri, ders çalışan öğrencilerin altını çizdikleri yerden çıkan sesler, kulaklıklardan dışarı yansıyan sesler, aksıranlar, burunlarını çekenler, tıksıranlar. Otobüs şoförü de koro şefi edasıyla topluluğun hızını ayarlardı. Okul civarındaki duraklarda öğrenciler korodan çıkardı, tıpkı hastahaneye yaklaştıkça aksıran ve tıksıran melodilerin decrescendoya uğraması gibi. Ve bir de seyirciler vardı, otobüsün içinde bulunan, fakat düzenli olarak otobüse binmedikleri için koronun bir parçası olmayan, belki de bu yüzden koronun ahengine de vakıf olamayan, hatta melodilerin farkında bile olmayan. Anlamak için olaydan sıyrılmak gerekirdi, kimileri ise anlamamaya karar verip olayda kalmayı seçmişlerdi.

Adam otobüsten inip yürürken sigarasını yaktı. İşten çıkınca son derece yorgun olacaktı, işteyken başını kaşıyacak zamanı olmayacaktı. Düşünebildiği ender anlardan  birisiydi. İvedilikle yürür ve sigara içerken bir zamanlar çok yakın olan arkadaşlarından birini gördü, görmemezlikten geldi.  Dostlukları herhangi bir nedenden ötürü bozulmamıştı, sadece zamanla araları açılmıştı. Halbuki vaktinde o kişi için neler yapmıştım diye geçirdi içinden, hatta birlikte neler yapmıştık diye düşündü. O zamanlar, henüz gençken, belki hayalperestliklerinden ötürü belki de her şeyi yapabileceklerine olan inanmışlıklarından ötürü birlikte pek çok şeyi denemişlerdi, genelde de başarısız olmuşlardı. Sonra aklından başka bir şey geçti, ben onu aradım; fakat o beni aramadı diye. Sonra yürürken aklından geçen düşünce bambaşkaydı, içine hitaben diyordu ki dostluk dediğin süzme yoğurt mudur be adam tartabilesin. Tamam, belki arkadaşlık dediğin şey biraz daha soyut; fakat ben bizim için bir şeyler yapmaya çalıştım. Benim çabam sonuçsuz kaldı. Tamam, be adam, fakat iki ucu olan ve iki kişi tarafından taşınan değnek kopuyorsa kopmasında değneği tutan değnekçilerden ikisinin de kabahati yok mudur? Evet vardır, ama biri biraz daha kabahatlidir. Adalet eğer adaletsizlikten geliyorsa haklılık da daha fazla haklı olma isteğinden gelir. Ah be adam sen bilirsin; acele et, işe geç kalma.

Adam adımlarını hızlandırdı, işten çıkıp eve döndüğünde sabah aklından geçenleri çoktan unutmuştu bile.

Ne Modern Ne Post-Modern Malumatfuruşçuluk

Posted in Deneme on Ekim 1, 2011 by aetiusflavius

“İçim nefret ile dolu, öcümü alacağım.” diye başlar Tolstoy’un Anna Karenina’sı. Nasıl ki kendi ekseni etrafında dönen disko topu belirlenen hıza göre hareket ediyorsa o diskonun insanı da arkada çalan müziğin ritmine, zamanla hem kendinin oluşturmuş olduğu hem de ortak kimliğe ve kültüre sahip çevre tarafından oluşturulan belirli ritlere göre hareket eder ve ilginçtir ki bu müzik sesi Pavlov’un zilinin sesine, insanın davranışı ise acıkmış köpeklerin şartlı refleksine benzer.

Loş, hafif köhne, az biraz dumanlı ve insanın hararetini yükselten,  günümüzde pek moda olan hafif salaş bir ortamda disko topundan aheste aheste ve ahenkli ahenkli süzülen ışık demetleri dans pistinin ortasında hem fevkalade hem alelade bir şekilde ortaya çıkıp kaybolurken içecekler de hızlıca içilip tüketilir. Hızlıca tüketen ve dolayısıyla zor sindiren veyahut pek sindirmeden yaşamlarını idame ettiren ve genel olarak müşkülpesent insanlar olan müşteriler tıpkı son sürat seyahat eden bir troykadaki hıza ilgi göstermeyen yolcular gibi ne bindik bir alamete derler ne de gidiyoruz kıyamete diye söylenirler; tam aksine hızlı yaşamak değildir amaç, bilakis hıza kapılmaktır ve vasıta ile ilintili olan tek konu onun konforudur. Troykanın hangi yöne doğru devinim halinde bulunduğundan çok daha önemlidir bu anlarda konforsuz troykada bulunmak, çünkü yola çıkan yolun karakterini kazanır ve bizler bu gibi durumları ‘Carpe Diem, aga’  diyerek anlık yaşama indirgemeye çalışsak dahi bahsi geçen an parlak zeminden insanın yüzüne yansıyan disko topunun renkli, çemberimsi şekilli ışın demeti ve müziğin ritmine göre belirlenir kişinin kendi anını yaşamasından ziyade an gelir karşıdakine göre hareket etmeye başlar, bütünün parça olması gibi. İşte o anlarda insan bilinçaltında ne yaşattıysa onu yaşayacağını hisseder inceden inceye, öte yandan yaşadıklarıyla değil yaşattıklarıyla anılacağının ise tamamen farkındadır. Bu yaşanmışlıklar hem herkese göre anlam içerir hem de kimseye göre birebir aynı yaşanmışlık değildir. Benzerdir, ama farklıdır; farklıdır, ama benzerdir. Az biraz dumanlı, hafif salaş olan mekânda tıpkı dumanın yükselişi ve alçalışı gibi kaos hakimdir ve bu kaos zinciri nasıl ki bir çivinin naldan düşmesi  sebebiyle devlet katında mazarrata neden oluyorsa da düz mantık bakıldığında pek çok rite bulanmış bir olay örgüsü gibidir ve bu sefer ritler parçalardır; parçalar bütünü oluşturur. Oluşan bütün entropiktir, kaosa neden olduğu gibi kaos ona neden olmuştur; hem irade sınırları içerisinde hem de dışındadır, tıpkı kendi ekseni etrafında kontrolden çıkmasın diye dönme hızı ayarlanan disko topu gibi.

İptida vaktinde her şey muntazam idi ve nizamî mısdaklar dahilinde temaslar kurulurdu ve bu münasebetler ihtilaf veyahut imtizaç ile neticelenirdi. Dış dünya ile münasebet olmayan durumlarda ise kişi kendi özüne döner ve şahsıyla ihtilafını gidermeye çalışarak imtizaca ulaşmaya çabalırdı, başlangıçtan beri kaçtığı kendi yüzleşmesini gerçekleştirirdi. Bu işlem insanın belirli zaman aralıklarıyla ya da zaman zaman yaptığı ara toplamlardan ziyade cebir işlemleri dahilinde kesin bir toplama benzer. İşte bunun nedeni ise kimi vakitlerde eksantrik nihilist insanımız daha saf olmak istemesidir,  çünkü arı olan entelijansiyanın toplamına kıyasla daha temiz, yalın ve açık sözlüdür ve entelijansiya ise o anlarda düzenbazlıktır. Her şeyin gerçekleşmesi mübah olan dünyada insan saflaştıkça eşitleşir; çünkü eşitlik eşitsizlikten gelir ve kimse eşit değildir, herkes biraz daha eşit olmak ister.

Zamanın Eşyaları

Posted in Deneme on Ağustos 1, 2011 by aetiusflavius

“Zaman, dedeme göre küçük bir çocukmuş ve bütün gün sahilde iskambil oynarmış.” diye başlar Adalar Denizi’nin diğer yakasından sinemaya damga vurmuş olan Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün isimli filmi.  Filme dair bana göre her insanın söyleyebileceği şeyler vardır. Hiç olmadı en azından müzikleri güzeldi der, o ayrı mesele. Klasik bir Angelopoulos filmi desek yeridir, film için şuradaki metafor aslında bunu imgeliyor tarzı entelijansiya yorumları yapmaya gerek var mıdır, bilinmez; ben becerebilir miyim, tabii ki hayır.

Zaman nedir, bir çocuk mudur acaba? Bunu bilemem ben. Ama zamanla beraber teknoloji geliştikçe, insanlar teknolojinin nimetlerinden faydalanarak -nasıl desem- modernleştikçe teknoloji ürünlerine enteresandır bağımlılıkları artıyor. Ya da belki de eşyaların kişiler üzerindeki cazibesi artıyor. Nasıl ki kimi zaman kişi eşyalarını düzenlerken, gereksiz olduklarını düşündüğü eşyaları kaldırırken bunun da hatırası vardı be abi diyebiliyor. İşte bugün de -aslında dün, hatta teorik olarak iki gün önce- aklıma bu geldi, elektrikler ikinci günde ikinci kez uzun süreli kesilince. Bilgisayarın şarjı bitti, telefonun şarjı bitti, bir o vardı, benim emektar, en mutsuz günlerimde de tınılarını duyduğum emektar, en mutlu olduğum günlerde de tınılarını duymuş olduğum emektar. Ha emektar dedik, ama karın tokluğuna çalışmaz bu emektar, yakıtı lazım, işte o da orada, yanında,  yeni almış olduğum piller, eskiden çok değerli olan piller, şimdilerde televizyon kumandası dışında pek az aygıt için esamesi okunan piller. İçerisinde nereden baksanız dört sene boyunca duran bir ‘yoğun teker’, Eleni Karaindrou’nun Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün isimli filmi için yapmış olduğu müziklerin olduğu yoğun teker.

Diskmeni -aramızdaki samimiyetten ötürü emektar diyebiliriz ona- elime aldığımda da, çalmaya başladığında da müziğin verdiği duygulardan ziyade aklıma anılar üşüştü. Zamanında hissettiklerimden tutun da Jüpiter’den Mars’a Edirne’den Kars’a dinlemiş olduğum envai çeşitte şarkılara ya da insanların hangi duygular ve düşünceler altında dinlemiş olduğu farklı türden müziklere kadar. Şimdilerde nasıl ki pek çok yemeğin hazırını yapıp suya atınca olmasını sağlıyorsa insanlar, aletlerin kullanışlılığını da taşınabilirliğini de arttırıyorlar, arttırabiliyorlar, artmasını sağlıyorlar, arttırmayı düşünüyorlar, arttırmak için çalışıyorlar ve buna yönelik araştırma-geliştirme kuruluşları oluşturarak arttırma konusunda ilerlemeler kaydediyorlar, illâki artmasını sağlıyorlar. Hatta bir yerlerde yazılmış ve incelenmiş olduğu üzere elektronik ürün üreten şirketler ürünlerini temel olarak emotional response, functionality, usability gibi özelliklere göre hazırlıyorlarmış.  Bizler eskiden, su içerken testiden; o kaba aleti, yani emektarı, okul pantolunun cebine yerleştirirdik bir şekilde, şimdi ise insanlar neredeyse kıldan ince -ve belki de kılıçtan keskin- aygıtlar üretebiliyorlar. Yeni Camii direk, arkadaşım börek isterken şimdilerde takoz denilen aletler ne kullanışlıydı oysa! Sadece kullanışlı mıydı canım, fonksiyonları da vardı, bass vermekten tutun da radyolusuna, shuffle yapabilenlerine, hatta yoğun tekere yüklenen dosyalar sayesinde mp3 çalabilenlerine kadar.  İşte burada, bizim emektar, şu anda içinde halâ aynı yoğun teker bulunan emektar, şu yazı yazılırken çalan emektar, emotional responce olarak geri dönüyor.

Zaman bir çocuk mudur, bilinmez. Çocuklar zamanın bilincinde midirler ya da zaman mı çocukların bilincindedir, bu da bilinmez. Belki de zamane çocukları zamanın gençleşmek için oynadığı bir oyundur, o da bilinmez. Zamanında bir dergide simyanın, kimyayı doğurduğunu yazmıştı editör. Ama yazısında ilgi çekici olan başka bir şey vardı, zamanın cazibesi hakkında. Diyordu ki, eski Çin’de, eskiden altın anlamına gelen Çin’de, simyacılar insanların, daha doğrusu imparatorlarının ömürlerini uzatmak ya da daha doğrusu onların zamana karşı yenilmemesini sağlamak için hazırlarlarmış karışımlarını. İlginçtir, bu karışımlardan birinde de fotoğrafı banyo ettirmekte kullanılan sıvı bulunmuş, belki de insanlığın en büyük icadı değil ama, en büyük zaferi olan karışımı; zamana karşı anın zaferini sağlayan karışımı.  Nasıl ki günümüzde kullandığımız araç gerece olan bağlılığımız artıyorsa, zamana karşı bulunacak olan ölümsüzlüğü sağlayan iksirde insanı kendine bağımlı kılacaktı. İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filminde şövalyenin kendi zamanına karşı yenilmemeye çalışması belki de onu oyununa bağımlı kılıyordu. “Damarlarım attıkça, canım bedenimde oldukça kaçmaktayım.” diyen Mevlana kendi özüne bağımlı mı değildi, yoksa onun bağımlılığı özüne ulaşmaya çalışmak mıydı, bu da bilinmez. Abbas Kiarostami yetiştirmesi olan Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filminden insanların hayatı katırlara, soğukta çalışan merkeplerin hayatı alkole bağlı değil midir, yoksa iki tarafta birbirine mi döngüsel olarak mı bağımlıdır, bunu da bilemem ben.

Zamanımızda ve zamanımızdan önce bizlere daha fazla zaman kazandırmak için yapılan teknolojik gelişmeler sayesinde zamanı daha verimli kullanabildiğimizden ötürü zaman zaman insanlara zamansızlıktan yakınmakla kalmayıp iyice eğip  bükebildiğimiz zamanı zamanımızın sevdiğim şarkıcılarından biri olan Müslüm Gürses’in söylediği gibi zamanı tutmaya muvaffak olamayışımız ile beraber zamanın tozunu yutmuş olan kimi insanların kimi zaman iddia ettikleri üzere evvel zaman insanlarının zamanı daha verimli kullanabilecekleri araç gereçleri olmamasına rağmen çeşitli icatlar geliştirmesi onlara bakılırsa sahip oldukları boş zaman bolluğu içinde zamanın modası olan icatçılık, mucitçilik gibi işler ile meşgul olmakla ilintili olup günümüz zamanında bu tarz mesleklerde belirli zaman formları arasında çalışılması belki de zamanı bir disiplin altına almaya çalışmak ile de ilgili olabileceği gibi bahsi geçen zamanı disipline etmekten ziyade insanların zamanın disiplinsizliğine uymak zorunda olmaya çalışılması da son derece olağan gözüküyor mamafih zamanımızın enteresan bir özelliğinin de -iki kez üst üste uzun zamanlı kesilen elektriklerden ötürü de düşünmüş olduğum üzere- bize zaman kazandıran aygıtların kullanamadığımız zaman elimizdeki zamanı nasıl kullanabileceğimizi bilemeyerek şaşkın ördek yavrusuna dönüşümüz de bahsi geçen zaman kazandıran aygıtlara sahip olamadığımız zaman zamanı nasıl kullanabileceğimizi bilemeyişimiz bize zamanımızın bir oyunu da olabilir ve işte bu bağlamda ve zamanda zamanımızı zaman kazandıran aletler yokluğunda kullanamadığımız zaman elimizdeki zaman bolluğunun yani ne zaman aklımıza gelince kaçındığımız zamansızlık kavramının tersi olan zamanımızda çok sık şekilde ihtiyacını duyduğumuz bolluğun bahsi geçen zamanlarda iyi zamanlama yaparak kullanamayışımız zamanımızın ilgi çekici problemlerinden biri olmakla kalmayıp belki de bize zamansızlığımız içinde zaman kazandıran alet edevata bağımlılığımızdır.

Her ne kadar aynı ırmak içerisinde iki defa yıkanamıyor olsak da zaman ırmağının su zerrecikleri zamanın eşyalarında iz bırakmaya devam ediyorlar. Heyhat, biz her ne kadar onlardan uzaklaşıyor olsak da temasa geçtiğimizde su zerreciklerini hissediyoruz benliğimizde; belki de bu yüzden diyoruz abi bunun anısı vardı dursun şu tozlu çekmecenin içinde.

Hermann Hesse Hakkında…(1)

Posted in Deneme with tags , , , , , , , on Mayıs 21, 2011 by aetiusflavius

Biliyorum, haddime değil, ama Almanların deyimiyle onların en Alman olmayan yazarı -aynı zamanda şair ve ressam- “Hermann Hesse” hakkında 2 kelam edeceğim.

Özellikle YKY’nin yazarı tanıtırken dediği gibi 1960lı yıllarda Amerika’da yükselen Budizm ve Zen Budizmi akımlarından ötürü en çok okunan yazarlar arasına giren Hesse(bkz: Siddhartha) bana nedense çağdaşı olan ve Yunanların, belki de en Yunan olmayan yazarı, Nikos Kazancakis‘i hatırlatıyor. Kazancakis‘in Zorba‘sı nasıl ki Yunanistan’ın, Ege’nin ve hatta abartırsak, ki bence abartalım, Balkanların özgür ruhu ise; Hesse‘nin Knulp‘u da Almanya’nın özgür ruhudur. Tıpkı, Zorba’nın ağzından “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum; ben özgürüm” sözlerinin dökülmesi ve bu sözlerin Kazancakis’in mezar taşında yazması gibi. Ya da Knulp’un özgürce yaşamı sonunda gelen ölümü ve ölüm sahnesinin tasviri gibi. Ya da Zorba’da Alexis Zorba’nın deyimiyle Patron nasıl ki bir zaman sonra Zorba’dan kendisine raks etmesyi öğretmesini ister; Hesse’nin Bozkırkurdu kitabında Harry Haller‘da Hermine‘den dans etmeyi öğrenir. Ya da nasıl ki Patron mensubu olduğu toplumun geliştirdiği ve bir kalıba oturttuğu sınırlar içerisinde Alexis Zorba’ya özenir -ve içten içe onun gibi olamayacağını bilse de-, bizim Bozkırkurdu’muz Harry Haller’da Hermine vasıtası ile kendi yaratmış olduğu dantelektüel duvarları kırmaya çalışır. İşte belki de bu sebepten ötürü bahsi geçen iki yazar da  Batı’nın toplumsal dayatmacılığına karşı bireysel ahlâkçılığı savunuyor. Bu da bize Hesse’nin neden Amerika’da Budizm ve Zen Budizmi akımlarından sonra daha çok okunduğu hakkında bir fikir veriyor. Neyse Karşılaştırma Edebiyat’a ya da adı her neyse o alana pek girmeyeyim, sonra iki saat sıvamaya çalışırım anlatmak istediklerimi.

Hesse’den devam edecek olursak, kendisi ülkemizde her ne kadar -hemen hemen her dantelin evinde yer alan- Siddhartha isimli kitabı ile meşhur olsa da, şahsi fikrimce bu kitap bu toprakların insanını doyuracak kapasitede değil, çünkü tasavvuftan aydınlanmaya kadar kavramların çoğuna bir şekilde aşinayız. Daha net söylemeyi şöyle deneyeyim: Bu kitap bizler gibi en kötü ihtimalle tasavvufun bir şekilde kıyısından geçmiş, hiç sevmese de lisedeki edebiyat derslerinde tasavvuf ile bir şekilde muhatap olmuş kişiler için gayet sıradan gelebilir. Her ne kadar olay Hindistan’da da geçse tasavvuf Hindistan kökenli bir akım, bu yüzden daha çok diğer kitaplarına değinmeye çalışacağım.

Aslında kitapları direk özetleyecek olsak, bu yazıyı inci’de yazardım, ne de olsa orası özet geçmenin vatanı. Ama Hesse’nin ya da başka herhangi bir yazarın kitaplarının edebi yönünü ya da içeriğini irdelemektense, o kitapları neden yazdığını algılamaya çalışmak bence çok daha mantıklı. Hani eskiden bilim böyle  kademe kademe ilerliyordu diyenler vardı da, daha sonra Thomas S.Kuhn diye biri ortaya çıkıp “Yok hafız aslında olay paradigma işi.” dediydi; ardından yurdum insanları bu sefer paradigma kelimesini ağızlarını doladı. Heh işte bu paradigma çok önemli, bence bütün mesele orada. Zaten her şeyin de bir paradigması var, bok var sanki.(Dayanamadım İdris Kaptan’a bağlandım.)

Yüksek ihtimal ile kitaplarında sıkça geçtiği gibi Piyetist görüşe sahip bir kilise okulunda yatılı okuyan Hesse, yüksek ihtimal ile bana yurdumuzun inek öğrencilerini hatırlatan Hans Giebenrath‘ın yer aldığı Çarklar Arasında öyküsünü bu eğitim sisteminden etkilenerek yazdı. “Pes etmeyeceksin, yoksa çarklar arasında ezilir gidersin.” cümlesi boşuna yazılmadı o kitaba. Tam aksine, toplumsal ahlâk yerine bireysel ahlâkı seçecek olan bir insanın başına neler geleceğini betimliyordu.

Aşmış entelektüel birikimine rağmen -kendisi de dahil olmak üzere- toplumun bir parçası olarak görülmeyen Harry Haller yine aynı kitapta bize aynı toplumun sığ ve kişiliksiz değer yargılarını da gösteriyor. Kitapta geçtiği şekilde ifade edecek olursak “İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.” Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur. Klasik söylem ile yola çıkacak olursak Hesse bu kitabında düşünürün açmazından bahsediyor, tıpkı kendi döneminin başka bir Alman yazarı Thomas Mann‘ın Venedik’te Ölüm isimli kitabında sanatçının çıkmazını anlatması gibi. Öte yandan, Hesse kitabında kişiye T.Mann’dan çok daha fazla yükleniyor, incecik kitapta okuyucuyu düşüncelere boğuyor.

Gerek Bozkırkurdu gerekse Çarklar Arasında kitaplarında anlattığının bir benzerini Doğu Seyyahlarına adadığı ve kendine Nobel Edebiyat Ödülü getiren Boncuk Oyunu kitabında devam ediyor. İşte bu kitap 1943 yılında, yani II.Dünya Savaşı esnasında, yayınlanan bu kitap başta Alman entelektüelleri olmak üzere savaşan ülkelerin entelektüellerine yaratmış olduğu Kastalya Tarikatı ile sağlam eleştiriler getirdiği gibi toplumsal ahlâkçılık düşüncesine karşı bireysel ahlâkı yücelttiği bir başyapıt oluyor. Kitapta yazıldığı gibi söyleyecek olursak eğer “Yüksek makam seni bir göreve getirdi mi şunu bilmelisin ki, üst kademelere tırmanış özgürlükten değil, bağımlılıktan içeri atılmış bir adımdır. Mevki ve makamın otoritesi arttıkça, hizmet zorlaşır. Kişilik güçlendikçe, keyfi davranışlar geri plana itilir.”  Tıpkı Çarklar Arasında’da geçen söz gibi. Ama daha farklı, daha ince işlenmiş.  Devam edecek olursak Josef’i tarikata alan müzik üstadının dediği gibi  “Senin şiddetle arzuladığın ‘öğreti’, o mut­lak, mükemmel, insanı bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. Sen de, dostum, mükemmel öğretiyi bırakıp kendini mü­kemmelleştirmeye bakmalısın. Tanrı senin içindedir, kavram­larda ve kitaplarda değiL. Gerçek yaşanır, öğretilmez.”  sözleri ile Hesse Kastalya ve onun toplumsal ahlakına karşı kişinin bireyselliğini yüceltmekle kalmayıp, toplumsal ahlâkın bireysel ahlâkı yok ettiği şeklindeki görüşünü netleştirmiş oluyor. Bunlara ek olarak bu kitapta Hesse’nin diğer kitaplarından belli başlı farklar var. Mesela bir tanesinden bahsedecek olursak o da diğer tarikat üstadından almış olduğu ‘Tarih’ dersleri. Kitabın geçtiği çağ olan Föyton Çağı’nda Kastalya tarikatı salt bilime, sanata ve mantığa değer veren bir tarikattır. İşte bu noktada insanların uğruna yıllarca mücadele ettiği din, dil, para vs gibi dünyevi varlıkları umursamaz, hatta küçümser. İşte bu sebepten ötürü Hesse kitabında Kastalya’yı ve mantığını şiddetle eleştirir. Çünkü ona göre salt bilim ile sanata hizmet eden ve sosyal sorumluluğa sahip olmayan entelektüel sınıf, tarih bilincinden yoksundu. Öte yandan “Dünya bir Kastalyalının tasarlayabilece­ğinden sınırsız ölçüde daha büyük ve daha zengindi, yeni olu­şumlarla, tarihle doluydu; yeni denemeler, bitip tükenmeyen yeni başlangıçlardan geçilmiyordu adeta; belki içerisinde bir keşmekeş havası esiyordu, ama tüm yazgıların, tüm yücelikle­rin, tüm sanatların anayurdu, tüm insanlığın anavatanıydı; çe­şitli diller vardı bu dünyada, uluslar, devletler, kültürler vardı.” düşüncesine sahip olan Magister Ludi, almış olduğu tarih dersleri sayesinde bir çözümleme yapar ve yaptığı diyalektik çıkarımlar onu tek bir sonuca götürür, yani eğitime. İşte bizim Magister Ludi’mizin seleflerinden farklı olmasının nedeni de buydu. O öncüllerinin aksine daha küçük yaşlardaki insanları eğitmeyi seviyordu ve bir çıkar yol kalmadığını anlayınca kendi yolculuğuna çıkacaktı. Daha önce de yazmış olduğum gibi, yaşayarak öğrenecekti; kitaplardan değil…