Archive for the Uncategorized Category

Şiddet Tanımı Üzerine

Posted in Uncategorized on Haziran 16, 2018 by aetiusflavius

Şiddet en temelde kaba güç veya duygu ya da davranışlarda aşırılık anlamına gelmektedir. Günümüzde ise insanlar “normalleştirilmekte”, şiddet tanımı da tanımlayanın perspektifine göre normalin dışında olan tepkiler veya aşırılıklar için kullanılmaktadır. Olası bir kısır döngüye girmemek için günümüzü oluşturan süreçlere bakmak, modern düşüncenin arka planını anlamak –sanırım- şiddetin ne olduğunu, neden vuku bulduğunu, ne şekilde formlara girdiğini algılayabilmek için daha faydalı olacaktır.

Ivory_Cain_Abel_Louvre

Habil ve Kabil, 1084-Salerno Katedrali, Fildişi Oyma. Günümüzde Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir. İncil’de Yaratılış(Genesis) 4:1-16 oymada tasvir edilmektedir. 

Üç semavi dinde de geçen Kabil’in Habil’i öldürmesi bizlere göstermektedir ki şiddet insanlık tarihi boyunca -tıpkı cinsellik gibi- vardır ve muhtemelen var olacaktır. Yine semavi dinlere bakacak olduğumuzda Yahudi inancındaki Tanrı figürü cezalandırıcı iken(Eski Ahit’te Habil kardeşine lanet etmiştir/bilgi ağacının meyvesini yiyen insan cezalandırılıp dünyaya gönderilmiştir), Hıristiyanlıkta sevgiye dönüşmüş(İsa’nın akan kanı Habil’e kıyasla merhamet dilemiştir/tokat atana diğer yanağını dönmek gibi), İslam’da ise ilk emirde yaradanın esirgeyen ve bağışlayan olduğu vurgulanmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki şiddet vardır, ama şiddet ve şiddetin bağışlanması form değiştirmiştir; değiştirmektedir.

Avrupa Düşüncesi’nin bir diğer temeli olan Yunan-Roma geleneğine baktığımızda ise barışın sembolü zeytin dalını bir elinde tutarken diğer elinde ise kılıç tutan Mars’ı görüyoruz. Bir diğer örnek ise Athena’dır, bir elinde kalkan diğer elinde ise zeytin dalı tutar. Bu sembollerin bize gösterdiği ise gayet basittir, barış savaştan sonra gelmektedir.

mars-olive-branch

İmparator Aemilianus. Paranın arka yüzünde bir elinde zeytin dalı diğerinde kılıç kalkan taşıyan Savaş Tanrısı Mars bulunmaktadır.

Öte yandan şiddetin günümüzde ne olduğunu anlamak için zannımca edebiyat başta olmak üzere kültür araçlarına bakmamızda fayda olacaktır. Zira günümüz insanı hakkında onlarca tanım yapılmış olsa da bizler hâlâ insan bilincinin ve bilinçdışının ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz, dolayısıyla insan ile alakalı bir kavram olan şiddetin tanımını da tam olarak yapamayız. Bu durumda kültür araçları vesilesiyle yapılan tanımlar muhakkak faydalı olacaktır, Benjamin’den alıntılamak gerekirse: “Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1].

Yirminci yüzyıla girerken Avrupa Düşüncesi de temelinden sarsılmaya başlamıştı. Başta Freud olmak üzere Bleuler, Jung, Adler gibi psikanalistler insanın bilinmeyen yönlerini daha doğrusu onun bir bilinçdışına sahip olduğunu ortaya koyarlarken Riemann, Lobaçevski gibi geometriciler de analitik düşüncenin temeli olan Öklid Geometrisi’ni sarsıyorlardı.

“Tanrı’nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten varsa ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin çok iyi bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden hiçbirisine sahip değilim. Benim aklım, Öklid Prensipleri’ne göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Varlığını bildiğim halde böyle bir dünyanın nasıl var olabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı’nın kendisi değil, bunu anla! Ben, yalnız O’nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum.“

Dostoyevski bu sözleri bizlere İvan Karamazov aracılığıyla iletiyor. İvan’ın uzun tiradında çıkış noktasının şiddet, kötülük problemi ve devamında Öklid Geometrisi’ne değinmesi tesadüf değil. Yirminci yüzyıla girilirken pek çok tanım gibi o tanımları yapan insanın ne olacağına dair açıklamalar da değişmeye başlamıştı.

Günümüzdeki hayata etki etmiş Aydınlanma Düşüncesi’nin filozofları olan D’Alembert ve Diderot’nun Ansiklopedisi’nde doğa şu şekilde tanımlanmıştır:

“Doğa sözcüğünün bütün anlamı bundan ibarettir; nesnelerin birbirleri üzerinde yarattığı etkiyi ifade etmenin kısa yoludur ve belki de nesnelerin mekaniği diyerek bunu daha iyi ifade edebiliriz.”

Psikolojinin gelişmesine kadar olan süreçte şiddet tanımı uygulanan şiddetin büyüklüğüne göre tanımlanmıştır, yani şiddet tıpkı doğa gibi mekanik olarak ele alınmış bu da belirli bir etkiyi ve tepkiyi içerdiği için nicelik olarak görülmüştür. Öte yandan şiddet sadece niceliğe sahip olan bir kavram değil, tam aksine nitelikli de olabilen ve niteliği ile niceliği arasında ölçü bulunan kavramdır. Ve yine belirtmekte fayda vardır ki şiddeti, dolayısıyla saldırganlığı tehlikeli kılan aniden belirmesidir. Birçok psikolog ve sosyoloğun tahmin ettiği gibi, saldırganlık belirli dış etkenlere bağlı bir tepki olsaydı, insanlığın durumu bu denli tehlikede olmaz, saldırganlığın etmenlerini inceleyip önlemek mümkün olabilirdi. Saldırganlığın tekilliğini ilk fark eden kişi ünvanını haklı olarak Freud alıyor. Sosyal iletişimin azlığının, özellikle de yokluğunun (sevgi yitimi) bu güdünün devreye girmesine neden olduğunu gösteren de aynı kişi[2]. Freud’un bakış açısına göre cinsellik ve şiddet insanlığın başlangıcından beri insanda var olan güdülerdir. Libido tanımı Freud’a göre tıpkı Bergson’un Elan Vital‘i gibi insana yaşama gücü veren enerjidir -aradaki temel fark ise Bergson’da madde ilgili güçle mütemadiyen işlenir-, daha sonra bu tanıma itirazda bulunan Carl G. Jung’un yazmış olduğu Wahlungen und Symbole(Değişimler ve Simgeler)  ve devamında ortaya çıkan Über die Energetik der Seele(Ruhsal Enerji) eserlerinde sonra geliştirilmiş ve Freud süperego tanımını yapmıştır. Jung’a göre nasıl ki fizikte enerjiden ve onun elektrik, ışık, ısı vb. gibi değişik biçimlerinden söz ediliyorsa aynısı psikoloji de geçerlidir. Buna istinaden libido incelendiğinde onun cinsellik mi, güç mü, açlık mı ya da başka bir şey mi olduğu gibi nitelik soruları da önem yitirirler[3]. Böylesi bir perspektiften bakıldığında şiddetin var olması ve varlık nedeni onun nasıl bir şey olduğuna dair soruların önüne geçer.

Semavi dinlerde yer alan bilgi ağacının meyvesi simgesinde derin bir hakikat yatmaktadır.Kavramsal düşünceden kaynaklanan bilgi, içgüdülerine düşüncesizce uyabildiği ve şehvetin kendisini yenmesine neden olan şeyi yapabildiği için, insanın cennetten kovulmasına yol açtı. Kavramsal olarak düşünmenin sonucunda, çevre hakkında sorular sorarak deneyler yapmak, insana ilk iş aletlerini, yumruk biçimli taş baltayı ve ateşi kazandırdı. İnsan bunları, Pekin insanının yaşadığı yerdeki buluntularla kanıtlandığı gibi, derhal, kardeşini öldürmek ve kızartmak için kullandı: ateşin kullanıldığına ilişkin ilk izlerin yanında, küçük parçalara bölünmüş ve açıkça kızartılmış insan kemikleri duruyordu. Kavramsal düşünme, insanın, türünün dışındaki çevreye egemen olmasını sağladı ve böylelikle, tür içi seçilimde dizginleri serbest bıraktı; bunun sonuçlarını daha önce görmüştük, bugün hala muzdarip olduğumuz saldırganlık güdüsünü de bu hesaba yazmamız gerekiyor. Kavramsal düşünme, insana, sözcük diliyle bireysel bilginin aktarılması ve kültürel gelişme olanağı sağladı, ancak bu durum insanın yaşam koşullarında öyle hızlı ve alt üst edici değişikliklere neden oldu ki, insanın içgüdülerinin uyum sağlama yeteneği, bu değişiklikler karşısında başarısız kaldı[4]. Öte yandan günümüzde kavramsal düşünmeden ve tanımlamadan ziyade insanlar daha vahşi olana- Aydınlanma Düşüncesi esnasında andan kasıt Kartezyen Düşünce’ye göre tanımlanmış olan “Animal non agit, agitur” şeklinde değil, bilakis “The healthy animal is up and doing” şeklindedir.

“Ruhum güçlü duyguları, güçlü heyecanları yortaya çıkan ve “asil vahşi” şeklinde tanımlanan- özlem duymaktadır. Burada vahşi olaşamaya yönelik şiddetli bir istekle yanıp tutuşuyor, gönlüm bu renksiz, sığ, belli normlara uydurulup sterilize edilmiş yaşama ateş püskürüyor, bir şeyi, örneğin bir mağazayı ya da kendimi kırıp dökmek, pervasızca aptallıklara kalkışmak, önlerinde el pençe divan durulan saygıdeğer beylerin başlarından peruklarını sıyırıp almak ya da burjuva dünya düzeninin kimi temsilcilerinin kafalarını koparmak için çılgınca bir heves duyuyorum.”[5].

Hermann Hesse’nin yazmış olduğu Bozkırkurdu isimli eserinde hem Jung’un hem de Freud’un tabirlerine göre şiddeti görebileceğimiz gibi Hesse’nin kendini özgür ve asil vahşi olan bozkırkurdu ile bütünleştirmesini de görebiliriz. Edebiyattan edindiğimiz bu örnek bizlere 20. yüzyıl insanın hâlâ tam olarak kendini bilmediğini göstermektedir. Kitaptan her ne kadar spoiler verecek olsam da ilk bölümde son derece naif ve duyarlı birisi olarak tasvir edilen Harry Haller’in böylesine bir sözü söylemesi bizlere şiddetin insanda var olduğunu göstermez, aynı zamanda geçtiğimiz yüzyılda yüce amaçlar uğruna yaşanmış savaşların da bir noktada insanın kendini arama çabası içerisinde olduğunu gösterir.

Konrad Lorenz’e göre sosyal ve yırtıcı hayvanlarda saldırganlığı önleyen ve türdeşlerinin zarar görmesini engelleyen “ket vurma” mekanizması vardır. Örneğin bir kurt bir başka kurdu rahatlıkla tek hamlede öldürebilir. Yırtıcı olmayan hayvanlarda ise kaçma mekanizmaları vardır. Diğer taraftaysa silahın icadı ve devamında gelişmesi ile birlikte öldürme yeteneği ile buna ket vurma arasındaki denge de bozulmuş oldu. Bunun bir örneğini sinemadan verebiliriz. 2001 A Space Odyssey filminde su kavgası için kavgaya tutuşan taraflardan birinin diğerine silah olarak kullandığı kemik sayesinde üstünlük sağlamasıyla başlar. Öte yandan silah kullanımının gittikçe uzun mesafelere çıkması “ket vurma” mekanizmasına da ket vurmaktadır. Lorenz’e göre bu durum insan duygularını yalıtılmışlığa itmektedir.

Ket vurma mekanizmasına ket vurulmasına misal olarak yaşam koşullarındaki hızlı ve alt üst edici değişiklikleri ele alalım. İnsanlığın tekerleği icadından buhar makinelerini bulana kadar geçirdiği süre yaklaşık olarak 5000 sene iken buhar makinelerinden uçaklara geçiş 100 yıl civarı, uçaklardan jet motorlarına geçiş ise yaklaşık 50 yıl. Bu muazzam bir hız. Örneği bir de şöyle deneyelim, 90ların sonunda cep telefonları yayılmaya başladı şu anda ise anlık iletişim sağlayabilecek akıllı telefonlar var. İletişim hızı öylesine arttı ki gündelik hayat hızının önüne geçti. Böylesi bir durumda şiddet sadece kaba kuvvet kullanma anlamına gelmiyor, aynı zamanda “Mesajıma neden geç cevap verdin?” sorusu da şiddet olabiliyor.

  • Neden bunu yapıyorsunuz?
    – Neden yapmayalım?

Yukarıdaki diyalog kendi tabiriyle “izleyicisini rahatsız etmeyi seven” Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin Funny Games filmindendir. Film şiddeti bir başka Haneke filmi olan Benny’s Video gibi ele almakla birlikte arka planında şu soruya da sormaktadır. Olanlar kurgu mudur yoksa gerçek midir?

“Bundan böyle içinde yaşadığımız dönemin adı cinayet simülasyonu, genelleştirilmiş bir simülasyon estetiğiyle, sözde cinayetler dönemidir. Ölüme alegorik bir anlam kazandırmak iktidarı cezalandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu şekilde cezalandırılmayan bir iktidar ne bir töz, ne de bağımsız bir gerçekliğe sahip olmaktadır.”[6].

Gerek Haneke’nin filmi, gerekse yukarıda alıntısını yaptığım Baudrillard’dan pasaj olsun bizlere şiddetin aklımıza gelen kaba güç kullanımı mı yoksa normalin dışındaki tepkiler ve spontanlıklar mı olduğu sorusunu getirmektedir.

Foucault’ya göre 18. yüzyıla girildikten sonra iktidar biçimleri de değişmiştir. Örneğin suçluların cezalandırılması hususunda şiddet insanlık için giderek dışlanmış ve yerini onların topluma daha itaatkâr ve üretken olabileceği yöntemlere bırakmıştır. Bio-iktidar olarak adlandırdığı bu iktidar biçiminde hareketle modernitenin eşiği hapishanelerin ortaya çıkmasıdır[7].

Foucault’nun tabir ettiği bio-iktidar ve insanın içindeki insanlığın keşfi ile beraber şiddet de aklımıza gelen şekilde sadece kaba güç kullanımı veya düşüncede aşırılık değil; aynı zamanda günümüzde normalin dışında olanları da kapsamaktadır. Bu durumda da insanın görevi kendisinden olmayanı dışlamak ya da kendi tanımına göre insanları normalleştirmek değil; tam aksine kişinin kendisini tanımasını sağlamaktır, zira toplum kurtuluşu arayan bireylerden oluşur.

Kaynakça:

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar, YKY Yayınları, sf.41
[2]
: Cogito Sayı 6-7, YKY Yayınları, sf.166

[3]: Carl G.Jung, Anılar, Düşler, Düşünceler, Can Yayınları, sf.226

[4]: Cogito Sayı 6-7, YKY Yayınları, sf.66

[5]: Bozkırkurdu, Hermann Hesse,

[6]: Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, sf. 56

[7]:Cogito Sayı 6-7, YKY Yayınları, sf.122

Reklamlar

Tamerlane

Posted in Uncategorized on Nisan 15, 2015 by aetiusflavius

Şiirin birden fazla versiyonu var, benim çevirdiğim şurada.

 

I

Ölüm saatinde hoş bir teselli!
-Lakin umduğum şu anda bu değil peder-
Delicesine arzulamadım bu gücü
-Belki dünya günahımın kefaretini ödeyecektir
Dünyevi olmayan aşırı gururun tadına varmıştım zira-
Ne düş kurmaya ne de üzerine titremeye vaktim var:
Sen buna umut diyebilirsin, ateşin harı!
Fakat bu aslında arzunun ıstırabı:
Eğer ümit edebilseydim –Tanrım eğer-
Onun kaynağı daha kutsal, daha (mukaddes)övgüye değer-
Sana ahmak demezdim, yaşlı adam,
Fakat tesellin bir armağan değildir.

II

Biliyorsun tinin gizini
Vahşi gururun utanca (karşı) eğilmesini.
Ey arzu dolu gönül! Ben varisi oldum
Şöhretinle azalan hissenin,
Işıldayan şan ve şeref
Tacımın mücevherleri arasından parıldıyor,
Cehennemin aylası! Ve acı ile.
Hayır cehennem beni yeniden korkutamaz-
Ah! Kaybolan çiçeklerin ve
Gençlik günlerimin hasretini çeken gönül!
Ölüm saatinin ölümsüz sesi,
Nihayetsizdir saat başlarında çalan gong sesi,
Halkalar, ki tılsımıdır tinin,
Nihayetindir senin- ölüm haberi.

III

Her dem şimdiki gibi değildim:
Alnımda olan ateşin hükümdarlık tacı
Onu istedim ve ele geçirdim-
Bu aynı ateşten veraset değil midir
Roma’yı Sezar’a- bunu ise bana veren?
Soylu düşüncenin terekesidir.
Ve gururlu ruhtur,
Ademoğlu ile muzaffer bir şekilde uğraşan.

IV

Dağ topraklarında yaşamı ilk kez tutup çektim:
Taglay’ın pusları dökülüyordu
Geceleyin çiy olarak başımın üzerine,
Ve inanıyorum ki hızlı ihtilaf
Ve hengamenin pervasız havası
Saçlarımın arasına sokulmuştu.

V

Bu çiğ, semadan böylesine geç düşen,
(Günahkâr bir gecenin hülyaları arasında)
Bana- cehennemin dokunuşu ile geldi,
Işığın kırmızı parıltısı yanıp sönerken.
Yarı kapalı gözümde tezahür etti
Bulutların flamalar gibi yukarıya asılışı,
Hükümdarlığın ihtişamı,
Ve trompetlerin derinden gürleyişi
İvedilikle geldi bana, söylüyordu
Savaşın ortasında ve sesim
Benim sesim, ahmak çocuk,  gürlüyordu
(Ah! Ruhum nasıl yeniden keyifleniyor
Ve naralar ile ileriye sıçrıyor)
Savaşın zafer naralarını!

VI

Yağmur çiseleri başıma düşüyor
Korunmasız aklıma – ve kuvvetli yel
Devasa idi – öyleyse sendin benim düşüncem!-
Fakat bir adamdı, tefekkür ettiğim, gözyaşı döken
Defneler üzerime düşüyor: ve şiddetli esinti-
Serin havanın taşkınlığı,
Kulağıma ezmeyi çağıldıyor
İmparatorlukları – yakaran dualar eşliğinde!-
Ricacıların mırıltısı – ve dalkavukların tonları
Çevrelemekteki idi hükümdarlık tahtını.

VII

Bu bahtsız saatten sonra, tutkularım
Zorbalıkla gasp edildi
Güce ulaştığım andan itibaren farz ettim ki;
Bu benim doğuştan gelen tabiatım.
Fakat, peder, bir şey daha vardı, sonra
Sonra –gençliğimden beri- onun ateşi
Giderek yoğunlaşan bir har ile içimi yakıyor
(Tutkuyu, gençlikte, denemek gerekir)
Bütün bunlara rağmen bu katı yürekte
Kadınsı zayıflığın bir parçası vardı.

VIII

Ne yazık ki aşkın sevimliliğini
Anlatabilecek sözüm yok.
Ne de iz sürüp betimlemeye teşebbüs edeceğim
Bir yüzün güzelliğinden de ötesini.
Onun yüz hatları, aklıma düşüyor,
İstikrarsız badın gölgeleridir:
Demek ki bu yüzden hatırladım
Erken irfanın bazı sayfalarını
Aylak aylak dolaşan gözlerim, hissedene kadar
Harfler anlamları ile fanteziye dönüştü
ve yok oldu.

IX

Ah! O kız sevginin tamamına değerdi!
Aşk -çocukluğumdaki gibi olsaydı-
Düşüncelerin de üzerinde bir melek gibiydi
Kıskanılabilirdi, genç yüreği
Benim bütün hayallerimin ve düşüncelerimin
Tütsülenerek sunulduğu tapınaktı.
Bu armağanlar ise güzeldi, çünkü
Çocukça, namuslu ve saf idi,
Onun gençliğinin öğrettiği gibi:
Neden bıraktım onu ve rüzgâra kapıldım?
Işık için mi, yoksa içimdeki ateşe güvendiğimden mi?

X

Birlikte –aşkta- ve yaşta büyüdük
Doğada ve ormanda beraber gezdik;
Kış günlerinde sinem onun kalkanı idi-
Ve gün ışığı dostça gülümsediğinde,
Ve açık semayı gösterirdi,
Başka gökyüzü görmedim- onun gözleri dışında.

XI

Genç Aşık’ın ilk dersi –yürek:
Tebessümlerin ve gün ışığının ortasında
Bizim ufak intizamımızın uzağında,
Ve onun kızlara özgü nazlarına gülerken
Kendimi onun çarpıntılı göğsüne atabilirdim,
Ve ruhum gözyaşları ile taşardı-
Rahatlamak için konuşmaya gerek yoktu-
Hiçbir korku hakkında sessiz kalmaya da.
O ki asla sormazdı neden diye
Fakat sakin bakışları esritirdi beni!

XII

Aşkın değerinden çok daha fazlası için
Ruhum mücadele etmiş ve çaba göstermişti.
Dağın zirvesinde ve yalnız iken
Hırs bana yeni bir sesi ödünç verdi-
Bir varlığım yoktu, -fakat seni
Dünya ve onun kapsadığı her şey
Yeryüzünde –gökyüzünde- denizde-
Bu keyifti- az miktarda acı içeren
Bu yeni bir zevkti –ideal
Belirsizlik, gece rüyalarının beyhudeliği
Ve ışık azalıyordu, gecelerin sahteliği-
(Gölgeler ve gölgeden ışıklar!)
Sisli kanatlara ayrılmış,
Oldukça karışık hâle gelmiş
Senin imgen ve adın –adın!-
İki parçaya ayrılmış oldukça candan şeyler.

XIII

Ben hırslı idim, peder
Bilemezsin ki tutkuların manasını.
Bir barakada yaşarken şimdi tahta sahibim
Dünya’nın yarısı benim buyruğum altında,
Ve fısıldayarak konuşmaktalar-
Fakat bir başka hayal gibi
Çiy tanelerinin buharı gibi
Hayallerim de genişlemeden sönüp gitti.
Güzelliğinin büyüsü ise
Her dem, her saat, her gün
İki kat aşık etmişti kendisine.

XIV

Yüksek bir dağın zirvesinde yer alan
Ve gücünü yitirmişe benzeyen
Tahta beraber yürümüştük,
Kameriyeye benzer tepelerden
Çağıldayan derelerden
Orman ve kayalarının
Kuleler gibi gururlu olduğu.

XV

Maskenin altında gizemli bir şekilde
Ona güç ve gururdan bahsettim
Sözlerimi anlamsız bulurken
Belki de kendi duygularımla onunkileri karıştırdığımdan
Gözlerinde bir parıltı gördüm.
Gamzesindeki parlaklık
Kraliçe tacı gibi göründü bana.
Bu sebepten dolayı
Böylesine ışık saçanı bırakamazdım
Sahra’nın ortasında.

XVI

Daha sonra ihtişamın içine daldım
Hayali bir tahtın donuna girdim
Fakat üzerimi kapayan pelerin
Bir hülya değildi.
Fakat ayak takımının arasında,
Zincire vurulmuştur aslanın tutkuları
Ve diz çöker bekçinin karşısında.
Kendi nefesleriyle ateşi tutuşturdukları
Doğanın tüm ihtişamıyla durduğu
Çöllerde böyle değildir oysa.

XVII

Semerkant’a bak şimdi!
Yeryüzünün kraliçesi değil midir,
Gururu ile tüm şehirlerin kaderini elinde tutan?
Üstelik zafer ve ihtişam ile
Soylulara özgü bir yalnızlık içinde durmuyor mu?
Ve düşürülmüyor mu
Mağrurca ata binmiş gibi duran imparatorluklar
Hükümdarlık tacını gasp eden
Ve insanların şaşkınlıkla baktığı
Semerkant hükümdarı Timur tarafından?

XVIII

Bu dünyada ve öte tarafta
Tüm umudumuz insanlığa verilen aşktır!
Ovayı kasıp kavuran Sam Yeli’nden sonra
İnsanı ferahlatan yağmur damlaları gibi,
Gücü inanca dönüştüren
Fakat yüreği yabaniliğe terk eden!
Ülkü! Yaşamı farklı telden çalan
Bir müzikle dünyayı saran
Doğumun vahşiliğindeki zarafeti andıran ülkü.
Ve elveda! Dünyayı kazandım ben.

XIX

Umutla yükselir kartal göğe
Uçurum görmedikçe.
Ve kanatları gevşekçe bağlanmıştır
Yumuşamış bakışlarıyla eve doğru dönerken.

XX

Yaz güneşinin ihtişamı
Yerini somurtkanlığa bırakır
Güneş batarken.
Ruh akşamleyin çöken
Sisten nefret eder
Sevgi dolu bir şekilde
Karanlıktan gelen sesi dinler(ruhun fısıltısına kulak verir)
Geceleyin rüyaların içerisinde, uçabilir
Fakat yaklaşan tehlikeden kaçamaz.

XXI

Gerçi ay, beyaz ay
Soğuk gülümsemesiyle
Kendi öğleninde saçıyor olsa da parıltısını
Hissedersin kasvetini
(Kendi nefesindeki hissettiğin gibi)
Ölüm sonrası çekilmiş bir fotoğraf gibi.
Ve yaz güneşi gibidir gençlik
Uzaklaştıkça ondan insana kasvet verir-
Öğrenmek için yaşadıklarımız önceden öğrenilmiştir
Tutmaya çalıştıklarımız ise akıp gitmiştir-
Öyleyse, bırak hayatı, gün çiçeği gibi geçsin
Öğle vaktinin güzelliği içerisinde, hepsi bu.

XXII

Evime ulaştım –artık evim değildi-
Onu evim kılan her şey yitip gitmişti.
Yosun tutmuş kapısından geçerken
Adımlarım yumuşak ve sessizdi,
Önceden tanıdığım bir sesi işitmiştim
Eşikteyken-
Ah, seni iblis! Göster bana gösterebilirsen
Kalbin daha fazla ne kadar kırılabileceğini,
Daha fazla ne kadar acı çektirilebileceğini.

XXIII

Peder, yürekten inanıyorum
Hile hud’anın olmadığı
Uzaktaki mukaddes yerden
Benim için gelen ölümü
Kapısını yarı açık bırakmıştır
Ve senin göremediğin hakikatin ziyası
Ebediyetten parıldamakta.
İnanıyorum ki tuzak kurmuştur İblis
İnsanların geçeceği tüm yollara,
Aksi olmasaydı nasıl bırakır da gelirdim
Aşkımı cennet bahçesinde, Tanrım,
Asla kirlenmemiş şeylerden oluşan,
Tütsüsünden karlı kanatlarını kokulandıran,
Cennet bahçesindeki kameriyelerin arasından,
Bir toz zerresi dahi kaçamazken
Kartal gibi keskin bakışlarından
Nasıl da geçti ihtiras denen sürüngen
Cennetteki cümbüşlerin arasından
Gözüpek olana dek
Aşkın bukleleri arasından?