arketip için arşiv

Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Doğa Üzerine

Posted in Felsefe, Kültür, Mitoloji with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Haziran 22, 2015 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

1945 doğumlu Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan, ateşli bir Macar ailesi tarafından evlat edinilen ve büyütülen Clarissa P.Estés‘in Joseph Campbell, Andrew Lang gibi masalları derlemesi ve Jungçu bakış açısıyla yorumlamasıyla ortaya çıkan kitabın adı. Kitabı yorumlamaya başlamadan önce neden mitolojiden ve masallardan yararlandığını açıklamak gerek, sanırım. Sıklıkla yaptığım bir alıntıyı tekrar etmem gerekirse:

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demiş Thomas Mann.

Alıntıdaki ebedi desenler sözcüğü aslında bir bakıma Carl Gustav Jung‘un arketip olarak tanımladığı atasal tip diyebileceğimiz ögelerdir. Jung arketipleri şöyle açıklamıştır:

Arketip kavramı (…) sürekli yinelenen bir gözlemden türetilmiştir. Örneğin dünya yazının söylenceleri ile peri masalları her yerde ortaya çıkan belli motifler içerir. Düşlemlerde, düşlerde, sayıklamalarda, bugün yaşayan bireylerin kuruntularında bu motiflerin aynısı ile karşılaşıyoruz.[2]

Başlangıçtan beri evrenin merkezinde bulunan insan XX. yüzyıla gelindiğinde sınırları belirsiz ve belki de sınırsız olan doğada yalnız ve sıradan bir varlık olarak algılanmaya başlanır. Öte yandan aynı insan birkaç bin yıl önce Mezopotamya’da tohumları atılmış olan iki ayrı evren tasavvurunun arasında kalmış, günümüzde akılcı düşüncenin akıl dışı düşünceye yol açtığı ve payına düşenin belirsizlik olduğu bir çağda yaşamaktadır; örneğin modern estetik ve bilimin kaos ve düzensizlik -termodinamik, bilinçdışı vs- üzerine eğildiği göz önünde bulundurulursa.

Gerek Sümerler gerekse Mısırlılar kaotik olarak tanımlanabilecek ilkel okyanus kavramını geliştirdiler, ardından dünya, tanrılar ve insanlar ortaya çıkmış ve doğaya eklemlenmişlerdir, yani doğa yegâne gerçekliktir. Diğer tarafta ise Yahudiler daha farklı bir dünya tasavvuru ile ortaya çıkmışlar; onlara göre aşkın bir güç ve ezelden beri var olan Tanrı yokluğu, kendi suretinde insanı yaratmış ve ardından bilgi ağacının meyvelerini yiyerek Tanrı olmak isteyen insanı cezalandırmıştır. Cezalandırılan insan ise kendisi için yaratılan ve kendisinin dönüştürmek zorunda kalacağı dünyanın merkezi hâline gelir. Bu ise insana bir noktada ahlâki bir donatılmış sağlar, donatılmışlık doğaya egemen olmak ve ona Tanrı’nın amacına uygun olabilecek şekilde anlam verme çabasıdır[3]. Buna istinaden Tanrı tarafından özgürlüğü verilmiş olan insan evrenin merkezidir ve evrene hükmedebilir; hükmetmek durumundadır.

Yunan-Roma ekolünün dünya algısı ise kısaca şu şekildedir: “Varolan bütün şeylerden oluşan dünya tektir; bütün şeyleri kuşatan Tanrı tektir; töz tektir, yasa tektir, düşünen bütün varlıklarda oluşan akıl tektir; gerçek tektir.”[4]. Buradan hareketle denilebilir ki Yunan-Roma düşüncesinde her şey phusis‘ten(Doğa) doğar, logos ile bir arada tutulan phusis bilinci aydınlatır; yani Weltanschauung natüralizm ve rasyonalizm üzerine kurulmuştur.

Hristiyanlığın Roma’nın resmi dini hâline gelmesi ile birlikte aşkın dünya görüşünü zaferini yaklaşık bin yıl için ilân eder. XVII. yüzyılda Kartezyen Düşünce dünyaya yayılmaya başlar. Her ne kadar Descartes düşüncesinin Vâhiy yoluyla elde edilen düşünceye uyum sağladığını düşünüyor olsa da akılcı düşünce gelişmeye başlamıştır, Spinoza’nın Deus sive Natura(Tanrı veya doğa) akıl inancı tehdit etmeye başlar. XVIII. yüzyıla gelindiğindeyse akıl tanrısal güçten değil phusis’ten beslenmeye başlar. Hemen ardındaki yüzyılda ise Hegel’e göre Tanrı evrene aşkın bir varlık değil, bir nihayet noktasıdır. Bu süreç içerisinde insan doğayı ve kendi doğasını yücelterek kendini adayabileceği yaşamsal bütünlük oluşturur, başka bir ifadeyle ahlâk doğa ve güç üzerine kurulur[5].

“Ey insan, hangi ülkeden olursan ol, düşüncelerin ne olursa olsun, dinle: İşte senin hikâyen, tabii benim anladığım kadarıyla; bu hikâyeyi senin benzerin olan ve yalan söyleyen insanların yazdığı kitaplarda okumadım; hiçbir zaman yalan söylemeyen Doğada okudum. Doğada olan her şey gerçek olandır; istemeden içine kattıklarımdan başka hiçbir yalan yok burada. Birazdan bahsedeceğim zamanlar hayli geride kaldı: O günden bu yana ne kadar değişmişsin? O eski hâlinden eser kalmamış artık!”[6]

Ekonomi alanındaki Fizyokratlar Ekolü’nden eğitim anlayışının doğal olmasının savunulduğu Emile’ye kadar XVIII. yüzyıl boyunca övülen doğallık aslında geriye dönüşe değil insanı yeniden yaratmaya yapılan bir çağrıdır. Doğanın “asil vahşi” olarak adlandırılması da bu döneme tekabül eder.

Kitabın önsözünde Estés şöyle yazmış:

“Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var.  Bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.”[7]

Yazar alabildiğine yalın bir önsöz yazmış, fakat kadının doğa ile özdeşleştirilmesi bir noktada ona çağlar boyunca sahip olduğu ve değişmeyen nüveler atfeder. Öte yandan gözden kaçan nokta şu ki feminist düşünce genel olarak yakın tarihli bir düşüncedir ve bu düşüncenin kırmaya çalıştığı algı -genel olarak- kadının doğa/beden olarak indirgenmesidir. Bu noktada konuyla tam olarak ilişkili olmasa da, sanırım, şu videoyu izlemekte fayda var, zira eğitim sisteminin XVIII. ve XIX. yüzyıldan kalma olduğunu bizlere gösteriyor. Buradan hareketle denilebilir ki yazar kadını vahşi doğaya atfettiği kadar mekanikleşen doğadan bir çıkış yolu da göstermeye çalışmıştır.

XVII. yüzyılda doğa matematiksel formüllere indirgenmiş, ortaya çıkan mekanik anlayış insanı yüceltirken doğayı değersizleştirmiştir.

“Doğa sözcüğünün bütün anlamı bundan ibarettir; nesnelerin birbirleri üzerinde yarattığı etkiyi ifade etmenin kısa yoludur ve belki de nesnelerin mekaniği diyerek bunu daha iyi ifade edebiliriz.”[8]

Doğa yani natura sözcüğü Latince nascor fiilinden gelmektedir. Nascor ise dünyaya getirmek(doğurmak) ve çoğaltmayı ifade eder. Bu noktada Estés’in doğaya vurgu yapması doğaya geri dönüşü değil, yeniden dünyaya getirmeyi amaçlamaktadır. Başka bir ifadeyle derlemiş olduğu masallar ile düşünceye nüfuz eden bilinçdışına  vurgu yapmaktadır, önceliği kök ile bağlantı sağlamaktır.

“Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatura‘nın [yaratığın] doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün hâliyle kullanılmıştır.”[9]

Yazarın ifade etmeye çalıştığı insanın kendini anlaması için vahşi doğasını kavraması gerektiğidir, başka bir şekilde ifade edilecek olunursa “Dasein, kendini her zaman kendi varoluşu, yani kendine ait bir kendi olma ya da kendi olmama imkanı, üzerinden anlar.”[10] Kısaca ifade etmek gerekirse insan kendini herhangi bir kurumun(evlilik, toplumsal vs) kategorik bir öznesi olarak görmeyecek, kendisi ile özgün ilişkiyi kurabilecektir.

Velhasılıkelam bu yazı başlangıç olsun.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine-, s.41
[2]: C.G.Jung, Bütün Yazıları 10, 847. paragraf
[3]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.14
[4]: Marcus Aurelius, Düşünceler, VII.Kitap (Stoacılar içinde), Pléiade-Gallimard, s.1191
[5]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.17
[6]: Jean Jack Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, s.36
[7]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.13
[8]: D’Alembert ve Diderot, Ansiklopedi, Doğa maddesi
[9]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.20
[10]: Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, s.12

Kültür ve Mitoloji

Posted in Kültür, Mitoloji, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

Bremen Mızıkacıları, Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Rapunzel vs gibi onlarca masal ve efsaneleri derleyip dünya edebiyatına kazandırmış olan Grimm Kardeşler’e göre folklor ürünleri ortak kültürel mirasın ürünleridir. Bu mitolojik teoride Grimm Kardeşlerin değindiği nokta ise sözlü kültür eserleri ortak atadan çıkmış ve zamanla değişmiş olan milletlerin akrabalık bağını ortaya koyulabilirdi. Grimm Kardeşler’in araştırması ise günümüzdeki folklorik araştırmaları etkilemiştir. Grimm Kardeşler’in halka dair masalları derlemesi ve -masalların aristokrat sınıftan ziyade halka ait olan söylenceler olmasından ötürü- folklorik araştırmalarda masalların hangi sınıfa ait olduğuna dikkat edilmesine neden olmuştur, çünkü halkın masallarına bir anda Helenik motiflerin yerleştirilmesi imkansızdır. Bu nedenden ötürü Avrupa’da masallar ve efsaneler arasında kesin bir ayrım yapmak son derece zordur. Theodor Benfey’e göre dünya masalları arasındaki benzerliğin nedeni aynı atadan gelmek değil; tam aksine milletlerin birbirlerini etkilemesidir[2]. Farklı milletlerden olan kişiler pek çok mitte yer almaktadır, keza milletler arası ilişkilerde mitolojiye yansımıştır, Hun kralı olan Etzel’in(Attila) Nibelungenlied’de yer alması gibi.

Carl Gustav Jung’a göre her uygarlık kendine özgü mitlere sahiptir ve kollektif bilinçdışı ögeler içgüdüseldir, kültür öncesi şekillenmişlerdir; fakat bunlar kendilerini her uygarlıkta belirli semboller ile ifade eder. Örnek olarak anne, baba, çocuk gibi figürler verilebilir. Jung’un bahsettiği ögeler, yani arketipler, ise kendilerini mitolojilerde ve rüyalarda gösterirler. Jung’a göre a priori olan arketipler birey tarafından icat edilemez; fakat birey arketipleri genetik olarak miras alabilir ya da onları misalen gördüğü düşler sayesinde mesaj olarak algılayabilir.

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demişti Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Thomas Mann.

Günümüzde felsefenin, edebiyatın, sanatın, bilimin vs.’nin temelini pek çok kişi mitolojiye dayandırır. Bizlerin bugün genellikle hikaye olarak gördüğü mitoloji kısaca söylemek gerekir ise eski zamanlarda yaşamış insanın “Ben kimim? Yaşamamın amacı ne? Yaşam nasıl başladı? Yaşadığımız yer neresidir ve bu kainat nasıl bir şeydir, kainatın özü nedir?” gibi sorulara cevap aramaktır. İskandinav Mitolojisi’nin buna cevabı şimşeklere hükmeden Thor ile hilebaz Loki arasındaki mücadelenin insana yansıması olarak cevap verirken Yunan/Roma Mitolojisi ise Zeus/Jüpiter’in önderliğindeki Tanrıların çekişmesini ele alır. Hani Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır ya insanın nelere ihtiyacı olduğunu gösteren mitler de aslında aynı ihtiyaçlara dem vurur desek yanlış olmaz herhalde. Günümüzde insan mitolojik çağı çoktan geride bırakmış olsa dahi felsefe ve bilim hâlâ mitolojik dönemdeki insanın “Ben kimim? Yaşamamın amacı ne? Yaşam nasıl başladı? Yaşadığımız yer neresidir ve bu kainat nasıl bir şeydir neyden oluşmuştur?” sorularına cevap aramaktadır. Mitoloji, günümüzde edebiyatı ve pek çok sanat dalını esinleyen –Tolkien gibi bir örnek yeterli olacaktır sanırım ya da Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü isimli operası-, bilimde kimi şeyleri icat ettirme isteği uyandıran –misalen Nibelungen Destanı’nda yer alan Tarnkappe(Görünmezlik Pelerini) için çalışmalar yapılması-, etnografik araştırmalarda bakılması gerekli olan ve “bilim”den daha eski olmasına rağmen bir bilimdalı olarak nitelenen yazılı ve sözlü eserler topluluğudur.

Cermen Mitolojisi’ni ele almayı çetrefilli bir iş olarak nitelendirebiliriz. Bunun pek çok nedeni var, örneğin yazılı eserlerin Ortaçağ esnasında manastırlarda yaşayan rahipler tarafından verilmesi gibi. Ufak bir parantez açacak olursak Germanus sözcüğünün kökenini bilinmemekle birlikte bu kelimenin Romalı tarihçi Tacitus tarafından Germania  olarak Belçika’nın doğusundaki insanları tabir etmek için kullanıldığı bilinmektedir. Ortaçağ zamanında yazılan ve konusu Cermen Mitolojisi olan eserlerde Hıristiyanlığa dair pek çok motif bulunur. Yine aynı eserler yazılmadan yüzlerce yıl öncesinde Cermen toplulukları Avrupa kıtasına yayılmaya başlamış, Romalılar ile çoktan iletişime geçmişlerdi. Bu yüzden Roma Mitolojisi, dolayısıyla Yunan Mitolojisi’ne ait pek çok unsur da Cermen Mitolojisi’nde yer alır. Yine de “ortak Cermen Mitolojisi’nden” bahsedecek isek eğer bunu şu ana gruplara ayırabiliriz:

  • Alman Mitolojisi
  • İskandinav Mitolojisi
  • Anglo-Saxon Mitoloji

Zamanla birbirlerinden farklılaşan ve haklarında bölük pörçük bilgi sahibi olduğumuz bu mitolojiler arasındaki benzerlik ise şaşırtıcıdır, örneği Nibelungen Destanı’ndan verelim.

Nibelungen Destanı, Kahramanlar Çağı’na ait olan bir destandır. Giambattista Vico isimli düşünüre göre tarih üç çağdan oluşmaktaydı ve bunlar sırasıyla Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı’dır. Ayrıca Vico bir etnik grubu incelerken mitolojinin de incelenmesi gerektiğini ileri sürer, çünkü ona göre mitolojisi olan toplum millet olma şuuruna sahip olan toplumdur. Nibelungen Destanı iki bölümden oluşur, bölümler arası bağlantıyı kahraman Siegfried’in intikamını alacak olan eşi Krimhilde  sağlar. Nasıl ki Cermen Mitolojisi’ni üç parçaya ayırmışsak, bu destanın da genel olarak üç farkı versiyonu vardır, bunların başlıcaları[3]:

I.Almanca Versiyonu

  1. 10.yy’da yazılmış olan Waltharius
  2. 13.yy’da yazılmış olan Nibelungsklage
  3. 13.yy’da yazılmış olan Thidrekssaga

II.Kuzey Versiyonu

  1. 13.yy’da yazılmış olanVölsunga Saga
  2. 13.yy’da yazılmış olan Snorra-Edda
  3. 13.yy’da yazılmış olan Lieder-Edda

III.Farklı ülkelerde yazılmış olan versiyonlar

  1. İngiltere’de 9./10.yy’da yazılmış olan Beowulf
  2. 12./13.yy’da yazılan Saxo Grammaticus

Beowulf 3128 mısradan oluşan, Cermenik edebiyatın ilk örneklerinden biridir. Anglosakson Destanı olmasına rağmen Anglosaksonlardan değil İskandinavyalılardan bahseder. Beowulf isimli kahraman Nibelungenlied’deki Siegfried’e ve Völsunga Saga’daki Sigurd’a benzer, onlar gibi ejdarha avcısıdır.

***

Nibelungen Destanı’na göz atacak olursak konu şöyledir:

Siegfried Ren Bölgesi’nden gelen bir prenstir. Gram ya da Balmung adı verilen bir kılıcı vardır, bu kılıç ile ejdarha Fafnir’i öldürmüştür. Kaimi versiyonlara göre Siegfried Fafnir’den akan kanların vücuduna değdiği yerlerin ejderhanın boynuzu gibi sertleştiğini fark etmiş ve vücuduna silah işlememesi için kanların arasına girmiştir. Sırtındaki bir yer ağaç yaprağı ile kapatılmış olduğu için Siegfried sadece o noktadan öldürülebilirdi. Fafnir’i öldürdükten sonra Siegfried başka bir ejderhayı öldürmek üzere Nibelungen ülkesine doğru yola çıkar. Nibelungen ülkesinde isimleri Schilbung ve Niblung olan iki kral vardır, bir de paylaşamadıkları hazine. Siegfried ejderhayı öldürdükten sonra krallar ondan hazineyi paylaştırmasını isterler. Hazine paylaştırıldıktan sonra memnuniyetsiz olan krallar Siegfried’in hile yaptığını ileri sürerler. Siegfried iki kralı da öldürür. Daha sonra görünmezlik pelerinini(Tarnkappe) giymiş ve bu sayede görünmez hâle gelmiş olan Alberich’i yener ve Nibelungen hazinesini ele geçirir. Hazinede gözü olmayan Siegfried kendisi için sadece bir yüzük alır, Alberich onu yüzüğün onun felaketi olacağını söylemesine rağmen. Daha sonra Alberich tehlikelerden korunması için Siegfried’e görünmezlik pelerinini verir.

Yolculuğuna devam eden Siegfried alevler içerisinde bir şato görür, atı alevlerin arasından atlar ve uyumakta olan bir kız  ile karşılır. Onu dudaklarından öperek uyandırır, kız o uyandırana kadar uyumakta olduğunu söyler. Brunehilde hikayesini anlatır. Dediğine göre Wotan’ın1 valkürelerinden(Valkyrie)2 biridir ve ona karşı geldiği için Wotan onu değneği ile uyutmuştur. Siegfried Brunhilde ile vedalaşır ve yüzüğünü ona bırakır, yeniden yolculuğa çıkar.

Siegfried Burgundların ülkesine gelmiştir. Burgund kralı olan Gunther3 tarafından dostça karşılanmıştır. Günther’in kardeşi Krimhilde ile Siegfried birbirlerine aşık olmuşlardır. Gunther ise Brunehilde ile evlenmek istemektedir, fakat Brunehilde ile evlenmek için onu düelloda yenmek gerekmektedir. Siegfried görünmezlik pelerinini de kullanarak Krimhilde ile evlenmesi karşılığında Gunther’e yardım eder, Gunther Brunehilde ile Krimhilde ise Siegfried ile evlenir. Brunehilde her ne kadar Siegfried-Krimehilde evliliğine karşı çıksa da Gunther’i ikna edemez. Gunther ise Siegfried sayesinde Brunehilde’ye sahip olur, Siegfried odadan ayrılırken daha önce Brunehilde’ye vermiş olduğu yüzüğü de geri alır, onu Krimehilde’ye verir. Ardından Krimehilde ile Siegfried, Siegfried’in yurdu olan Xanten’e dönerler; baba Sigmund krallığını oğluna bırakır. Burada mutlu mesut on sene geçer, fakat Burgund ülkesinde kraliçe olan Brunehilde Siegfried’i özlemiştir, Gunther’i ikna eder ve Siegfried ile Krimehilde’yi çağırırlar.

Burgund ülkesine varan Siegfried ve Krimehilde ilk on gün boyunca şölenleri izlerler. Onbirinci gün şöleni izlerlerken yan yana oturan Krimehilde ve Brunehilde kocalarını övmeye başlarlar, zamanla tartışırlar. Tartışmanın şiddetlendiği bir anda Krimehilde dayanamayarak her şeyi yapanın Siegfried olduğunu, Brunehilde’nin Gunther ile evlenmesini sağlayanın da o olduğunu söyler. Brunehilde her ne kadar bu sözleri duyduğunda Krimehilde’ye inanmasa da Krimehilde kanıt olarak yüzüğü gösterir, o anda Brunehilde çökmüştür. Kimi kaynaklarda Gunther’in kardeşi ya da akrabası olarak geçen vasal Hagen4’a göre intikam almak gereklidir, bir şekilde Gunther’i ikna ederler.

Krimehild olan Hagen’dan Siegfried’i koruması için yardım ister ve ona  Siegfried’e silahın işleyebileceği yerin giymiş olduğu kıyafette haç ile belirlenmiş olduğunu söyler, Hagen’ın dikkat etmesi gereken yer o noktadır. Hagen, Siegfried ve Gunther ormana giderler, ormanda pınara ulaşmak için aralarında yarışırlar; yarışı Siegfried kazanır. Siegfried su içmek için zırhlarını çıkarır, kılıcını yana bırakır ve pınara Gunther’in ardından eğilir. Bu esnada Hagen mızrağı ile Siegfried’in sırtını hedefler ve onu vurur; Siegfried ölmüştür. Siegfried ölmeden önce Gunther ve Hagen’a bu işi yapanların onlar olduğunu ve onların ölümüne neden olacağını söyler.

Siegfried’in ölümünün ardından birkaç sene geçmiştir, bu arada Etzel’in karısı ölmüştür. Etzel Krimehilde ile evlenmek ister, Krimehilde Siegfried’in intikamını almak için Hagen’ın itirazlarına rağmen bu teklifi kabul eder.

Krimehilde intikamını almak için ailesini özlediği bahanesiyle Etzel’i ikna eder, Etzel Burgund Kralı Gunther’i ve diğer soyluları Etzelburg’a davet eder, bilhassa Hagen’in gelmesini ister. Hagen her ne kadar bu işte bir tuzak olduğunu hissetse dahi Gunther ve kardeşleri teklifi kabul ettikten sonra korka olarak anılmamak için onlar ile birlikte Etzelburg’a gider. Krimehilde ise Burgundları öldürmesi için Etzel’in kardeşi olan Blödlin ile anlaşır.

Burgundların Etzelburg’a varmalarının ardından düellolar başlar, Blödlin bu düellolardan birinde ölür. Hagen ise Etzel ve Krimehilde’nin oğlunu öldürür. Bu esnada Hildebrand’da savaşa girmiştir, onun yardımı ile Burgundlar öldürülmeye başlar. Ardından Dietrich5 Gunther’i öldürür. Hagen ise hapse atılır.

Hapiste Hagen’a Nibelung hazinesinin nerede olduğunu soran Krimehilde cevap alamaz, çünkü Hagen’a göre hazine lanetlidir ve Ren Nehri’nde gömüldüğü yerde kalmalıdır. Balmung’un Hagen’da olduğunu gören Krimehilde kılıcı iki eli ile kavrar ve onu öldürür. Krimehilde’nin bu kadar insanı öldürmesine sebep olduğunu gören Hildebrand daha fazla dayanamaz ve onu öldürür.

***

Destandaki motifler aslında belirli bir hikaye başka hikayelerin eklenmesiyle oluştuğunu bizlere gösterdiği kadar onun dönem içerisinde siyasi ilişkilerden etkilendiğini de bizlere gösterir. Yine ekleme yapacak olursak masal ile destanda iç içe geçmiştir. Bazı örnekler verelim.

Gunther: Burgund Kralı olan Gunther Etzel’in çağdaşıdır. Aslında 430lu yıllarda Burgund Kralı olan Gundohar Batı Roma İmparatorluğu’na karşı ikinci kez ayaklandı. Kavimler Göçü’nden sonra Roma’nın foederatisi6 olmaya yemin eden Cermen kabileleri sık sık ayaklanıyorlardı. Gundohar’ın yakın zamanda ikinci defa ayaklanması ve bu isyanın Vizigotlar ile Armorica’daki Bagaudaeler6 ile eş zamanlı gerçekleşmesi sonucu Romalı magister militum Flavius Aetius Hunlardan destek aldı, Burgund isyanını Hunlar ile kanlı bir şekilde bastırdı.

Brunehilde: Brunehilde’nin Valküre olması destanın daha pagan motiflere sahip olduğunu gösterdiği kadar destanın bu şekilde günümüze kadar gelmiş olması o motiflerin halkın belleğinde yer aldığını da gösterir. Grimm Kardeşlerin derlemiş olduğu Uyuyan Güzel masalı destana masal motifinin eklendiğini gösterdiği kadar, destanın kimi bölümlerinden yararlanılarak masalların oluşturulduğunu da gösterir.

Alberich: Bizim incelediğimiz destanda cücelerin kralı olarak geçse de bazı kaynaklarda elf kralı olduğu da söylenen Cermen Mitolojisindeki Andvari’den esinlendiği düşünülen kişi. Kendisi istediğini altına dönüştürebilecek olan bir güç yüzüğüne sahiptir. Hilekâr tanrı Loki tarafından tuzağa düşürülen Andvari’den hazinesi ve yüzüğü çalınmıştı. O da bunlara sahip olacakları lanetlemiştir. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi’nde Sauron’un dövdüğü ve sahibine felaket getiren Tek Yüzük gibi bu yüzüğe de sahip olan Fafnir, Brunehilde, Krimehilde, Siegfried ölmüşlerdir.

Dietrich: Büyük Theoderik olduğu düşünülen Got kralı. Kendisi Nibelungenlied’de Etzel’in yanındadır.  Amcası Ermanerich’e karşı topraklarını Hun Kralı Etzel’in yardımıyla almaya çalışmaktadır. Tarihte ise Hun istilasından önce Got Krallığını yöneten Ermanerich isimli Got kralı vardır.

***

Destanın Cermen söylencelerinin en ilginç karakterlerden biri olan Etzel’e yer vermesi son derece ilginçtir. Genellikle istila edenler hikayelerde yerilir, fakat Etzel söylencelerde genel olarak yüceltilmiş, hatta biraz abartacak olursak neredeyse bir Cermen kralı seviyesine çıkarılmıştır. Gerçi Attila’nın hükmettiği topraklarda pek çok Cermen kabilesi kendisine bağlıydı; Ostrogotlar, Gepidler, Merovech’in krallığını kabul etmeyen Frenkler, Heruller, Skirler gibi.

“Tüm yaptıkları çıplak bir kılıcı toprağa saplamak ve ona tapınmak.” demişti Romalı tarihçi Priscus yazmış olduğu Gotların Tarihi isimli eserinde. Cermen söylencelerine ve Hunlar ile ilgili araştırmalara bakarsak Attila’nın tanrısal gücünün sembolü bir kılıçtı. Priscus’a atıfta bulunan bir başka Romalı tarihçi Jordanes bu kılıç hakkında yazmış olduğu Got Tarihi isimli eserde  -hatırladığım kadarıyla- şunları söyler:

“Çobanın biri ayağı kesilmiş olan koyundan akan kanları takip ettiğinde toprağa saplanmış olan bir kılıç buldu. Çoban kılıcı toprağı kazarak aldıktan sonra Attila’ya verdi ve Attila bunu Savaş Tanrısı Mars’ın kendisine bir hediyesi olduğundan emin oldu.”

Etzel’in başkenti Etzelburg(Etzel+Burg=Etzel’in şehri) idi. Nibelungenlied’e bakacak olursak Etzel’in kardeşinin adı Blödlin’dir ve günümüzdeki Macaristan topraklarının bir kısmı onun iradesi altındadır. Attila’nın bir dönem kardeşi Bleda ile birlikte hüküm sürdüğü ise bilinmektedir. Blödlin’in düelloda ölmesi ise onun ölümü hakkındaki rivayetleri hatırlatır bize, mesela bir rivayete göre Attila ile yaptığı düelloda ölmüştür. Ufak bir parantez açacak olursak Bleda kimilerine göre Attila’yı öldürmek isterken öldürülmüştür, kimilerine göre ise Attila tarafından sorgusuz sualsiz öldürülmüştür.

Poetic Edda isimli eserde ise Attila hakkında Atlilied isimli bir bölüm vardır ve bu bölümde tabii ki Nibelungenlied ile benzerlikler içerir. Öte yandan kimi farklılıkları ele alırsak şunlar ile karşılaşırız. Atli(Attila/Etzel) Burgundları davet etmiştir. Daha sonra Burgund Kralı Gunnarr(Gunther) ele geçirilmiş ve ondan Nibelung Hazinesinin yerini söylemesi istenmiştir. Gunnarr bunu yapacağını fakat karşılığında kardeşi Högni’nin(Hagen) kalbini görmek istediğini söyler. İsteği gerçekleşir, fakat Gunnarr kalbi gördüğünde gülmeye başlar; çünkü hazinenin yerini sadece Högni bilmektedir. Bunun üzerine yılanlar ile dolu bir çukura atılır ve orada ölür. Ardından Gudrun(Krimehilde) bir şölen hazırlar, Atli’ye yemekte olduğu etin onun iki erkek çocuğunun eti olduğunu söyler ve Atli’yi gece yatağında öldürür. Burada ufak bir not düşersek o da Attila adının destanın farklı versiyonlarında Atla olarak da geçmesidir.

Gerçekte ise Attila, Cermen kökenli bir kadın ile evlendiği gece ölmüştür; ölüm nedeni olarak göçebelere özgü sürekli at sırtında olmaktan dolayı atardamar patlaması olduğu ileri sürüldüğü kadar kadın tarafından zehirlendiği de iddia edilmektedir.

Attila’nın Cermen kökenli olduğuna dair tezlerde bunun nedeni olarak kendisinin adı öne sürülür. Gerek Etzel olsun gerekse Atli ya da Atla olsun bu isim Atta isminin değişmiş hâlidir ve babacık demektir; tıpkı günümüzde “Ata” sözcüğünü baba anlamında kullanılması gibi.

Destanın Etzel ile bitmesi ise son derece mantıklıdır. Roma ile hareket eden ve Worms’ü(Nibelungenlied’de Guntern’in başkenti) ele geçirerek kraliyet ailesini 436 senesinde yok edenler ise Hunlar idi.

***

Walther von der Vogelweide yaklaşık olarak 1170-1230 yılları arasında yaşamış Alman ozanlardan(Minnesang)7 biridir. Mitolojik kavramlar nasıl ki ulusların kültürlerine etki etmişlerse, yazılı eser verme geleneği olan ülkelerde dahi –hele ki bu ülke Almanya gibi şair ve düşünürlerin ülkesi olarak adlandırılıyorsa kültür kavramının mitolojiler ile oluşmaya başladığını varsayarsak uzun dönem boyunca kültürel gelenekler ozanlar aracılığı ile aktarılmıştır. Her ne kadar ozanlara kültürün mirasçısı gözü ile bakılıyor olsa da onlar aslında kültürün mirasçısı değil birer aktarıcısıdırlar.

Aller êrst lebe ich mir werde
Sît mîn sündic ouge siht
Daz reine lant und ouch die erde
Der man sô vil êren giht
Mirst geschehen des ich ie bat
Ich bin komen an die stat
Da got mennischlichen trat

Schæniu lant rîch unde hêre
Waz ich der noch han gesehen
Sô bist duz ir aller êre
Waz ist wunders hie geschehen!
Daz ein magt ein kint gebar
Here ubr aller engel schar

Waz daz niht ein wunder gar?
Hie lies er sich reine tovfen
Daz der mensche reine si
Do lies er sich hie verkovfen
Daz wir eigen wurden fri
Anders weren wir verlorn
Wol dir sper kriuce vnde dorn
Wie dir ze den ist din zorn

Daz in dô des niht verdrôz
Dast ein wunder alze grôz
Aller wunder übergnôz

(Sadece şimdi yaşamımın derin bir anlamı var
Bu günahkar gözler bakmış oldu
O’nun kutsal mekanına
O övülmüş ve ululanmış toprağa
Şimdi anlıyorum uzun zamandır ne için dua ettiğimi
Çünkü eriştim o toprağa ki
Tanrı insan suretinde yürümüştü üzerinde 

Kudretli, zengin ve muhteşem
Nice ülkeler gördüm
Sen, hepsinin üzerinde parlıyorsun
Ne mucizeler gerçekleşti bu diyarda!
O bakire ki bir çocuk doğurmuştu
Bütün meleklerin efendisini
Bu, bir mucize değil midir? 

Burada vaftiz edilmişti
Ki insanoğlu arınabilsin
Ve kendisine ihanet edilmesine izin verdi
Böylece biz özgür olabilecektik
Ve yapmasaydı, yitip gidecekti
Ah! Mızrak, Çarmıh ve Diken
Senin öfken de onlar gibi! 

Çaresizliğe düşmeye gerek yok
Çünkü bu müthiş mucize
Önceden olduğundan da ulu şimdi)

Üstteki şiir Palästinalied(Filistin şarkısı) adı ile Walther van der Vogelweide tarafından Haçlı Seferleri’ni meşru kılmak amacıyla yazılmış olan bir şiirdir. İşin ilginç yanı şudur ki devrin imparatoru olan II.Friedrich von Hohenstaufen yeni bir Haçlı Seferi’ne karşıdır, kendisi üzerinde Haçlı Seferi’ne katılması için oluşturulan baskıları ise Selahaddin Eyyubi’nin yeğeni olan Mısır ve Suriye hakimi el-Kamil ile anlaşarak gidermiştir. İmparator el-Kamil’in askerleri ile kendi askerlerini sembolik bir şekilde savaştırmış, savaşı Hristiyanlar kazanmış Kudüs yeniden Haçlıların denetimine girmiştir. Aslında şairlerin koruyucusu olarak bilinen, papa tarafından kafir olmak ile suçlanan II.Friedrich ve III.Haçlı Seferi’ne katılmış, Göksu Çayı’nın geçerken boğulmuş olan dedesi I.Friedrich “Barbarossa” Alman sözlü geleneğine damga vurmuş kişilerdir.

***

Bana göre Alman söylencelerinin(Sage) en ilginçlerinden biri “Yedi Uyurlar” söylencesine benzerliği ile dikkat çeken Dağdaki Kral(Bergentrückung) isimli söylencedir. Dağda uyuyan kral olarak tasvir edilen kişi ise I.Friedrich Barbarossa gibi kızıl sakallı(Barbarossa İtalyanca’da kızıl sakallı demektir) ve güçlü, II.Friedrich gibi şairlerin dostu olan bir kraldır. Hatta hikayede bahsedilen kral sadece yukarıdaki Kutsal Roma İmparatorları değil Kral Arthur’dan Moctezuma’ya Napolyon’dan Vlad III Tepeş’e kadar pek çok ismi sembolize ettiğine dair pek çok iddia mevcuttur. Söylence kimilerine göre Cermen Mitolojisi’nin ürünlerinden biri olan Heimskringla’nın Ynglinga saga versiyonunda geçmektedir. O efsane ise tıpkı Nibelunglar Destanı gibi Beowulf Destanı ile ilişkilendirilir, bunun nedeni ise Scylfings’in Beowulf Destanı’nda yer almasıdır. Söylence şu şekilde:

Bir gün celeblerden biri kayıp hayvanını bulmak amacı ile bir mağaraya girmiş ve orada uyuyan oldukça uzun sakallı olan kralı görmüş. Kral davetsiz misafirin gelmesi üzerine uyanmış ve gürleyen sesi ile şöyle sormuş: ”Kuzgunların dağın tepesinden kayboldu mu?” Celeb kralın davudi sesini duyunca hızla yaşlanmış, saçları beyazlamış. Cevaplamış: ”Hayır.” Bunun üzerine kral da celebi huzurundan kovmuş, uykusuna devam etmiş. Kovar iken defol, benim zamanım henüz gelmedi diye gürlemeyi ihmal etmemiş. Cermen Mitolojisi’nde şöyle bir hikaye vardır: Ragnarök’den önce Baldr’ın ölümünün ardından hilekar tanrı Loki diğer tanrılar tarafından yakalanmış ve hapsedilmiştir ta ki Ragnarök gerçekleşene kadar. Ragnarök gerçekleştiğinde Loki serbest kalacaktır, onun serbest kalacağı haberini ise jötnar adı verilen devler verecektir.

***

Bu mitolojik söylence edebiyat alanına damgasını vurmuş olan J.R.R Tolkien’e ilham vermiş olabilir, yazarın yazmış olduğu ve Orta Dünya’nın nasıl geliştiğini anlatan Silmarillion isimli eserde Melkor ya da diğer adıyla Morgoth isimli Vala da diğer Vala’lar tarafından sonsuzluğu hapsedilmişti. Her ne kadar kitleler yazarı sinemaya çekilmiş ve ödül üstüne ödül almış olan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile tanısalar da yazarın beslendiği mitoloji ve bu sayede ortaya çıkardığı eserler mitolojinin ve söylencelerin günlük hayatımıza ne denli yerleştiğini göstermektedir.

Referanslar:

[1]: Walter Benjamin -Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine- Bölüm 6 sf.41
[2]: Dr.Süheyla Sarıtaş-Halk Bilimine Giriş I
[3]: http://www.nibelungen-forum.de/seite_1.htm 

Kaynakça:

http://www.crystalinks.com/mythology1.html
http://www.historyworld.net
http://www.ancientworlds.net
http://omacl.org
http://www.germanicmythology.com
http://www.nibelungen-forum.de/

Açıklamalar:

1: Wotan adı, Wodan’ın Yüksek Almancasıdır. Bu tanrı Roma Mitolojisi’ndeki Merkür’e benzemek ile birlikte Cermen Mitolojisi’ndeki Odin’dir.

2: Odin’e hizmet eden bakire. Valhalla’da yaşayacak olan savaşçıları öldürmek için Odin tarafından savaş alanına yollanırlar.

3: Gunther aynı zamanda Etzel’in çağdaşıdır. 437 senesinde Batı Roma İmparatorluğu’na ikinci defa isyan eden ve Gundohar isimli olan Burgundiya Kralı olduğunu düşünülür. Hunlardan takviye alan Romalılar Magister Militum(Başkomutan) Flavius Aetius önderliğinde Burgund ordusunu ezmiştir, kralda öldürülmüştür.

4: Kimi yerlerde Hagen von Tronje diye de geçer. Uzmanlara göre Tronje kelimesi Troja’dan yani Truva’ dan türemiştir, Cermenik Mitoloji’nin Hellen Mitolojisi’nden etkilendiğini gösterir.

5: Ostrogot Kralı, Vizigot yöneticisi, İtalya hükümdarı Büyük Theoderik olduğu düşünülen 454-526 yılları arası yaşamış Got soylusu.

6: Federe anlamına gelir. İmparator Honorius Cermen kabileleri ile baş edemeyeceğini anlayınca onlara Roma’nın ihtiyaç duyduğu zamanlarda asker sağlaması karşılığında Roma İmparatorluğu’nda toprak verdi. Aslında bu durum her ne kadar Roma’nın siyasi bir zaferi gibi gözükse de federeler daha kansız yoldan “zaten alabileceklerini” almalarını sağlamıştır.

7: Ortaçağ esnasında gezgin ozanlara da verilen Almanca isim.