demesne için arşiv

Ortaçağ Üzerine IV, Feodalizm

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Ocak 5, 2014 by aetiusflavius

Feodalizm sözcüğü köken olarak kimi kaynaklara göre Latince’de bulunan feodum‘dan evrilmiş bir sözcüktür, sistem/yönetim biçimi olarak adlandırılması ise XVIII.yy’da başlamıştır. Feodum sözcüğü ile ilgili teorilere göre ise kelime bir başka Latince sözcük olan beneficium‘un yerine kullanılması ile başlamıştır. Bahsi geçen beneficium ise hak, imtiyaz, yarar gibi anlamlara gelmektedir, tıpkı İngilizce’de bulunan benefit  sözcüğü gibi. Öte yandan feodum sözcüğünün kökeni olarak Eski Cermen Dili’nde var olan fehu-ôd sözcüğü gösterilir, fehu büyükbaş hayvan demekken ôd değer taşıyan ve hareket edebilen obje demektir. Zamanla toprakların ve dolayısıyla tarımın değer kazanması/ön plana çıkması ile birlikte beneficium yerine feodum sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Yine de sözcüğün etimolojisi ile ilgili bir diğer teoriye göre kelime kökeni fief sözcüğüdür, kelime dirlik anlamına gelse de aynı zamanda senyör ile ona bağlı kişi arasındaki anlaşma ve kişinin toprağı devredebilme, ondan yarar sağlayabilme gibi anlamlara gelir. Kelimenin etimolojisi ile ilgili bilgilere şuradan ulaşılabilir.

feodalizm

Öncelikle belirtmek gerekir ki feodalizm yalnızca Batı Avrupa’ya özgü bir sistem değildir, Japonya örneğinde olduğu gibi benzerler vardır; fakat yine de feodalizmden kasıt genel olarak Batı Avrupa’da etkin olan sistemdir. Böyle bir sistemin ortaya çıkması bir anda olmayacağı için şunu diyebiliriz ki kavramların oluşmasına neden olan öncül düşünceler vardır. Walter Benjamin’den alıntılayacak olursak:

Her çağ bir sonrakini düşlemekle kalmaz, düşleyerek uyanışa doğru ilerler. Kendi sonunu kendi içinde taşır[1].

Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, çökmesi esnasındaki süreç ve sonrası hakkında vaktinde birkaç şey yazmıştım, onlara şuradan ulaşılabilir. Yine de belirtmek gerekir ki imparatorluğun çökmesi feodalizmin oluşmasına neden olan en geçerli sebep değildir, geçerli sebeplerin etkin olanlarından birisidir sadece. Başka bir şekilde ifade edecek olursak feodalizmin temel nedeni eğer merkezi bir yapının olmaması ise bu yapının olmamasından ötürü yalnızca yönetimlerin, yani siyasal yapıların değil, aynı zamanda iktisadi, kültürel, hukuki vs gibi pek çok yapının da yerelleşmesidir. İşte bu sebepten ötürü diyebiliriz ki yalnızca tek çeşit feodalizm yoktur, feodalizm incelenirken İngiltere’de feodalizm, Almanya’da feodalizm, Fransa’da feodalizm gibi alt başlıklarda incelenir; çünkü yerelleşmeden ötürü ortaya çıkmış mikro yapıların tek bir başlık altında makro yapılar gibi ele alınması hem zor olacaktır hem de gereken ehemmiyet çerçevesinde incelenemeyecektir. Fakat feodalizm tarıma dayalı bir yönetim biçimi ise, başka bir ifadeyle diyecek olursak feodalizm de ana gelir kaynağı tarım ise, topraklar kadar önem kazanan bir diğer olgu da toprağı işleyen çiftçiler, toprağa bağlı olarak çalışan serfler ve toprağı işletme hakkı bulunan senyörler feodalizmin temel taşıdır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki feodalizm ile sistemin ortaya çıkışı, gelişimi ve çöküşünde ana unsur yalnızca merkezi otorite eksikliği değil aynı zamanda bir bölgedeki popülasyonun büyüklüğüdür; velhasılı kelam feodalizmin sistematik bir analizi yapılacak ise danışılması gereken ilk kaynaklardan birisi de demografidir.

Demografiden hareketle şunu diyebiliriz: Feodal bir sistemde rant kavgasının kökeni -olaya düz mantık bakacak olursak- emek azlığıdır. Eski ekonomik sistemler klasik olarak şu şekilde açıklanmaktaydı:

Daha fazla toprak—>daha fazla işçi—>daha fazla para—>daha fazla asker—>daha fazla toprak

Üstteki argümanı şu şekilde destekleyebiliriz. Bugün takip etme, peşinde olma gibi anlamlara gelen pursuit kelimesi Eski Fransızca’da poursuite kelimesi kökenlidir, ve sözcük Ortaçağ esnasında toprağını terk etmiş, kaçmış serfin yakalanıp teslim edilmesi anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla feodalitenin kurucu unsurunun rantın bağımlı hâle getirilen emek gücünden sağlanması olduğu iddia edilebilir[2].

Bu durumdan hareketle şunu diyebiliriz: Feodal bir sistemde toprak sahipleri olan soyluların mücadelesi daha fazla toprağa egemen olmak değil, daha fazla serfe sahip olmak şeklindedir, buna örnek olarak Viking akınları verilebileceği gibi daha verimli toprakları -ve aynı zamanda daha zengin kentleri- kendine bağlamak için İtalya’ya sefer düzenleyen Kutsal Roma İmparatoru olan Friedrich Barbarossa’da verilebilir. Öte yandan belirtmek gerekir ki serfler sadece senyörler için değil, aynı zamanda kendileri için de üretim yapmaktaydılar; bir alandaki tarla üretim konusunda da eşitliği sağlamak için ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Özel mülkiyet olarak tarlaları kabul edersek bu mülkiyetler çitlerle çevrilmemişti, yani kesin sınırları yoktu ve üretimde eşitliği sağlamak için sınır olarak taşlar kullanılırdı; sınır taşı terimi de bu durumla ilişkili olabilir.  Topraklar ise üçe ayrılmaktaydı, bunlar sırasıyla[3] :

  1. Demesne. Bu topraklar serfler vasıtasıyla toprak sahibi olan senyörün adına işlenirdi.
  2. Terra mansinoria veya mansus sevi adı verilen toprak çeşidi. Bu topraklar serfler tarafından kendileri hesabına işlenirdi.
  3. Communia veya marca communis denilen topraklardı ki bu topraklar çayır, orman, mera gibi topraklar.

Öte yandan bir de işlemeye elverişli topraklar vardı, bu topraklara ise terra inculta denilirdi. Dolayısıyla feodalizmin ekonomik anlamda gereken işçiye, yani emek gücüne, sahip olmadığı ve bu sebepten ötürü sistemin başat unsurunun arazi büyüklüğünden ziyade araziyi işleyebilecek nüfus oranı olduğu ileri sürülebilir.

Bir önceki söze, yani tarlaların eşitliğine geri dönecek olursak, bu durumu desteklemek için şu örnekleri verebiliriz. İlki serflerin arazisi toprak sahibinin arazisinden daha büyükse serfler daha fazla ürün üreteceklerdir, bu durumda ise ürünün eşitlik temeli göz önüne alınacağından ötürü bazı serflerin ürünü kendilerinde kalacaktır. Eğer toprak sahibi senyörün arazisi daha büyük olursa hem serfler gereken zaman zarfında ya toprak sahibinin arazisini ya da kendi arazilerini yeterli ölçüde işleyemeyecekler, bu da ekonomik bazda rejenerasyon olmasını engelleyecektir. Yine de belirtmek gerekir ki mevcut sistem doğa koşullarına endeksli olduğu için her zaman eşit oranda verim alınamayacaktır; bu sebepten ötürü feodalizmin ekonomik sistemi hakkında eşitliğe eğilim hâlinde olma da denilebilir. Toplum ise temel olarak üç sınıfa ayrılmıştı, bunlar:

  1. Oratores denilen ruhban sınıftır.
  2. Bellatores adı verilen askerler/silahlı sınıftır.
  3. Laboratores diye adlandırılan sınıftır. Labour sözcüğünün iş gücü olduğunu düşünürsek bu sınıfa yalnızca toprağı işleyen çiftçiler ya da serfler değil; aynı zamanda şehirlerde bulunan zanaatkârlar da katılabilir.

Zanaatkârları ele alacak olursak bunlar genel olarak şehirlerde yaşayan kişilerdi, bulundukları şehirler ise geniş bir ticaret ağıyla diğer şehirlere bağlıydı. Doğrudan efendiye sahip olmayan bu kişiler zamanla kendi aralarında da birlikler oluşturmuş oldukları gibi bazı şehirler ile de siyasal ve ticari bazda birbirlerini desteklemişlerdir, örnek olarak Ren Bölgesi’nde kurulan fakat zamanla ağırlık merkezi kuzeye kayan Hansa Birliği verilebilir. Yine ilginçtir, Almanca’da şehirlileri kastetmek için kullanılan Bürger sözcüğü zamanla vatandaşlık anlamına da gelmiştir.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar, Sayfa 26.
[2]: Doğu Batı, Sayı 33, 2.basım, Sayfa 72.
[3]: a.g.e, Sayfa 75.