diderot için arşiv

Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Doğa Üzerine

Posted in Felsefe, Kültür, Mitoloji with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Haziran 22, 2015 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

1945 doğumlu Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan, ateşli bir Macar ailesi tarafından evlat edinilen ve büyütülen Clarissa P.Estés‘in Joseph Campbell, Andrew Lang gibi masalları derlemesi ve Jungçu bakış açısıyla yorumlamasıyla ortaya çıkan kitabın adı. Kitabı yorumlamaya başlamadan önce neden mitolojiden ve masallardan yararlandığını açıklamak gerek, sanırım. Sıklıkla yaptığım bir alıntıyı tekrar etmem gerekirse:

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demiş Thomas Mann.

Alıntıdaki ebedi desenler sözcüğü aslında bir bakıma Carl Gustav Jung‘un arketip olarak tanımladığı atasal tip diyebileceğimiz ögelerdir. Jung arketipleri şöyle açıklamıştır:

Arketip kavramı (…) sürekli yinelenen bir gözlemden türetilmiştir. Örneğin dünya yazının söylenceleri ile peri masalları her yerde ortaya çıkan belli motifler içerir. Düşlemlerde, düşlerde, sayıklamalarda, bugün yaşayan bireylerin kuruntularında bu motiflerin aynısı ile karşılaşıyoruz.[2]

Başlangıçtan beri evrenin merkezinde bulunan insan XX. yüzyıla gelindiğinde sınırları belirsiz ve belki de sınırsız olan doğada yalnız ve sıradan bir varlık olarak algılanmaya başlanır. Öte yandan aynı insan birkaç bin yıl önce Mezopotamya’da tohumları atılmış olan iki ayrı evren tasavvurunun arasında kalmış, günümüzde akılcı düşüncenin akıl dışı düşünceye yol açtığı ve payına düşenin belirsizlik olduğu bir çağda yaşamaktadır; örneğin modern estetik ve bilimin kaos ve düzensizlik -termodinamik, bilinçdışı vs- üzerine eğildiği göz önünde bulundurulursa.

Gerek Sümerler gerekse Mısırlılar kaotik olarak tanımlanabilecek ilkel okyanus kavramını geliştirdiler, ardından dünya, tanrılar ve insanlar ortaya çıkmış ve doğaya eklemlenmişlerdir, yani doğa yegâne gerçekliktir. Diğer tarafta ise Yahudiler daha farklı bir dünya tasavvuru ile ortaya çıkmışlar; onlara göre aşkın bir güç ve ezelden beri var olan Tanrı yokluğu, kendi suretinde insanı yaratmış ve ardından bilgi ağacının meyvelerini yiyerek Tanrı olmak isteyen insanı cezalandırmıştır. Cezalandırılan insan ise kendisi için yaratılan ve kendisinin dönüştürmek zorunda kalacağı dünyanın merkezi hâline gelir. Bu ise insana bir noktada ahlâki bir donatılmış sağlar, donatılmışlık doğaya egemen olmak ve ona Tanrı’nın amacına uygun olabilecek şekilde anlam verme çabasıdır[3]. Buna istinaden Tanrı tarafından özgürlüğü verilmiş olan insan evrenin merkezidir ve evrene hükmedebilir; hükmetmek durumundadır.

Yunan-Roma ekolünün dünya algısı ise kısaca şu şekildedir: “Varolan bütün şeylerden oluşan dünya tektir; bütün şeyleri kuşatan Tanrı tektir; töz tektir, yasa tektir, düşünen bütün varlıklarda oluşan akıl tektir; gerçek tektir.”[4]. Buradan hareketle denilebilir ki Yunan-Roma düşüncesinde her şey phusis‘ten(Doğa) doğar, logos ile bir arada tutulan phusis bilinci aydınlatır; yani Weltanschauung natüralizm ve rasyonalizm üzerine kurulmuştur.

Hristiyanlığın Roma’nın resmi dini hâline gelmesi ile birlikte aşkın dünya görüşünü zaferini yaklaşık bin yıl için ilân eder. XVII. yüzyılda Kartezyen Düşünce dünyaya yayılmaya başlar. Her ne kadar Descartes düşüncesinin Vâhiy yoluyla elde edilen düşünceye uyum sağladığını düşünüyor olsa da akılcı düşünce gelişmeye başlamıştır, Spinoza’nın Deus sive Natura(Tanrı veya doğa) akıl inancı tehdit etmeye başlar. XVIII. yüzyıla gelindiğindeyse akıl tanrısal güçten değil phusis’ten beslenmeye başlar. Hemen ardındaki yüzyılda ise Hegel’e göre Tanrı evrene aşkın bir varlık değil, bir nihayet noktasıdır. Bu süreç içerisinde insan doğayı ve kendi doğasını yücelterek kendini adayabileceği yaşamsal bütünlük oluşturur, başka bir ifadeyle ahlâk doğa ve güç üzerine kurulur[5].

“Ey insan, hangi ülkeden olursan ol, düşüncelerin ne olursa olsun, dinle: İşte senin hikâyen, tabii benim anladığım kadarıyla; bu hikâyeyi senin benzerin olan ve yalan söyleyen insanların yazdığı kitaplarda okumadım; hiçbir zaman yalan söylemeyen Doğada okudum. Doğada olan her şey gerçek olandır; istemeden içine kattıklarımdan başka hiçbir yalan yok burada. Birazdan bahsedeceğim zamanlar hayli geride kaldı: O günden bu yana ne kadar değişmişsin? O eski hâlinden eser kalmamış artık!”[6]

Ekonomi alanındaki Fizyokratlar Ekolü’nden eğitim anlayışının doğal olmasının savunulduğu Emile’ye kadar XVIII. yüzyıl boyunca övülen doğallık aslında geriye dönüşe değil insanı yeniden yaratmaya yapılan bir çağrıdır. Doğanın “asil vahşi” olarak adlandırılması da bu döneme tekabül eder.

Kitabın önsözünde Estés şöyle yazmış:

“Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var.  Bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.”[7]

Yazar alabildiğine yalın bir önsöz yazmış, fakat kadının doğa ile özdeşleştirilmesi bir noktada ona çağlar boyunca sahip olduğu ve değişmeyen nüveler atfeder. Öte yandan gözden kaçan nokta şu ki feminist düşünce genel olarak yakın tarihli bir düşüncedir ve bu düşüncenin kırmaya çalıştığı algı -genel olarak- kadının doğa/beden olarak indirgenmesidir. Bu noktada konuyla tam olarak ilişkili olmasa da, sanırım, şu videoyu izlemekte fayda var, zira eğitim sisteminin XVIII. ve XIX. yüzyıldan kalma olduğunu bizlere gösteriyor. Buradan hareketle denilebilir ki yazar kadını vahşi doğaya atfettiği kadar mekanikleşen doğadan bir çıkış yolu da göstermeye çalışmıştır.

XVII. yüzyılda doğa matematiksel formüllere indirgenmiş, ortaya çıkan mekanik anlayış insanı yüceltirken doğayı değersizleştirmiştir.

“Doğa sözcüğünün bütün anlamı bundan ibarettir; nesnelerin birbirleri üzerinde yarattığı etkiyi ifade etmenin kısa yoludur ve belki de nesnelerin mekaniği diyerek bunu daha iyi ifade edebiliriz.”[8]

Doğa yani natura sözcüğü Latince nascor fiilinden gelmektedir. Nascor ise dünyaya getirmek(doğurmak) ve çoğaltmayı ifade eder. Bu noktada Estés’in doğaya vurgu yapması doğaya geri dönüşü değil, yeniden dünyaya getirmeyi amaçlamaktadır. Başka bir ifadeyle derlemiş olduğu masallar ile düşünceye nüfuz eden bilinçdışına  vurgu yapmaktadır, önceliği kök ile bağlantı sağlamaktır.

“Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatura‘nın [yaratığın] doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün hâliyle kullanılmıştır.”[9]

Yazarın ifade etmeye çalıştığı insanın kendini anlaması için vahşi doğasını kavraması gerektiğidir, başka bir şekilde ifade edilecek olunursa “Dasein, kendini her zaman kendi varoluşu, yani kendine ait bir kendi olma ya da kendi olmama imkanı, üzerinden anlar.”[10] Kısaca ifade etmek gerekirse insan kendini herhangi bir kurumun(evlilik, toplumsal vs) kategorik bir öznesi olarak görmeyecek, kendisi ile özgün ilişkiyi kurabilecektir.

Velhasılıkelam bu yazı başlangıç olsun.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine-, s.41
[2]: C.G.Jung, Bütün Yazıları 10, 847. paragraf
[3]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.14
[4]: Marcus Aurelius, Düşünceler, VII.Kitap (Stoacılar içinde), Pléiade-Gallimard, s.1191
[5]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.17
[6]: Jean Jack Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, s.36
[7]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.13
[8]: D’Alembert ve Diderot, Ansiklopedi, Doğa maddesi
[9]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.20
[10]: Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, s.12