Archive for the Tarih Category

Sekülarizmin Tarihsel Yolculuğu

Posted in Felsefe, Kültür, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Nisan 12, 2015 by aetiusflavius

Tarihten yola çıkarak sekularizmin neden ortaya çıktığını açıklamak son derece güç bir iş olsa gerek, zira konuyu açıklayabilmek için makale yetersiz kalacaktır. Öte yandan, bu makalede sekularizmin tarihsel yolculuğu anlatılacak ve onun neden ortaya çıktığı ve hangi konularda insanlığa nasıl bir vaatte bulunduğu meselesi ele alınacağı kadar tarihsel gelişiminin nasıl olduğu sorusu da olabildiğince yalın -fakat açıklayıcı- bir şekilde anlatılmaya çalışılacaktır. Bu sayede sekularizmin neden elzem olduğu sorusunun yanıtının bir nebze de olsa verilebileceği konusunda umuda sahibim.

TDK’ya göre anlamı dünyacılık olan sekularizmin sözcük kökeni seküler anlamına gelen ve Geç Latince bir sözcük olan saecularis’ten türemiştir ve “dünyevi, bir jenerasyon ya da çağa ilişkin” manasındadır[1]. Terimin belirtilmesi gereken bir diğer anlamı ise geçicidir. Pek çok dine göre tanrı kavramı ezeli ve ebedidir, dolayısıyla sekularizm sözcüğü de zamanla dinsel işlemlerden ayrılığı, yani bir bakıma dünyevi olan ile ilgilenme anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzde ise sekularizm için kendisini iki temel prensipe dayandırmaktadır diyebiliriz, bu prensipler ise

  • Devlet ve dini kurumlar arasındaki ilişkinin kesin bir katiyet ile ayrılmış olması
  • Farklı inanç sistemlerinin yasalar önünde eşit olması

şeklindedir. Başka bir şekilde ifade edilmesi gerekirse sekularizm din karşıtlığından ziyade dinsel tarafsızlığa sahip olunması gerektiği düşüncesidir.

Sekuler sözcüğüne yeniden dönecek olursak kelimenin dilimize Fransızca’dan geçmiş olan laik’e benzediği görülebilir. Laik sözcüğü halka özgü/ait manasına gelen ve 1560lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlanılan bir kelimedir. Etimolojik kökenine bakılacak olursa laik sözcüğü Eski Latince’de laicus şeklindedir ve bu dile Grekçe’de “halka ait olan anlamına” gelen laikos’tan geçmiştir[2]. Öte yandan kelimenin ikinci anlamı sekülerdir. Buradan hareketle denilebilir ki laiklik ve sekularizm kavramları zamanla birbirlerinin içerisine eklemlenmiş kavramlardır, fakat belirli ölçüde farklılıklara da sahiptirler. Dolayısıyla bu farkların ortaya konulması konunun daha anlaşılır olması açısından zorunludur.

Temelde laisizm de tıpkı sekularizm gibi devlet ve din kurumlarının birbirinden ayrılması görüşünü savunur, fakat bu husus hakkında farklı varsayımlar güderler. Sekularizmi ele alacak olursak

  • Devletin dine müdahalesi daha az iken dini açıdan belirtilmiş sınırlar daha geniştir.
  • Dini devletin amaçları konusunda bir araç olarak kullanılmasını engellemeyi hedeflemekle birlikte tersi durum da geçerlidir.
  • Dinin toplumsal alanda kurumsallaşmasını tehlikeli bir durum olarak görmez.

Laisizm için konuşulması gerekirse

  • Devletin dine müdahalesi daha fazladır, bu durum da dinin toplumda yaşanılabileceği sınırları daraltır.
  • Din kontrol altında tutularak amaçlar doğrultusunda reformasyona uğrayabilir ve yine amaçlara uygun olacak şekilde rasyonelleştirilebilir.
  • Amaçlar ile uyuşmadığı zamanlarda din irrasyonel, batıl ya da modernite karşıtı bir hareket olarak görülebilir.

Durumun daha iyi anlaşılması için günümüzdeki iki devletten örnek vermek gerekirse:

Fransa

Ø  Din ve devlet işleri ayrıdır.

Ø  Politikada ya da yönetimde dini semboller kullanımı yoktur.

Ø  Devlet okullarında göze çarpan, aleni bir şekilde belli olan dini semboller yoktur.

Ø  Kilisenin mal varlığı devlete aittir.

Ø  Devletin dine müdahalesi oranı (GIR/Goverment involvement in religion index):23

Amerika Birleşik Devletleri

Ø  Din ve devlet işleri ayrıdır.

Ø  Dini söylevler de politikada ve kimi zaman yönetimde önemli bir role sahiptir.

Ø  Öğrenciler okullarında dini olarak gruplaşabilirler, fakat diğerlerine gruplarına katılmaya zorlayamazlar.

Ø  Kilise özel mülktür.

Ø  Devletin dine müdahalesi oranı (GIR/Goverment involvement in religion index):0

Tablo 1: Amerika ve Fransa’daki GIR oranları ile sekularizm ve Fransız Sekularizmi(laisizm) karşılaştırması[3].

Bu noktada durup sekularizm ve laisizm kavramlarının neden iç içe eklemlenmiş olduğunu anlamak her ne kadar sekularizmin tarihsel yolculuğunda kronolojiye uygun bir anlatıma uygun olmayacak olsa da faydalıdır.

Laisizm terimi daha önce de belirtildiği üzere Fransız siyasi kültüründen diğer dillere geçmiş olan bir sözcüktür ve 1789 Fransız İhtilali sonrası devlet ve din kurumlarının ayrımı için kullanılmıştır. Anthony W.Marx’a göre 16. Ve 17.yy’da insanların kendilerini tanımlamaları, yani onları topluma bağlayan öğe din idi[4]. Bu durumda da Fransa özelinde konuşulacak olursa dinin toplum üzerinde yoğun bir etkisi bulunmakta idi. Öte yandan Fransız İhtilali ile birlikte ortaya çıkan laisizm ve milliyetçilik akımları da dünyaya yayılmıştır[5]. Bu iki akım da güçlü ilişkilere sahip kilise-monarşi birliğine karşı mücadele ettiklerinden dolayı ilk etapta din ile devleti birbirinden ayırmaya çalışmışlardır. Bu şartlar altında da temel olarak denilebilir ki sekularizm yalnızca din ve devlet arasındaki ilişkiyi ayıran olgu değil, bilakis kurumsal bir pratikten ziyade politik bir eylem iken laisizm, sekularizme göre farklı ideolojik ya da politik amaçlara sahip aksiyondur. Bu noktada da denilebilir ki sekularizm felsefi kökleri olan bir düşünce iken sekulerleşme bir süreçtir.

Sezar’ın Hakkı Sezar’a

Matta İncili’nin 22. Bölümü’nde şöyle bir diyalog vardır:

  • İsa, “Bu resim, bu yazı kimin?” diye sordu.
  • “Sezar’ın” dediler. O zaman İsa, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” dedi.

Yukarıdaki diyalog aslında Hıristiyanlık’ın sekuler anlayışın temsilcisi olduğundan ziyade bizlere dini ve dünyevi kurumların arasındaki farkı, başka bir deyişle iki grubun dünyayı nasıl tahayyül ettiğini göstermesi açısından faydalı bir örnektir. Zira antik çağda siyasal eylem, ölümsüzlüğe doğru giden yolda, bir yürüyüş olarak algılanırken, Hıristiyanlıkta tek tek insana a priori bir ölümsüzlük atfedilmektedir[6]. Öte yandan Protestanlık ile birlikte parçalanmaya başlayan Hıristiyanlık algısı sonrası dünyayı görüş şekli de değişmiştir, misalen bu durumu Hannah Arendt de tıpkı Max Weber gibi Protestanlık ile ilişkilendirmiştir; zira Protestanlık inananların doğrudan yaşama yönelmelerini ve aktif olmalarını beklemektedir[7]. Bu noktada değişen dünya görüşlerini açıklamadan önce aradaki süreçte yaşanmış olan olaylara bakmak pek tabii olarak faydalı olacaktır.

“Tanrı ve İmparator… İki efendiye birden hizmet edemezsin; diğer bir deyişle, İsa’ya ve Caesar’a”[8]

Yukarıdaki sözü söyleyen Nolalı Paulinus(tam adı: Pontius Meropius Anicius Paulinus) 354 yılında Bordeaux’da doğmuş 431 senesinde ise psikoposluk yaptığı Nola şehrinde ölmüş olan mektup yazarı ve şairdir. Paulinus’u bu sözü söylemeye iten etkileri yazmak, sanırım, sözün anlaşılması açısından daha faydalı olacaktır.

5 Eylül 394 senesinde I.Theodosius komutasındaki kuvvetler ile Eugenius komutasındaki kuvvetler Frigidus Savaşı’nda karşı karşıya geldi. Savaş üç gün sürdü, savaşın son gecesinde I.Theodosius’u rüyasında “Beyazlar giyinmiş iki semavi atlı”[9] ziyaret etti ve ona zafer kazanacağını söylediler.

Savaşın en temel nedeni ise –pek tabii ki- iktidar mücadelesi idi. İmparatorluğun batı yarısını yöneten II. Valentinianus’un 392 senesindeki ölümünden sonra dönemin Batı Roma İmparatorluğu Magister Militum’u(Roma İmparatorluğu ve Cumhuriyeti’nde Genelkurmay Başkanı’na denk gelen rütbe) Arbogast ise imparator olarak Eugenius’u seçtirdi. İmparator seçilen Eugenius Pagan inancı yeniden canlandırmaya çalışırken Büyük Theodosius oğlu Honorius’u Batı Roma Augustus’u(İmparatoru) ilan etmiştir. Savaşın sonunda ise paganlar ağır bir darbe almışlar, kısa süreli olsa da Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları tek bir çatı altında birleşmiştir.

Savaş gerçekleşmeden iki sene öncesinde ise, yani 391 senesinde, Büyük Theodosius İznik Teslisi’ni imparatorluğun resmi inancı olduğu şeklinde deklarasyonda bulunmuş, bireysel ya da toplumsal her çeşit pagan ayinini de yasaklamıştır[10].Theodosius’un dinsel kararlar almasının nedenlerinden birisini belirtmemiz gerekirse o da 340-397 yılları arasında yaşamış olan Milan Psikoposu Ambrosius’dur. II.Valentianus(375-92) bir dönem Milan kentinde bulunan kiliselerden birisinin kendisine devredilmesini ister, piskopos ise reddeder. Saraya çağrılan Ambrosius emri “Bir piskopos asla Tanrı’nın evini terk etmez.” diye ikinci kez reddeder. Roma İmparatorluğu’ndaki düşünceye göre her şey imparatora ait olduğu için bu reddetme olayı saçmadır. Öte yandan durum belirtilince piskopos şöyle der:

  • İlâhi hususlarda imparatorluk yetkilerini kullanamazsınız, ey imparator, eğer uzun imparatorluk istiyorsanız Tanrı’ya tabii olun Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Caesar’ın hakkını Caesara bırakın.[11]

Ambrosius 390 senesinde I.Theodosius’un emriyle gerçekleştirilmiş ve yaklaşık olarak 7000 insanın hayatını kaybetmesine neden olan Selanik Katliamı’ndan ötürü imparatoru aforoz etmiştir. Büyük Theodosius aforoz edilen ilk imparator olmakla birlikte daha sonra günahının kefaretini ödeyip pişmanlığını göstermiş ve affedilmiştir. Bu noktada durup ufak bir parantez açmak kilisenin daha sonra nasıl güçlendiğini göstermek açısından faydalı olacaktır.

Taht, Taç ve Asa

Devletlerin yönetim şekilleri en temelde tiranlık, monarşi, cumhuriyet ve totaliterlik olmak üzere dörde ayrılabilir. Monarşi ile tiranlık arasındaki farkı ilkinin yönetenin keyfiyetine bağlı olması iken ikincisinin korku ile erki elinde tutması olarak kabaca tabir edilecek olursa monarşide mevzubahis erk tanrısal iradenin temsiline dayandırılmaktadır; dolayısıyla siyasal olmayan bir hüviyete sahiptir. Bu noktada devleti yöneten monarkın dini kurumlarca dışlanması onun yönetme hakkının olmamasına yol açacaktır. Bu konuya örnek olarak seçimle başa gelen Kutsal Roma İmparatorları ile Papalık arasında sıkça gerçekleşen ve ileride de bahsedilecek olan mücadeleler örnek verilebilir.

I.Theodosius’un pagan uygulamalarını kaldırması, ardından da Frigidus Savaşı’nı kazanıp imparatorluğun iki yarısını birleştirmesi ülkede olan kaosu sona erdirmemiştir.

Kavimler Göçü’nün başlaması ile birlikte Hun baskısına dayanamayan Gotlar 375 yılında Roma İmparatorluğu’na geçiş yapmak istediler, istek devrin Doğu Roma İmparatoru olan Valens tarafından kabul edilmiştir. Bu imparator daha sonra 378 senesinde Hadrianapolis Savaşı’nda(o zamanki Edirne’nin adı) Gotlar tarafından öldürülecektir.

Gotlar’ın gelmesi ile birlikte diğer Cermen kabileleri de imparatorluğun federesi(lat. Feodarati) olmak kaydıyla imparatorluğa sığınmaya başladılar. Öte yandan daha sonra I.Theodosius tarafından çıkarılacak olan fermanla belirlenmiş olan İznik İtikadi’nin aksine Cermenik kabileler –belki de kültürlerine daha uygun olduğu için- ataerkil bir yorum olan Ariusçu idiler. Bu durum da dini mücadelenin sürmesine neden olacaktır.

Bir diğer sorun ise Kavimler Göçü’nün getirmiş olduğu tahribattan ötürü Batı Roma İmparatorluğu’nda hazine ve ordu politikalarının iflası idi. Devlet federeleri olan Cermenlerden vergi alamamakla birlikte onların kimi zaman yerleşmiş oldukları Galya’yı istilalarını da engelleyememekteydi. Devletin gücünün çökmesi sonrasında güvenli yerler olan ve sığınabilecek yegâne mekanlar ise pek tabii olarak manastırlar idi. Devlet vergi yükünü arttırırken pek çok insan kurtuluş umudu olarak manastırlara katılmaktaydı, zira manastırlar o dönemde vergiden muaf kurumlardır. Zamanla bu durumun önüne geçmek için yeni bir kanun çıkarılmıştır, çıkarılan kanuna göre senyörün(toprak sahibi) izni olmadan hiçbir insan(serf) rahip olmak için yerinden ayrılamazdı; öte yandan bu izin son derece sıra dışı durumlarda verilmekteydi.

Karolenjler ve “Kutsal” Roma Cermen İmparatorluğu

742 senesinde Liege civarında doğan ve 814 yılında Aachen’da ölen Şarlman(lat. Carolus Magnus) başta Frenkleri ve daha sonra da Cermenleri bir araya getirmiş olan imparatordur, daha sonra Friedrich Barbarossa olarak da bilinecek olan I.Friedrich’in imparatorluğuna Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu deme nedeni olan kişidir. İsmin nedeni olan hikaye ise şu şekilde:

“Şarlman, İtalya Seferi sonrasında dönemin papası olan III.Leo ile akşam yemeği yerken papa aniden kafasına taç geçirmiş ve onu Roma İmparatoru olarak ilan etmiştir.”(800 yılında)

Bu basit ve kaynağı bilinmeyen, dolayısıyla gerçekliğini teyit edemeyeceğimiz, söylence bizlere o dönemde yönetme erkinin tanrısal olduğunu göstermesi açısından faydalı bir örnektir; zira kilise sahip olduğu güce bir anda ulaşmamıştır. Söylencenin göstermiş olduğu başka bir husus ise kendi döneminde ve bölgesinde askeri açıdan –belki de- en güçlü olan bir kişiye imparatorluk payesi veren kilisenin siyasi alanda ne kadar güçlü olduğunu göstermesidir. Tabii ki dini açıdan ön planda bulunmak aynı zamanda devlet müdahalesine de açık olmak demektir, ki bu konu sekularizmin en temelde devlet ile dini kati bir suretle ayrılması gerektiği düşüncesinin de arka planda yatan nedenlerinden birisine örnek olarak gösterilebilir.

Söylencenin oluşmasına neden olan faktör ise gerçek anlamda ilk Kutsal Roma İmparatoru diyebileceğimiz I.Otto’nun 962 yılında bizzat papa tarafından taç giydirilmesi olabilir.

Daha sonra ortaya çıkacak olan sekularizm düşüncesi ise aslında imparatorlar ve papalar arasındaki mücadele zamanında Batı Avrupa’da ortaya çıkmıştı desek bir bakıma yanlış olmaz. Jacques Le Goff bu durumu “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” olarak belirtmiştir[12].

Batı’da kilisenin güçlenmesine neden olan bir diğer faktör ise siyasi olarak bir birliğin sağlanamamış olmasıdır. Bu yüzden Voltaire Kutsal Roma İmparatorluğu’nun adıyla alay etmiştir desek sanırım yanlış olmaz. Doğu’da, yani devrin Konstantinopolis’inde, kilise devlet kontrolünde büyüyor iken Batı’da kilise kurumu devletten bağımsız bir oluşumdur. Gelişmiş bürokratik sistem olmaması sebebiyle kariyer arayan insanlar zamanla kiliseye katılmışlardır, yine belirtmek gerekir ki Batı menşeli olan pek çok düşünür kilise kökenlidir. Buradan hareketle diyebiliriz ki kilise zamanla yalnızca siyasi gücün üstünde olan bir kurum hâline gelmemiş, aynı zamanda mevcut entelijansiyaya da hakim olmuştur. Yine de konuyu daha iyi açıklayabilmek için feodalizme bakmakta fayda olacaktır.

Feodalizm

Feodalizmden bahsetmeden önce belirtmemiz gereken husus onun yalnızca Batı ve Orta Avrupa’ya değil, aynı zamanda farklı coğrafyalarda da kendine özgü feodalizm çeşitlerinin olduğudur; Japonya örneğindeki gibi. Bu sebepten ötürü Batı ve Orta Avrupa’daki feodalizm çeşitleri de Alman Feodalizmi, Fransız Feodalizmi, İngiliz Feodalizmi gibi alt başlıklar altında incelenmektedir. Feodalizm hakkında bahsetme nedeni ise Ortaçağ’da toplumun üç temel sınıfa ayrılmasıydı, bu sınıflar

  1. Orestes denilen ruhban sınıf.
  2. Bellatores adı verilen silahlı(asker) sınıf
  3. Laboratores denilen işçi sınıftır, fakat bu sınıfta yalnızca toprağı işleyen serf bulunmamakta aynı zamanda zanaatkârlar da bu sınıfta bulunmaktadır.

Batı Roma İmparatorluğu yıkılmadan çok önce kilise mevcut aristokrasi için prestij kaynağı olarak görülmeye başlanmıştı. Bu duruma örnek olarak makalede bahsedilmiş olan Nolalı Paulinus ve Eusebius Hieronymus verilebileceği gibi Ammianus Marcellinus isimli tarihçinin pagan bir senatörün demiş olduğu “Bana Roma piskoposluğunu verin hemen Hıristiyan olayım” sözü de verilebilir. Bu noktadan hareketle de denilebilir ki imparatorluğun ister Batı isterse Doğu yarısı için olsun farklı kliklerden kişiler kilise içerisinde yer almışlardır. Bu noktada da belirtilmesi gereken Katolik Kilisesi’ne dair öğretilerin nasıl temellendiğidir. En basit bağlamda ifade edilecek olursa “İlk Günah”, “Kutsal Ayinler” ve “Kurtuluş” kavramları üzerinde kilise doktrinini şekillendirmiştir. Kilisenin güçlenmesine neden olan husus da günahkâr olarak dünyaya gelen insanların ancak ayinler aracılığıyla inayet sahibi olup böylelikle kurtulacaklarını düşünmeleriydi. Dolayısıyla bu durum zamanla kilisenin bir bakıma monopol oluşturmasına neden olmuştur. Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus ise yargılamanın da başlangıçta kilise tekelinde olması ve onun teamüllerine göre adaletin sağlandığı gerçeğidir.

Aslında başta belirtilmesi gereken husus feodalizmin nasıl bir sistem olduğundan ziyade nasıl işlediği ve ne olduğu sorusudur. Feodal bir düzende temelde toprağa bağlı işçi olan serf toprak sahibi olan senyöre(toprak sahibi kurum kilise de olabilir) karşı sorumludur. Toprağın sahibi olan senyör ise eğer varsa kendisine toprağı sağlayan kişiye karşı sorumludur. En alttan en üste doğru bir sınıflandırma yapacaksak eğer şöyle olacaktır: Serf kale sahibi barona ya da piskoposluk denetiminde bir bölge ise oradaki ruhban sınıfından yetkili kişiye, baron konta(İng: earl), kont düke, dük krala karşı sorumludur. Bu durum ise en basit şekilde tarif edilecek olursa çıkacak olan sonuç yerelleşmedir. Öte yandan Ortaçağ’da yerelleşmeyen, bilakis farklı etnik kökenden insanların bir cemaat(Alm. Gemeinschaft) hâlinde yek vücut bulundukları kurum ise kilise idi. Ferdinand Tönnies’e göre irsi bakımdan yahut tasarruf veya yararlanma açılarından orta k özellikleri olan veyahut da belirli müşterek dayanışma unsurlarına sahip olan, aile (ev cemaati), köy, kulüp, dini gruplar, otarşik bir iktisadi bünyeye sahip kasabalar, zanaat birlikleri (loncalar) ve hatta feodal beylikler cemaatin tezahür şekilleridir[13].

Öte yandan bilindiği üzere feodalizmin yıkılış sebeplerinden birisi olarak kentleşmenin gelişmesi ve şehirleşme sonucu ortaya çıkan yeni sınıfın, burjuvazi, feodalizmi alaşağı etmesi gösterilmektedir. Antropolog Robert Redfield’in yaptığı tanıma bakacak olursak kendisi manevi düzenin teknik düzene hakim olduğu kültürleri kent-öncesi kültürler olarak tanımlamıştır[14].Yeniden Tönnies’e dönecek olursak o da daha önce ortak çıkarlar için işbirliğine girmiş olan insanların oluşturdukları birliği yeni bir fenomen olarak ele almakta(Cemiyet, alm.Gesellschaft) ve onun zamanla üstünlük kazanacağını ileri sürmektedir.

Burada değinilmesi gereken husus mevcut şartlar altında kilisenin gündelik yaşamda sahip olduğu güçtür. Doğuda Hıristiyanlık devlet kontrolünde gelişirken Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesi ve Katolik Kilisesi’nin daha serbest bir ortamda şekillenmesi ile birlikte zamanla daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi devlet yöneticileri ile güç yarışına girmeleri son derece doğaldır.

Gang nach Canossa ve Kulturkampf

Gang nach Canossa her ne kadar Canossa’ya gidiş demek olsa da günümüzde özür dilemek, özür dilemek ve kendini affettirmek için başkalarının ayaklarına kapanmak anlamına da sahiptir. Olay 1076 yılının Aralık ayından 1077 yılının Ocak ayına kadar sürmüştür, fakat etkisi yaklaşık yedi yüz sonra bile mevcuttur ki buna örnek olarak Otto von Bismarck’ın 14 Mayıs 1872 tarihinde Reichstag’da “Seien Sie außer Sorge, nach Kanossa gehen wir nicht, weder körperlich noch geistig.”[15] demesi örnek verilebilir. Bismarck’ın ifade etmeye çalıştığı sözlerin Türkçesi ise aşağı yukarı “Şunu iyice anlayın, hiçbir şekilde Canossa’ya gitmeyeceğiz; bedeni veya ruhani olarak” şeklindedir. Canossa’nın önemi ise daha önce bahsedilmiş olan “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” denilse bir bakıma doğru olur.

11. ve 12. yüzyıllarda Katolik Kilisesi ile Ortaçağ’da bulunan devletlerin ihtilafa düştükleri temel sorunlardan birisi manastırlara başrahip eyaletlereyse piskopos olarak kimin hangi erk tarafından atanacağı konusuydu. Kurumlar kiliseye bağlı olsalar da devletin toprakları içerisinde yer aldıkları için monarklara göre atama yetkisi onlarda olmalıydı, zira bir noktada bu kurumlar onların vassalıydı. Öte yandan Papa VII.Gregor’un yapmış olduğu reformlar krizin başlangıcını oluşturmaktaydı. Bizzat papa tarafından yazılan ve Dictatus Papae olarak adlandırılan kanunlar 1075 yılında yayınlandı. Kanunları kısaca özetlenecek olursa şu şekildedir: “Roma Kilisesi yalnızca Tanrı tarafından kurulmuştur ve dolayısıyla evrenseldir. Piskoposları göreve atama ya da görevden alma yetkisi yalnızca papaya aittir. Papanın yönetimindeki konseyde papa hüküm verme yetkisine sahiptir, konseyin kararlarını veto edebilir.” şeklinde devam eden ve 27 maddeden oluşan bildirgede ayrıca “Papa kimse tarafından yargılanamaz, Katolik Kilisesi ile barışta olmayan hükümran Katolik değildir, Roma Kilisesi daha önce hata yapmadı/şu anda hata yapmamaktadır/gelecekte de hata yapmayacaktır.” gibi maddeler de bulunmaktadır. İlgi çeken ve imparatorlar ile anlaşamamasına neden olan maddeler ise şunlardır: “Papa gerekirse imparatoru görevden alma yetkisine sahiptir.” ve “Papa gerekirse imparatorluğa dair ünvanları ve nişanları kullanabilir.” ile “Bütün prensler papanın ayağını öpmek zorundadır.” maddeleri yer almaktadır. Belki de sonuncu maddeden ötürü Gang nach Canossa tabiri günümüz Almancasında birilerinin ayağına kapanmak anlamına da gelmektedir.

Papa gerekirse imparatoru görevden alma yetkisine sahiptir.” maddesi aslında o döneme kadar mevcut olan iki başlı(iki kılıçlı) sistemin de yıkıldığı anlamına gelmekteydi. Başka bir şekilde ifade edilecek olursa geçici olan ve ruhani olan arasındaki ayrım VII.Gregor’un dikte ettiği 27 maddeyle yıkılmıştır. Burada hatırlanması gereken husus sekularizmin etimolojik açıdan kökeni olan saecularis sözcüğüdür ve bilindiği üzere kelime “dünyevi, bir jenerasyon ya da çağa ilişkin” anlamına gelmektedir. Bir diğer nokta ise daha önce bahsedilmiş olan Jacques le Goff’un tespitidir, o tespiti açacak olursak Papalık sahip olduğu ruhani güçle dünyevi egemenliğin üzerine kendi sistemini inşa etme girişiminde bulunmuştur.

1075 yılında ise Kutsal Roma İmparatoru olan IV.Heinrich ise Papalık tarafından yayınlanmış olan ve piskoposları papalık atar kuralına karşı gelerek yönetimi altındaki yerlere piskopos atamalarını kendisi yapmaya başladı ve ardından da papa tarafından aforoz edildi. Daha sonraki yıllarda da torunu olan Friedrich Barbarossa(I.Friedrich) de aforoz edilecektir, ama o da durumu kendi adına kurtarmak için kendi papasını yani anti-papayı atayacaktır. Onun torunu olan II.Friedrich’te Haçlı Seferi düzenlemediği hâlde savaşmadan Kudüs’ü diplomatik yollardan aldığı için aforoz edilecektir. Burada II.Friedrich’e ufak bir parantez açmak faydalı olacaktır, zira kendisi aforoz edilmesine ve Müslüman olmakla suçlanmasına rağmen Ortaçağ’da yer alan ve her çeşit unsura toleranslı yaklaşabilen bir liderdir. II.Friedrich’in korumaları Müslüman idi ve kendisi Sicilya’da hayatını sürdürürken adada bulunan Müslümanların cami yapmalarına da izin vermiştir. IV.Heinrich’e dönülecek olursa 1076 yılında papa kendisini kalıcı olarak aforoz etti, bu bir Hıristiyan olarak ölmemesi anlamına geldiği kadar yönetme erkine de sahip olmaması dolayısıyla vassallarının bağımsız hareket etmesine neden olacak bir olaydı; yani otoritesi olmayacak ve devlet yönetimi de geçersiz sayılacaktı. İmparatorun hükümdarlığı o dönemki kanunlar gereği geçersiz olduğu için yönetimi altında bulunan vassallar ayaklanmaya başlamıştı. Her ne kadar IV.Heinrich ilk isyan eden Sakson soylularına karşı zafer kazanmış olsa da aforozun kalkması gerektiğinin farkına vardı ve papadan özür dilemek için yola çıktı.

İmparatorun geldiğini öğrenen papa ve daha sonra İtalyan şehirlerini örgütleyip Almanlara karşı uzun soluklu bir savaşı açacak olan devrin Toskana Düşesi Mathilda kayzerin orduyla geldiğini farz edip Canossa Kalesi’ne sığındılar. Öte yandan siyasi olarak zor durumda bulunan imparator münzevi bir şekilde pişmanlık elbisesi denilen elbiseyle(bu elbise uzun bir tunik ve sandaletten ibarettir) Canossa’ya gelmiştir. Üç gün boyunca oruç tutan ve Canossa’nın karşısında keşiş yaşamı süren imparator üçüncü günün sonunda papa tarafından affedildi ve kendisine komünyon yapıldı. Dolayısıyla denilebilir ki Papalık sahip olduğu spiritual güç sayesinde mevcut erki bastırabilmiştir. Öte yandan vassalların yeniden isyan etmesi sonrasında IV.Heinrich tekrar aforoz edilmiştir, fakat o da kendi adamı olan III.Clement’i papa ilan edecek ve ardından da Roma’ya yürüyerek onu Kilise’nin başına geçirecektir. Bu noktada da denilebilir ki devletin dine dinin ise devlete müdahalesi sıklıkla gerçekleşmekte ve iki taraf da kendi çıkarları uyarınca yönetimi gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Otto von Bismarck’ı ise Canossa ile ilgili konuşmaya iten süreç farklı olmakla birlikte bir ölçekte benzerdir. Türkçesi Kültür Mücadelesi(Kavgası) olan Kulturkampf temelde Katolikliğin etkisini devlet eliyle kırmaya yönelik bir eylemdir ve buna karşı gösterilen tepkiyi de içeren süreçtir. Terimi ise Prusyalı liberal devlet adamı olan Rudolf Virchow üretmiştir. Sürecin ortaya çıkma nedeni ise Prusya’da yaklaşık olarak %36,5 oranında Katolik bulunması ve Katoliklerin görüşlerinin liberaller ile Protestanların desteğini sağlamış olan Bismarck’ın politikasıyla uyum sağlamaması olarak gösterilebilir. Bismarck Katoliklerin gücünü kırmaya yönelmiştir, hem böylelikle kendi devletinin yönetimi altında olan Lehlerin de asimilasyonunu sağlayacağını düşünmektedir. Bu duruma edebiyattan bir örnek gösterecek olursak o da Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Henryk Sienkiewicz’in 1895 yılında yazmış olduğu Quo Vadis olabilir. Sienkiewicz’in Polonya Tarihi üzerine olmayan tek kitabı olmasına rağmen Polonyalı ruhunu yansıtan bir eser olmasının yanında Neron’a ve Roma İmparatorluğu’na karşı gelen ilk dönem Hıristiyanlarının çektiği acıyı anlatmaktadır[16]. Öte yandan Bismarck’ın Katolik etkisini kırmak için göstermiş olduğu çaba sonuçsuz kalmıştır, Katolikler örgütlenmiş, en güçlü ikinci parti hâline gelmiştir; buna ek olarak Almanya’nın kuzeyi ile güneyi arasında da bir ayrım ortaya çıkmıştır. Bir diğer sonuç ise Bismarck’ın güçlenen sosyalistlere karşı Katoliklerle işbirliği yapmasıdır ki, siyasi açıdan pek çok kez taraf değiştirdiği için –misalen 1848 Devrimi sonrası Avusturya ile müttefik olması, daha sonra milliyetçi olması ve ardından Prusyalılar ile bir olması gibi- siyasi açıdan hoş bir etki bırakmamış ve güçten düşmüştür. Katolik Kilisesi ise Kulturkampf esnasında ruhban sınıfının çoğu üyesi tutuklandığı için devlete karşı girişecekleri herhangi bir mücadeleyi kazanamayacaklarını algılamıştır. O dönemki mevcut yönetim ise Kilise’ye ağır zararlar verebilseler bile tam anlamıyla pasifize edemeyeceklerini anlamışlardır.

Augsburg ve Vestfalya Barışları

25 Eylül 1555’te Augsburg kentinde toplanan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu Dieti(meclisi) ile Lutherciler ve Katolikler arasında barış sağlanmıştır. Bu barış temelde Curius regioejus religio (hükümdarın dini neyse, ülkesinin dini de odur) ilkesini benimsemekle birlikte Kalvinistleri dışarıda tutmuştu. Bu durum 15 Mayıs 1648 senesinde imzalanan Vestfalya Barışı ile düzenlenmiş oldu. Vestfalya ile birlikte daha önceden imzalanmış olan Augsburg Barışı’nın hükümleri geçerli olmakla birlikte Kalvinizm tanındı. Bir diğer nokta ise herhangi bir erkin yönetiminde kabul edilmeyen mezheplerin Kilise güvencesi ile ibadet yapabilmesi oldu ve bu durum farklı mezheplere mensup devletlerin diğer devletlerin içişlerine karışmasını engellemeyi amaçlamış bu amacında ise bir nebze de olsa başarı sağlamış olan maddedir. Buna örnek olarak kimi uzmanlara göre Vestfalya Barışı’nın bugünkü uluslar arası sistemin temeli olduğuna dair görüşler gösterilebilir. Ayrıca belirtilmesi gereken bir diğer konu ise Alman Prenslikleri’nin kendilerine özel mahkemeleri kurmalarıydı.

Sonuç

Sekularizmin tarihte almış olduğu yola bakarsak aslında en baştaki noktaya geri dönmüş oluruz, bu da devletin dine dinin ise devlete müdahalesini engelleyen görüştür. Bu durumun getirisi temel anlamda iki kliğin de çıkarları için birbirlerini rakip olarak addedip mücadele etmelerini engellemekle kalmayıp aynı zamanda nispi ölçülerde bireysel özgürlüklere de yansıyacaktır ki yansımıştır da.

Spinoza’nın(1632-1672) yazmış olduğu Vatandaşların Özgürlüğü isimli eserden yapılacak olan alıntı konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

“Hiçbir insan aklının bütünüyle başkalarının iradesine girmesi mümkün değildir; hiçbir kişi kendi rızasıyla özgür bir şekilde karar verme doğal hakkını başkasına devredemez ya da böyle bir şey yapmaya zorlanamaz. Bu nedenle, aklı kontrol altına almaya çabalayan devlet zalim olarak kabul edilir. Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.”[17].

Buradan hareketle de denilebilir ki devletin asıl amacı temel hak ve özgürlükleri koruyup geliştirmektir ve bunda farklı dinden insanların yasalar önünde eşit olmalıdır. Din ise manevi gücünü dünyevi çıkarlar için kullanmamalıdır. Dolayısıyla gerek dini gerekse devlet kurumları olsun otokontrol mekanizması oluşmadığı müddetçe Jacques le Goff’un yapmış olduğu “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” tespiti geçerli kalacak ve iki cenah da kendi dünya tahayyülerini uygulayabilmek için birbirleriyle çatışacaklardır.

Referanslar:

[1]: http://www.etymonline.com/index.php?term=secular
[2]: http://jimithekewl.com/2013/08/15/laikci-terimi/
[3]: Secularism vs Laicism, sf.7, Murat Soner
[4]: Anthony W. Marx, Faith in Nation: Exclusionary Origins of Nationalism (Oxford: Oxford University Press, 2003), 89.
[5]: Gulce Tarhan, Roots of the Headscarf Debate: Laicism and Secularism in France and Turkey
[6]: Armağan Öztürk, Res Publica, Doğu Batı Yayınları, sf.291
[7]: a.g.e sf.292
[8]: Nola Piskoposu Paulinus, Mektuplar, c.400
[9]: Williams, Stephen & Friell, Gerard, Theodosius: The Empire at Bay, Yale University Press, 1994. 129
[10]: “Topluluk ya da özel olarak, tüm pagan uygulamaları yasaklanmıştır.” Theodosius’un Fermanı, 391
[11]: Doğu Batı Yayınları, 33.Sayı, Ortaçağ Aydınlığı, 105
[12]: Jacques Le Goff, History of Humanity, Scientific and Cultural Development, Volume IV, Unesco&Routledge, 2000
[13]: Mehmet Fikret Gezgin, Cemaat-Cemiyet Ayrımı ve Ferdinand Tönnies, sf.199 [14]:Charles H.Long, Popüler Din, Çev. Mustafa Arslan, http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/23.php
[15]: http://www.reichstagsprotokolle.de/Blatt3_k1_bsb00018359_00387.html
[16]: Henryk Sienkiewicz, Cem Yayınevi 1972, Quo Vadis,  Roman ve Yazar Üstüne [17]:http://www.canaktan.org/hukuk/insan_haklari/felsefi-yazilar/benedictus_de_spinoza.htm

Reklamlar

Ortaçağ Üzerine IV, Feodalizm

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Ocak 5, 2014 by aetiusflavius

Feodalizm sözcüğü köken olarak kimi kaynaklara göre Latince’de bulunan feodum‘dan evrilmiş bir sözcüktür, sistem/yönetim biçimi olarak adlandırılması ise XVIII.yy’da başlamıştır. Feodum sözcüğü ile ilgili teorilere göre ise kelime bir başka Latince sözcük olan beneficium‘un yerine kullanılması ile başlamıştır. Bahsi geçen beneficium ise hak, imtiyaz, yarar gibi anlamlara gelmektedir, tıpkı İngilizce’de bulunan benefit  sözcüğü gibi. Öte yandan feodum sözcüğünün kökeni olarak Eski Cermen Dili’nde var olan fehu-ôd sözcüğü gösterilir, fehu büyükbaş hayvan demekken ôd değer taşıyan ve hareket edebilen obje demektir. Zamanla toprakların ve dolayısıyla tarımın değer kazanması/ön plana çıkması ile birlikte beneficium yerine feodum sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Yine de sözcüğün etimolojisi ile ilgili bir diğer teoriye göre kelime kökeni fief sözcüğüdür, kelime dirlik anlamına gelse de aynı zamanda senyör ile ona bağlı kişi arasındaki anlaşma ve kişinin toprağı devredebilme, ondan yarar sağlayabilme gibi anlamlara gelir. Kelimenin etimolojisi ile ilgili bilgilere şuradan ulaşılabilir.

feodalizm

Öncelikle belirtmek gerekir ki feodalizm yalnızca Batı Avrupa’ya özgü bir sistem değildir, Japonya örneğinde olduğu gibi benzerler vardır; fakat yine de feodalizmden kasıt genel olarak Batı Avrupa’da etkin olan sistemdir. Böyle bir sistemin ortaya çıkması bir anda olmayacağı için şunu diyebiliriz ki kavramların oluşmasına neden olan öncül düşünceler vardır. Walter Benjamin’den alıntılayacak olursak:

Her çağ bir sonrakini düşlemekle kalmaz, düşleyerek uyanışa doğru ilerler. Kendi sonunu kendi içinde taşır[1].

Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, çökmesi esnasındaki süreç ve sonrası hakkında vaktinde birkaç şey yazmıştım, onlara şuradan ulaşılabilir. Yine de belirtmek gerekir ki imparatorluğun çökmesi feodalizmin oluşmasına neden olan en geçerli sebep değildir, geçerli sebeplerin etkin olanlarından birisidir sadece. Başka bir şekilde ifade edecek olursak feodalizmin temel nedeni eğer merkezi bir yapının olmaması ise bu yapının olmamasından ötürü yalnızca yönetimlerin, yani siyasal yapıların değil, aynı zamanda iktisadi, kültürel, hukuki vs gibi pek çok yapının da yerelleşmesidir. İşte bu sebepten ötürü diyebiliriz ki yalnızca tek çeşit feodalizm yoktur, feodalizm incelenirken İngiltere’de feodalizm, Almanya’da feodalizm, Fransa’da feodalizm gibi alt başlıklarda incelenir; çünkü yerelleşmeden ötürü ortaya çıkmış mikro yapıların tek bir başlık altında makro yapılar gibi ele alınması hem zor olacaktır hem de gereken ehemmiyet çerçevesinde incelenemeyecektir. Fakat feodalizm tarıma dayalı bir yönetim biçimi ise, başka bir ifadeyle diyecek olursak feodalizm de ana gelir kaynağı tarım ise, topraklar kadar önem kazanan bir diğer olgu da toprağı işleyen çiftçiler, toprağa bağlı olarak çalışan serfler ve toprağı işletme hakkı bulunan senyörler feodalizmin temel taşıdır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki feodalizm ile sistemin ortaya çıkışı, gelişimi ve çöküşünde ana unsur yalnızca merkezi otorite eksikliği değil aynı zamanda bir bölgedeki popülasyonun büyüklüğüdür; velhasılı kelam feodalizmin sistematik bir analizi yapılacak ise danışılması gereken ilk kaynaklardan birisi de demografidir.

Demografiden hareketle şunu diyebiliriz: Feodal bir sistemde rant kavgasının kökeni -olaya düz mantık bakacak olursak- emek azlığıdır. Eski ekonomik sistemler klasik olarak şu şekilde açıklanmaktaydı:

Daha fazla toprak—>daha fazla işçi—>daha fazla para—>daha fazla asker—>daha fazla toprak

Üstteki argümanı şu şekilde destekleyebiliriz. Bugün takip etme, peşinde olma gibi anlamlara gelen pursuit kelimesi Eski Fransızca’da poursuite kelimesi kökenlidir, ve sözcük Ortaçağ esnasında toprağını terk etmiş, kaçmış serfin yakalanıp teslim edilmesi anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla feodalitenin kurucu unsurunun rantın bağımlı hâle getirilen emek gücünden sağlanması olduğu iddia edilebilir[2].

Bu durumdan hareketle şunu diyebiliriz: Feodal bir sistemde toprak sahipleri olan soyluların mücadelesi daha fazla toprağa egemen olmak değil, daha fazla serfe sahip olmak şeklindedir, buna örnek olarak Viking akınları verilebileceği gibi daha verimli toprakları -ve aynı zamanda daha zengin kentleri- kendine bağlamak için İtalya’ya sefer düzenleyen Kutsal Roma İmparatoru olan Friedrich Barbarossa’da verilebilir. Öte yandan belirtmek gerekir ki serfler sadece senyörler için değil, aynı zamanda kendileri için de üretim yapmaktaydılar; bir alandaki tarla üretim konusunda da eşitliği sağlamak için ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Özel mülkiyet olarak tarlaları kabul edersek bu mülkiyetler çitlerle çevrilmemişti, yani kesin sınırları yoktu ve üretimde eşitliği sağlamak için sınır olarak taşlar kullanılırdı; sınır taşı terimi de bu durumla ilişkili olabilir.  Topraklar ise üçe ayrılmaktaydı, bunlar sırasıyla[3] :

  1. Demesne. Bu topraklar serfler vasıtasıyla toprak sahibi olan senyörün adına işlenirdi.
  2. Terra mansinoria veya mansus sevi adı verilen toprak çeşidi. Bu topraklar serfler tarafından kendileri hesabına işlenirdi.
  3. Communia veya marca communis denilen topraklardı ki bu topraklar çayır, orman, mera gibi topraklar.

Öte yandan bir de işlemeye elverişli topraklar vardı, bu topraklara ise terra inculta denilirdi. Dolayısıyla feodalizmin ekonomik anlamda gereken işçiye, yani emek gücüne, sahip olmadığı ve bu sebepten ötürü sistemin başat unsurunun arazi büyüklüğünden ziyade araziyi işleyebilecek nüfus oranı olduğu ileri sürülebilir.

Bir önceki söze, yani tarlaların eşitliğine geri dönecek olursak, bu durumu desteklemek için şu örnekleri verebiliriz. İlki serflerin arazisi toprak sahibinin arazisinden daha büyükse serfler daha fazla ürün üreteceklerdir, bu durumda ise ürünün eşitlik temeli göz önüne alınacağından ötürü bazı serflerin ürünü kendilerinde kalacaktır. Eğer toprak sahibi senyörün arazisi daha büyük olursa hem serfler gereken zaman zarfında ya toprak sahibinin arazisini ya da kendi arazilerini yeterli ölçüde işleyemeyecekler, bu da ekonomik bazda rejenerasyon olmasını engelleyecektir. Yine de belirtmek gerekir ki mevcut sistem doğa koşullarına endeksli olduğu için her zaman eşit oranda verim alınamayacaktır; bu sebepten ötürü feodalizmin ekonomik sistemi hakkında eşitliğe eğilim hâlinde olma da denilebilir. Toplum ise temel olarak üç sınıfa ayrılmıştı, bunlar:

  1. Oratores denilen ruhban sınıftır.
  2. Bellatores adı verilen askerler/silahlı sınıftır.
  3. Laboratores diye adlandırılan sınıftır. Labour sözcüğünün iş gücü olduğunu düşünürsek bu sınıfa yalnızca toprağı işleyen çiftçiler ya da serfler değil; aynı zamanda şehirlerde bulunan zanaatkârlar da katılabilir.

Zanaatkârları ele alacak olursak bunlar genel olarak şehirlerde yaşayan kişilerdi, bulundukları şehirler ise geniş bir ticaret ağıyla diğer şehirlere bağlıydı. Doğrudan efendiye sahip olmayan bu kişiler zamanla kendi aralarında da birlikler oluşturmuş oldukları gibi bazı şehirler ile de siyasal ve ticari bazda birbirlerini desteklemişlerdir, örnek olarak Ren Bölgesi’nde kurulan fakat zamanla ağırlık merkezi kuzeye kayan Hansa Birliği verilebilir. Yine ilginçtir, Almanca’da şehirlileri kastetmek için kullanılan Bürger sözcüğü zamanla vatandaşlık anlamına da gelmiştir.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar, Sayfa 26.
[2]: Doğu Batı, Sayı 33, 2.basım, Sayfa 72.
[3]: a.g.e, Sayfa 75.

Kazaklar/Kozaklar

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Ağustos 25, 2013 by aetiusflavius

Ilya Repin’in meşhur “Türk Sultanına Mektup Yazan Zaporojya Kazakları” isimli tablosu ile Türkiye’de de meşhur olan ve Zaporijya’da yaşayan Kazaklar özellikle 16.yy ile 1775 senesinde meşhur çariçe II.Katerina’nın emri ile Zaporijya Siçi kaldırılana kadar Doğu Avrupa tarihinde önemli rol oynamış topluluktur.

repin-ilya-reply-of-the-zaporozhian-cossacks-after-painting-by-ilya-repin-1880-1891

Zaporojya Kazakları hakkında birkaç kelam etmeden önce Zaporijya’dan bahsedelim. Bölge coğrafi olarak doğuda Don Nehri, kuzeyde Kiev ve batıda Dinyester ile Azak Denizi’nin kuzeyi arasındaki steplerdir. Zaporojya Kazakları da bu bölgede genellikle Dinyeper Nehri civarında yaşayan insanlardı. Zaporojya Kazakları’nın adı ise üsleri olan Zaporijya Siçi’nden(Siç=Tahkimat/Berkitilmiş Kale) gelmekte olup Zaporojya ismi çağlayanların ardında/ötesinde anlamındadır (za=beyond/öte ile poróhy=rapid/çağlayan).

“Son senelerde Osmanlı Devleti tarihiyle dolaylı olarak ilgili olması sebebiyle kazakların tarihinden kafi malumat almak için, bu millete bir göz atmak ve üç büyük şubesini zikretmek gerekir. Kazaklar Don sahillerinde Dniepr şelale/eri ve bu nehrin munsabından Bug nehrine kadar uzanan bataklıklar yakınında yerleşmişlerdi. Birinci takımları “Don” kazakları yahud payitahtlarına nisbetle “Çerkes” Kazakları diye adlandırılırlardı. İkinciler Zaparag yahud “Şelale” Kazakları ismiyle anılır ve başlıca ikametgahları olan Seca şehri şelale yakınında bulunurdu. Üçüncü şubeye, Osmanlılar tarafından üç kısma ayrılarak “Barabaş”, “Sarıkamış” ve “Potkal”  Kazakları denilirdi.”[1]

Kazak sözcüğü Türkçe bir sözcük olup özgür insan anlamına gelmektedir, kuvvetle muhtemel kelimenin kökeni “gezmek”tir, Kazak sözcüğü Rusça’da ise Kozak olarak bulunur. Yaşadıkları bölge tarih boyunca Asya’dan gelen toplulukların göç ettikleri hat üzerinde bulunduğu için Kazakların etnik kökeni konusunda bir şey dememiz son derece güçtür. Zaporijya Siçi’nde oluşturdukları yapı itibariyle diyebiliriz ki Kazaklar Ortodoksluk şemsiyesi altında toplanan ve etnik olarak karışık bir topluluktur. Her ne kadar bölge yoğun olarak Asya’dan gelen göçler sebebiyle Türk etkisi altında olsa da, en basitinden Kazak ismi ya da Ataman ünvanı, Korkunç İvan zamanında boyarların ve pek çok serfin de güneye kaçıp Kazak yapılanmasına girdiğini biliyoruz. Serflerin ve insanların Kazaklara kaçmaları ile ilgili nerede gördüğümü hatırlamıyorum, ama bir kaynakta da bu insanların otoriteden kaçtıkları ve bu yüzden özgür olduklarını dolayısıyla da kendilerine özgür dedikleri ile ilgili bir yazı görmüştüm. Bu verilerden de daha önce de demiş olduğumuz gibi Kazaklar bağımsız yaşamaya düşkün, etnik kökenden ziyade dini kökenin öne çıktığı topluluktur. Gerek Kazakların tarihini, gerekse Zaporojya Kazaklarınınkini üç temel dönemde incelebiliriz, bunlar sırasıyla:

  1. Tatarlar ve Türkler ile geçen mücadele dönemi
  2. Polonya-Litvanya Birliği’ne karşı mücadele dönemi
  3. Zaporijya Siçi’nin yıkılması itibariyle Rusya Çarlığı güdümündeki dönem

16.yy’ın ortalarından itibaren Kazaklar ile Tatarlar arasında stepler için başlayan mücadele gittikçe yayıldı. Bu esnada 1572 senesinden itibaren bir grup Kazak Atamanı da bizim tarih kitaplarında kısaca Lehistan olarak bilinen Polonya-Litvanya Birliği güdümüne girdiler(İngilizcesi Registered Cossacks olan Kazaklar bunlardır). Bunu şöyle açıklayalım: 16.yy’ın başlarında Kırım Tatarları ve Osmanlı akıncıları sürekli olarak Lehistan’ın daha da içlerine giriyorlardı. Lehistan ise bunları uzaklaştırmakta başarılı olamıyor, askeri açıdan yetersiz kalıyorlardı. Lehler bu şartlar altında bağımsız yaşayan Kazaklar ile anlaşma yoluna gittiler. Leh soyluları Kazak askerlerini para karşılığı çalıştırmaya başladılar, Kazaklar önce akınların azalmasını sağladılar zamanla da karşı akınlara başladılar. Yine Lehistan’ın Rutenya bölgesinde hakim güç olması ile birlikte Zaporojya Kazakları da Lehistan güdümüne girdiler. Burada Rutenya hakkında ufak bir not düşelim, Kiev-Rus prensliğinin kurulduğu bölge burasıdır, bazı araştırmacılar Rutenya ile Rus adı arasında bir bağ bulunduğunu düşünürler, burada onların argümanını destekleyen temel öge ise Slav Mitolojisi’nde yer alan Çek-Rus ve Leh hikayesidir. Hikaye kısaca avlanmaya giden üç kardeşin farklı avlar peşine düşmesi şeklindedir, Çek olan avının peşine düşer ve batıya doğru giderek Bohemya’da(Çek Cumhuriyeti) kendi devletini kurar, avladığı hayvanı da arma olarak kullanır, hayvan ise aslandır. Leh ise kuzeye çıkar, sabah güneşinde beyaz bir kartalı avlar; o yüzden Polonya arması kartaldır. Rus olan ise doğuya doğru gider ve Kiev Rus devletini kurar. Bu devletin armasında bir süvari gözüktüğü için sanırım bir şey avlayamadı kendisi. Yine de konudan kopmayıp devam edecek olursak Tatar+Türk grubuna karşı Lehistan destekli Kazak mücadelesi 1648 senesinde Kazak önderi Bogdan Hmelnietski ayaklanana kadar sürdü. Hmelnitski Ayaklanması’nı ekşisözlükte yazmıştım, şuradan ulaşılabilir. Ayaklanma gerçekleşene kadar ki zaman içerisinde Kazaklar ile geçen en önemli olaylardan birisi şüphesiz ki 20 Temmuz 1624 tarihinde Kazak korsanlarının şayka adını verdikleri altı düz tekneler ile İstanbul’a baskın vermeleridir. Şayka ise hız, manevra kabiliyeti vs gibi özellikler bakımından Vikinglerin uzun gemilerine benzemekteydi, ona da şuradan ulaşılabilir. Velhasılı kelam Kazak saldırıları sadece İstanbul ile sınırlı kalmadı, fırsatını buldukları anlarda Karadeniz’e kıyısı bulunan şehirlere saldırdılar. 1637 senesinde ise Don Kazakları Azak Kalesini ele geçirdiler, 1642 senesinde ise Osmanlı’nın savaş tehdidi üzerine kale Rusya tarafından Osmanlılara teslim edildi. Azak Kalesi ise yüz küsür sene boyunca Osmanlılar ile Ruslar arasında mücadele sebebi oldu, pek çok kez iki taraf tarafından da kuşatıldı ve el değiştirdi; Küçük Kaynarca Antlaşması ile kalenin durumu nihayete erdirildi. Kale sonsuza kadar Rusya’da kalacaktı. Velhasılı kelam kısa kesecek olursak Lehistan Tatar tehdidi altında idi ve Osmanlı kıyıları da Kazak tehdidi altındaydı, bu durum 1648 senesinde gerçekleşen isyana kadar devam etti. Bu arada Osmanlı ile Lehistan arasında sadece Kazak ve Tatar problemi değil, aynı zamanda Moldova ve Boğdan sebebiyle de karşı karşıya geldiler. Literatürde Great Turkish War ya da Kutsal İttifak Savaşları olarak geçen savaş ile birlikte iki devlet toplamda dört defa savaştı ve evet, ikisinde asıl sebep Kazaklar ve Tatarlar iken diğerinde Boğdan/Moldova idi. Velhasılı kelam 1648 senesinde isyan patlak verdi, ardından da 1655 senesinde Büyük Kuzey Savaşı başladı, tarihin akışı da değişti.

1648 senesinde üstteki resimde görülen Bogdan Hmelnitski isyan etti. İsyan bir anda tüm Rutenya’ya yayıldı, Kazakları ise Kırım Tatarları desteklediler, ele geçirilen esirler İstanbul’a yollanıldı. Hmelnitski İsyanı 1648-1657 yılları arasında sürdü, bu isyanda yalnızca iki sene yani 1654-1656 yılları arasında Tatarlar Lehistan ile ortak hareket ettiler. Hmelnitski İsyanı hakkında uzun uzadıya durmuyorum, önceden de link vererek açıklamıştım, ama sonuçları hakkında birazcık bahsetmek istiyorum. İsyan sonrası ile birlikte Polish-Lithunian Commonwealth’in adı Polish-Lithunian-Cossack Commonwealth’e dönüşmüş olsa da Zaporojya Kazakları artık Rus güdümüne girmeye başlamışlardı, 1653 Pereyasvl Uzlaşması ile. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz isyanı konu edinen, dilimize Ateş ve Kılıç(Ogniem i Mieczem) olarak çevrilmiş bir roman yazdı,1999 senesinde Jerzy Hoffman tarafından sinemaya aktarıldı.

İsyan tam bastırılmak üzere iken Polonya tarihinde bir felaket daha oldu, buna da tufan anlamına gelen Potop‘u verdiler. Ona da şuradan ulaşılabilir. Her ne kadar Lehistan zaferle ayrılmış olsa da çöküşü başladı ve ilginçtir aynı dönemlerde de Osmanlıların çöküşü başladı. Kazaklar isyan ile birlikte yarı bağımsız bir statü kazanmış olsalar da bu durum çok uzun sürmedi, çünkü hem Osmanlının hem de Lehistan’ın güç kaybetmesi ile birlikte Rusya güdümüne girdiler. Aynı yazar, Henryk Sienkiewicz, Potop’u da anlattı, 1974 senesinde yine aynı yönetmen, Jerzy Hoffman, tarafından dizi şeklinde sinemaya aktarıldı.

Kazaklar Rusya güdümüne girdikten sonra önce Zaporijya Siçi rezarvuar inşaası sebebiyle sular altından kaldı. Ardından da atamanlık yasaklandı. Sonrasında ise zamanla Rusya’nın herhangi bir askeri sınıfına dönüştüler. Siç’in sular altında kalmasından sonra bir kısım Kazak Osmanlılara sığındı ve onların adına çalışmaya başladılar, bunların yine bir kısmı Türkiye’ye göçtüler.

[1]: Baron lozef Von Hammer-Purgstaıı, “Osmanlı Devleti Tarihi”‘

Dipnot: İlya Repin’in tablosundaki pembe kaftanlı beyaz kapaklı kişi Taras Bulba‘dır.

Kültür ve Mitoloji

Posted in Kültür, Mitoloji, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

Bremen Mızıkacıları, Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Rapunzel vs gibi onlarca masal ve efsaneleri derleyip dünya edebiyatına kazandırmış olan Grimm Kardeşler’e göre folklor ürünleri ortak kültürel mirasın ürünleridir. Bu mitolojik teoride Grimm Kardeşlerin değindiği nokta ise sözlü kültür eserleri ortak atadan çıkmış ve zamanla değişmiş olan milletlerin akrabalık bağını ortaya koyulabilirdi. Grimm Kardeşler’in araştırması ise günümüzdeki folklorik araştırmaları etkilemiştir. Grimm Kardeşler’in halka dair masalları derlemesi ve -masalların aristokrat sınıftan ziyade halka ait olan söylenceler olmasından ötürü- folklorik araştırmalarda masalların hangi sınıfa ait olduğuna dikkat edilmesine neden olmuştur, çünkü halkın masallarına bir anda Helenik motiflerin yerleştirilmesi imkansızdır. Bu nedenden ötürü Avrupa’da masallar ve efsaneler arasında kesin bir ayrım yapmak son derece zordur. Theodor Benfey’e göre dünya masalları arasındaki benzerliğin nedeni aynı atadan gelmek değil; tam aksine milletlerin birbirlerini etkilemesidir[2]. Farklı milletlerden olan kişiler pek çok mitte yer almaktadır, keza milletler arası ilişkilerde mitolojiye yansımıştır, Hun kralı olan Etzel’in(Attila) Nibelungenlied’de yer alması gibi.

Carl Gustav Jung’a göre her uygarlık kendine özgü mitlere sahiptir ve kollektif bilinçdışı ögeler içgüdüseldir, kültür öncesi şekillenmişlerdir; fakat bunlar kendilerini her uygarlıkta belirli semboller ile ifade eder. Örnek olarak anne, baba, çocuk gibi figürler verilebilir. Jung’un bahsettiği ögeler, yani arketipler, ise kendilerini mitolojilerde ve rüyalarda gösterirler. Jung’a göre a priori olan arketipler birey tarafından icat edilemez; fakat birey arketipleri genetik olarak miras alabilir ya da onları misalen gördüğü düşler sayesinde mesaj olarak algılayabilir.

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demişti Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Thomas Mann.

Günümüzde felsefenin, edebiyatın, sanatın, bilimin vs.’nin temelini pek çok kişi mitolojiye dayandırır. Bizlerin bugün genellikle hikaye olarak gördüğü mitoloji kısaca söylemek gerekir ise eski zamanlarda yaşamış insanın “Ben kimim? Yaşamamın amacı ne? Yaşam nasıl başladı? Yaşadığımız yer neresidir ve bu kainat nasıl bir şeydir, kainatın özü nedir?” gibi sorulara cevap aramaktır. İskandinav Mitolojisi’nin buna cevabı şimşeklere hükmeden Thor ile hilebaz Loki arasındaki mücadelenin insana yansıması olarak cevap verirken Yunan/Roma Mitolojisi ise Zeus/Jüpiter’in önderliğindeki Tanrıların çekişmesini ele alır. Hani Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır ya insanın nelere ihtiyacı olduğunu gösteren mitler de aslında aynı ihtiyaçlara dem vurur desek yanlış olmaz herhalde. Günümüzde insan mitolojik çağı çoktan geride bırakmış olsa dahi felsefe ve bilim hâlâ mitolojik dönemdeki insanın “Ben kimim? Yaşamamın amacı ne? Yaşam nasıl başladı? Yaşadığımız yer neresidir ve bu kainat nasıl bir şeydir neyden oluşmuştur?” sorularına cevap aramaktadır. Mitoloji, günümüzde edebiyatı ve pek çok sanat dalını esinleyen –Tolkien gibi bir örnek yeterli olacaktır sanırım ya da Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü isimli operası-, bilimde kimi şeyleri icat ettirme isteği uyandıran –misalen Nibelungen Destanı’nda yer alan Tarnkappe(Görünmezlik Pelerini) için çalışmalar yapılması-, etnografik araştırmalarda bakılması gerekli olan ve “bilim”den daha eski olmasına rağmen bir bilimdalı olarak nitelenen yazılı ve sözlü eserler topluluğudur.

Cermen Mitolojisi’ni ele almayı çetrefilli bir iş olarak nitelendirebiliriz. Bunun pek çok nedeni var, örneğin yazılı eserlerin Ortaçağ esnasında manastırlarda yaşayan rahipler tarafından verilmesi gibi. Ufak bir parantez açacak olursak Germanus sözcüğünün kökenini bilinmemekle birlikte bu kelimenin Romalı tarihçi Tacitus tarafından Germania  olarak Belçika’nın doğusundaki insanları tabir etmek için kullanıldığı bilinmektedir. Ortaçağ zamanında yazılan ve konusu Cermen Mitolojisi olan eserlerde Hıristiyanlığa dair pek çok motif bulunur. Yine aynı eserler yazılmadan yüzlerce yıl öncesinde Cermen toplulukları Avrupa kıtasına yayılmaya başlamış, Romalılar ile çoktan iletişime geçmişlerdi. Bu yüzden Roma Mitolojisi, dolayısıyla Yunan Mitolojisi’ne ait pek çok unsur da Cermen Mitolojisi’nde yer alır. Yine de “ortak Cermen Mitolojisi’nden” bahsedecek isek eğer bunu şu ana gruplara ayırabiliriz:

  • Alman Mitolojisi
  • İskandinav Mitolojisi
  • Anglo-Saxon Mitoloji

Zamanla birbirlerinden farklılaşan ve haklarında bölük pörçük bilgi sahibi olduğumuz bu mitolojiler arasındaki benzerlik ise şaşırtıcıdır, örneği Nibelungen Destanı’ndan verelim.

Nibelungen Destanı, Kahramanlar Çağı’na ait olan bir destandır. Giambattista Vico isimli düşünüre göre tarih üç çağdan oluşmaktaydı ve bunlar sırasıyla Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı’dır. Ayrıca Vico bir etnik grubu incelerken mitolojinin de incelenmesi gerektiğini ileri sürer, çünkü ona göre mitolojisi olan toplum millet olma şuuruna sahip olan toplumdur. Nibelungen Destanı iki bölümden oluşur, bölümler arası bağlantıyı kahraman Siegfried’in intikamını alacak olan eşi Krimhilde  sağlar. Nasıl ki Cermen Mitolojisi’ni üç parçaya ayırmışsak, bu destanın da genel olarak üç farkı versiyonu vardır, bunların başlıcaları[3]:

I.Almanca Versiyonu

  1. 10.yy’da yazılmış olan Waltharius
  2. 13.yy’da yazılmış olan Nibelungsklage
  3. 13.yy’da yazılmış olan Thidrekssaga

II.Kuzey Versiyonu

  1. 13.yy’da yazılmış olanVölsunga Saga
  2. 13.yy’da yazılmış olan Snorra-Edda
  3. 13.yy’da yazılmış olan Lieder-Edda

III.Farklı ülkelerde yazılmış olan versiyonlar

  1. İngiltere’de 9./10.yy’da yazılmış olan Beowulf
  2. 12./13.yy’da yazılan Saxo Grammaticus

Beowulf 3128 mısradan oluşan, Cermenik edebiyatın ilk örneklerinden biridir. Anglosakson Destanı olmasına rağmen Anglosaksonlardan değil İskandinavyalılardan bahseder. Beowulf isimli kahraman Nibelungenlied’deki Siegfried’e ve Völsunga Saga’daki Sigurd’a benzer, onlar gibi ejdarha avcısıdır.

***

Nibelungen Destanı’na göz atacak olursak konu şöyledir:

Siegfried Ren Bölgesi’nden gelen bir prenstir. Gram ya da Balmung adı verilen bir kılıcı vardır, bu kılıç ile ejdarha Fafnir’i öldürmüştür. Kaimi versiyonlara göre Siegfried Fafnir’den akan kanların vücuduna değdiği yerlerin ejderhanın boynuzu gibi sertleştiğini fark etmiş ve vücuduna silah işlememesi için kanların arasına girmiştir. Sırtındaki bir yer ağaç yaprağı ile kapatılmış olduğu için Siegfried sadece o noktadan öldürülebilirdi. Fafnir’i öldürdükten sonra Siegfried başka bir ejderhayı öldürmek üzere Nibelungen ülkesine doğru yola çıkar. Nibelungen ülkesinde isimleri Schilbung ve Niblung olan iki kral vardır, bir de paylaşamadıkları hazine. Siegfried ejderhayı öldürdükten sonra krallar ondan hazineyi paylaştırmasını isterler. Hazine paylaştırıldıktan sonra memnuniyetsiz olan krallar Siegfried’in hile yaptığını ileri sürerler. Siegfried iki kralı da öldürür. Daha sonra görünmezlik pelerinini(Tarnkappe) giymiş ve bu sayede görünmez hâle gelmiş olan Alberich’i yener ve Nibelungen hazinesini ele geçirir. Hazinede gözü olmayan Siegfried kendisi için sadece bir yüzük alır, Alberich onu yüzüğün onun felaketi olacağını söylemesine rağmen. Daha sonra Alberich tehlikelerden korunması için Siegfried’e görünmezlik pelerinini verir.

Yolculuğuna devam eden Siegfried alevler içerisinde bir şato görür, atı alevlerin arasından atlar ve uyumakta olan bir kız  ile karşılır. Onu dudaklarından öperek uyandırır, kız o uyandırana kadar uyumakta olduğunu söyler. Brunehilde hikayesini anlatır. Dediğine göre Wotan’ın1 valkürelerinden(Valkyrie)2 biridir ve ona karşı geldiği için Wotan onu değneği ile uyutmuştur. Siegfried Brunhilde ile vedalaşır ve yüzüğünü ona bırakır, yeniden yolculuğa çıkar.

Siegfried Burgundların ülkesine gelmiştir. Burgund kralı olan Gunther3 tarafından dostça karşılanmıştır. Günther’in kardeşi Krimhilde ile Siegfried birbirlerine aşık olmuşlardır. Gunther ise Brunehilde ile evlenmek istemektedir, fakat Brunehilde ile evlenmek için onu düelloda yenmek gerekmektedir. Siegfried görünmezlik pelerinini de kullanarak Krimhilde ile evlenmesi karşılığında Gunther’e yardım eder, Gunther Brunehilde ile Krimhilde ise Siegfried ile evlenir. Brunehilde her ne kadar Siegfried-Krimehilde evliliğine karşı çıksa da Gunther’i ikna edemez. Gunther ise Siegfried sayesinde Brunehilde’ye sahip olur, Siegfried odadan ayrılırken daha önce Brunehilde’ye vermiş olduğu yüzüğü de geri alır, onu Krimehilde’ye verir. Ardından Krimehilde ile Siegfried, Siegfried’in yurdu olan Xanten’e dönerler; baba Sigmund krallığını oğluna bırakır. Burada mutlu mesut on sene geçer, fakat Burgund ülkesinde kraliçe olan Brunehilde Siegfried’i özlemiştir, Gunther’i ikna eder ve Siegfried ile Krimehilde’yi çağırırlar.

Burgund ülkesine varan Siegfried ve Krimehilde ilk on gün boyunca şölenleri izlerler. Onbirinci gün şöleni izlerlerken yan yana oturan Krimehilde ve Brunehilde kocalarını övmeye başlarlar, zamanla tartışırlar. Tartışmanın şiddetlendiği bir anda Krimehilde dayanamayarak her şeyi yapanın Siegfried olduğunu, Brunehilde’nin Gunther ile evlenmesini sağlayanın da o olduğunu söyler. Brunehilde her ne kadar bu sözleri duyduğunda Krimehilde’ye inanmasa da Krimehilde kanıt olarak yüzüğü gösterir, o anda Brunehilde çökmüştür. Kimi kaynaklarda Gunther’in kardeşi ya da akrabası olarak geçen vasal Hagen4’a göre intikam almak gereklidir, bir şekilde Gunther’i ikna ederler.

Krimehild olan Hagen’dan Siegfried’i koruması için yardım ister ve ona  Siegfried’e silahın işleyebileceği yerin giymiş olduğu kıyafette haç ile belirlenmiş olduğunu söyler, Hagen’ın dikkat etmesi gereken yer o noktadır. Hagen, Siegfried ve Gunther ormana giderler, ormanda pınara ulaşmak için aralarında yarışırlar; yarışı Siegfried kazanır. Siegfried su içmek için zırhlarını çıkarır, kılıcını yana bırakır ve pınara Gunther’in ardından eğilir. Bu esnada Hagen mızrağı ile Siegfried’in sırtını hedefler ve onu vurur; Siegfried ölmüştür. Siegfried ölmeden önce Gunther ve Hagen’a bu işi yapanların onlar olduğunu ve onların ölümüne neden olacağını söyler.

Siegfried’in ölümünün ardından birkaç sene geçmiştir, bu arada Etzel’in karısı ölmüştür. Etzel Krimehilde ile evlenmek ister, Krimehilde Siegfried’in intikamını almak için Hagen’ın itirazlarına rağmen bu teklifi kabul eder.

Krimehilde intikamını almak için ailesini özlediği bahanesiyle Etzel’i ikna eder, Etzel Burgund Kralı Gunther’i ve diğer soyluları Etzelburg’a davet eder, bilhassa Hagen’in gelmesini ister. Hagen her ne kadar bu işte bir tuzak olduğunu hissetse dahi Gunther ve kardeşleri teklifi kabul ettikten sonra korka olarak anılmamak için onlar ile birlikte Etzelburg’a gider. Krimehilde ise Burgundları öldürmesi için Etzel’in kardeşi olan Blödlin ile anlaşır.

Burgundların Etzelburg’a varmalarının ardından düellolar başlar, Blödlin bu düellolardan birinde ölür. Hagen ise Etzel ve Krimehilde’nin oğlunu öldürür. Bu esnada Hildebrand’da savaşa girmiştir, onun yardımı ile Burgundlar öldürülmeye başlar. Ardından Dietrich5 Gunther’i öldürür. Hagen ise hapse atılır.

Hapiste Hagen’a Nibelung hazinesinin nerede olduğunu soran Krimehilde cevap alamaz, çünkü Hagen’a göre hazine lanetlidir ve Ren Nehri’nde gömüldüğü yerde kalmalıdır. Balmung’un Hagen’da olduğunu gören Krimehilde kılıcı iki eli ile kavrar ve onu öldürür. Krimehilde’nin bu kadar insanı öldürmesine sebep olduğunu gören Hildebrand daha fazla dayanamaz ve onu öldürür.

***

Destandaki motifler aslında belirli bir hikaye başka hikayelerin eklenmesiyle oluştuğunu bizlere gösterdiği kadar onun dönem içerisinde siyasi ilişkilerden etkilendiğini de bizlere gösterir. Yine ekleme yapacak olursak masal ile destanda iç içe geçmiştir. Bazı örnekler verelim.

Gunther: Burgund Kralı olan Gunther Etzel’in çağdaşıdır. Aslında 430lu yıllarda Burgund Kralı olan Gundohar Batı Roma İmparatorluğu’na karşı ikinci kez ayaklandı. Kavimler Göçü’nden sonra Roma’nın foederatisi6 olmaya yemin eden Cermen kabileleri sık sık ayaklanıyorlardı. Gundohar’ın yakın zamanda ikinci defa ayaklanması ve bu isyanın Vizigotlar ile Armorica’daki Bagaudaeler6 ile eş zamanlı gerçekleşmesi sonucu Romalı magister militum Flavius Aetius Hunlardan destek aldı, Burgund isyanını Hunlar ile kanlı bir şekilde bastırdı.

Brunehilde: Brunehilde’nin Valküre olması destanın daha pagan motiflere sahip olduğunu gösterdiği kadar destanın bu şekilde günümüze kadar gelmiş olması o motiflerin halkın belleğinde yer aldığını da gösterir. Grimm Kardeşlerin derlemiş olduğu Uyuyan Güzel masalı destana masal motifinin eklendiğini gösterdiği kadar, destanın kimi bölümlerinden yararlanılarak masalların oluşturulduğunu da gösterir.

Alberich: Bizim incelediğimiz destanda cücelerin kralı olarak geçse de bazı kaynaklarda elf kralı olduğu da söylenen Cermen Mitolojisindeki Andvari’den esinlendiği düşünülen kişi. Kendisi istediğini altına dönüştürebilecek olan bir güç yüzüğüne sahiptir. Hilekâr tanrı Loki tarafından tuzağa düşürülen Andvari’den hazinesi ve yüzüğü çalınmıştı. O da bunlara sahip olacakları lanetlemiştir. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi’nde Sauron’un dövdüğü ve sahibine felaket getiren Tek Yüzük gibi bu yüzüğe de sahip olan Fafnir, Brunehilde, Krimehilde, Siegfried ölmüşlerdir.

Dietrich: Büyük Theoderik olduğu düşünülen Got kralı. Kendisi Nibelungenlied’de Etzel’in yanındadır.  Amcası Ermanerich’e karşı topraklarını Hun Kralı Etzel’in yardımıyla almaya çalışmaktadır. Tarihte ise Hun istilasından önce Got Krallığını yöneten Ermanerich isimli Got kralı vardır.

***

Destanın Cermen söylencelerinin en ilginç karakterlerden biri olan Etzel’e yer vermesi son derece ilginçtir. Genellikle istila edenler hikayelerde yerilir, fakat Etzel söylencelerde genel olarak yüceltilmiş, hatta biraz abartacak olursak neredeyse bir Cermen kralı seviyesine çıkarılmıştır. Gerçi Attila’nın hükmettiği topraklarda pek çok Cermen kabilesi kendisine bağlıydı; Ostrogotlar, Gepidler, Merovech’in krallığını kabul etmeyen Frenkler, Heruller, Skirler gibi.

“Tüm yaptıkları çıplak bir kılıcı toprağa saplamak ve ona tapınmak.” demişti Romalı tarihçi Priscus yazmış olduğu Gotların Tarihi isimli eserinde. Cermen söylencelerine ve Hunlar ile ilgili araştırmalara bakarsak Attila’nın tanrısal gücünün sembolü bir kılıçtı. Priscus’a atıfta bulunan bir başka Romalı tarihçi Jordanes bu kılıç hakkında yazmış olduğu Got Tarihi isimli eserde  -hatırladığım kadarıyla- şunları söyler:

“Çobanın biri ayağı kesilmiş olan koyundan akan kanları takip ettiğinde toprağa saplanmış olan bir kılıç buldu. Çoban kılıcı toprağı kazarak aldıktan sonra Attila’ya verdi ve Attila bunu Savaş Tanrısı Mars’ın kendisine bir hediyesi olduğundan emin oldu.”

Etzel’in başkenti Etzelburg(Etzel+Burg=Etzel’in şehri) idi. Nibelungenlied’e bakacak olursak Etzel’in kardeşinin adı Blödlin’dir ve günümüzdeki Macaristan topraklarının bir kısmı onun iradesi altındadır. Attila’nın bir dönem kardeşi Bleda ile birlikte hüküm sürdüğü ise bilinmektedir. Blödlin’in düelloda ölmesi ise onun ölümü hakkındaki rivayetleri hatırlatır bize, mesela bir rivayete göre Attila ile yaptığı düelloda ölmüştür. Ufak bir parantez açacak olursak Bleda kimilerine göre Attila’yı öldürmek isterken öldürülmüştür, kimilerine göre ise Attila tarafından sorgusuz sualsiz öldürülmüştür.

Poetic Edda isimli eserde ise Attila hakkında Atlilied isimli bir bölüm vardır ve bu bölümde tabii ki Nibelungenlied ile benzerlikler içerir. Öte yandan kimi farklılıkları ele alırsak şunlar ile karşılaşırız. Atli(Attila/Etzel) Burgundları davet etmiştir. Daha sonra Burgund Kralı Gunnarr(Gunther) ele geçirilmiş ve ondan Nibelung Hazinesinin yerini söylemesi istenmiştir. Gunnarr bunu yapacağını fakat karşılığında kardeşi Högni’nin(Hagen) kalbini görmek istediğini söyler. İsteği gerçekleşir, fakat Gunnarr kalbi gördüğünde gülmeye başlar; çünkü hazinenin yerini sadece Högni bilmektedir. Bunun üzerine yılanlar ile dolu bir çukura atılır ve orada ölür. Ardından Gudrun(Krimehilde) bir şölen hazırlar, Atli’ye yemekte olduğu etin onun iki erkek çocuğunun eti olduğunu söyler ve Atli’yi gece yatağında öldürür. Burada ufak bir not düşersek o da Attila adının destanın farklı versiyonlarında Atla olarak da geçmesidir.

Gerçekte ise Attila, Cermen kökenli bir kadın ile evlendiği gece ölmüştür; ölüm nedeni olarak göçebelere özgü sürekli at sırtında olmaktan dolayı atardamar patlaması olduğu ileri sürüldüğü kadar kadın tarafından zehirlendiği de iddia edilmektedir.

Attila’nın Cermen kökenli olduğuna dair tezlerde bunun nedeni olarak kendisinin adı öne sürülür. Gerek Etzel olsun gerekse Atli ya da Atla olsun bu isim Atta isminin değişmiş hâlidir ve babacık demektir; tıpkı günümüzde “Ata” sözcüğünü baba anlamında kullanılması gibi.

Destanın Etzel ile bitmesi ise son derece mantıklıdır. Roma ile hareket eden ve Worms’ü(Nibelungenlied’de Guntern’in başkenti) ele geçirerek kraliyet ailesini 436 senesinde yok edenler ise Hunlar idi.

***

Walther von der Vogelweide yaklaşık olarak 1170-1230 yılları arasında yaşamış Alman ozanlardan(Minnesang)7 biridir. Mitolojik kavramlar nasıl ki ulusların kültürlerine etki etmişlerse, yazılı eser verme geleneği olan ülkelerde dahi –hele ki bu ülke Almanya gibi şair ve düşünürlerin ülkesi olarak adlandırılıyorsa kültür kavramının mitolojiler ile oluşmaya başladığını varsayarsak uzun dönem boyunca kültürel gelenekler ozanlar aracılığı ile aktarılmıştır. Her ne kadar ozanlara kültürün mirasçısı gözü ile bakılıyor olsa da onlar aslında kültürün mirasçısı değil birer aktarıcısıdırlar.

Aller êrst lebe ich mir werde
Sît mîn sündic ouge siht
Daz reine lant und ouch die erde
Der man sô vil êren giht
Mirst geschehen des ich ie bat
Ich bin komen an die stat
Da got mennischlichen trat

Schæniu lant rîch unde hêre
Waz ich der noch han gesehen
Sô bist duz ir aller êre
Waz ist wunders hie geschehen!
Daz ein magt ein kint gebar
Here ubr aller engel schar

Waz daz niht ein wunder gar?
Hie lies er sich reine tovfen
Daz der mensche reine si
Do lies er sich hie verkovfen
Daz wir eigen wurden fri
Anders weren wir verlorn
Wol dir sper kriuce vnde dorn
Wie dir ze den ist din zorn

Daz in dô des niht verdrôz
Dast ein wunder alze grôz
Aller wunder übergnôz

(Sadece şimdi yaşamımın derin bir anlamı var
Bu günahkar gözler bakmış oldu
O’nun kutsal mekanına
O övülmüş ve ululanmış toprağa
Şimdi anlıyorum uzun zamandır ne için dua ettiğimi
Çünkü eriştim o toprağa ki
Tanrı insan suretinde yürümüştü üzerinde 

Kudretli, zengin ve muhteşem
Nice ülkeler gördüm
Sen, hepsinin üzerinde parlıyorsun
Ne mucizeler gerçekleşti bu diyarda!
O bakire ki bir çocuk doğurmuştu
Bütün meleklerin efendisini
Bu, bir mucize değil midir? 

Burada vaftiz edilmişti
Ki insanoğlu arınabilsin
Ve kendisine ihanet edilmesine izin verdi
Böylece biz özgür olabilecektik
Ve yapmasaydı, yitip gidecekti
Ah! Mızrak, Çarmıh ve Diken
Senin öfken de onlar gibi! 

Çaresizliğe düşmeye gerek yok
Çünkü bu müthiş mucize
Önceden olduğundan da ulu şimdi)

Üstteki şiir Palästinalied(Filistin şarkısı) adı ile Walther van der Vogelweide tarafından Haçlı Seferleri’ni meşru kılmak amacıyla yazılmış olan bir şiirdir. İşin ilginç yanı şudur ki devrin imparatoru olan II.Friedrich von Hohenstaufen yeni bir Haçlı Seferi’ne karşıdır, kendisi üzerinde Haçlı Seferi’ne katılması için oluşturulan baskıları ise Selahaddin Eyyubi’nin yeğeni olan Mısır ve Suriye hakimi el-Kamil ile anlaşarak gidermiştir. İmparator el-Kamil’in askerleri ile kendi askerlerini sembolik bir şekilde savaştırmış, savaşı Hristiyanlar kazanmış Kudüs yeniden Haçlıların denetimine girmiştir. Aslında şairlerin koruyucusu olarak bilinen, papa tarafından kafir olmak ile suçlanan II.Friedrich ve III.Haçlı Seferi’ne katılmış, Göksu Çayı’nın geçerken boğulmuş olan dedesi I.Friedrich “Barbarossa” Alman sözlü geleneğine damga vurmuş kişilerdir.

***

Bana göre Alman söylencelerinin(Sage) en ilginçlerinden biri “Yedi Uyurlar” söylencesine benzerliği ile dikkat çeken Dağdaki Kral(Bergentrückung) isimli söylencedir. Dağda uyuyan kral olarak tasvir edilen kişi ise I.Friedrich Barbarossa gibi kızıl sakallı(Barbarossa İtalyanca’da kızıl sakallı demektir) ve güçlü, II.Friedrich gibi şairlerin dostu olan bir kraldır. Hatta hikayede bahsedilen kral sadece yukarıdaki Kutsal Roma İmparatorları değil Kral Arthur’dan Moctezuma’ya Napolyon’dan Vlad III Tepeş’e kadar pek çok ismi sembolize ettiğine dair pek çok iddia mevcuttur. Söylence kimilerine göre Cermen Mitolojisi’nin ürünlerinden biri olan Heimskringla’nın Ynglinga saga versiyonunda geçmektedir. O efsane ise tıpkı Nibelunglar Destanı gibi Beowulf Destanı ile ilişkilendirilir, bunun nedeni ise Scylfings’in Beowulf Destanı’nda yer almasıdır. Söylence şu şekilde:

Bir gün celeblerden biri kayıp hayvanını bulmak amacı ile bir mağaraya girmiş ve orada uyuyan oldukça uzun sakallı olan kralı görmüş. Kral davetsiz misafirin gelmesi üzerine uyanmış ve gürleyen sesi ile şöyle sormuş: ”Kuzgunların dağın tepesinden kayboldu mu?” Celeb kralın davudi sesini duyunca hızla yaşlanmış, saçları beyazlamış. Cevaplamış: ”Hayır.” Bunun üzerine kral da celebi huzurundan kovmuş, uykusuna devam etmiş. Kovar iken defol, benim zamanım henüz gelmedi diye gürlemeyi ihmal etmemiş. Cermen Mitolojisi’nde şöyle bir hikaye vardır: Ragnarök’den önce Baldr’ın ölümünün ardından hilekar tanrı Loki diğer tanrılar tarafından yakalanmış ve hapsedilmiştir ta ki Ragnarök gerçekleşene kadar. Ragnarök gerçekleştiğinde Loki serbest kalacaktır, onun serbest kalacağı haberini ise jötnar adı verilen devler verecektir.

***

Bu mitolojik söylence edebiyat alanına damgasını vurmuş olan J.R.R Tolkien’e ilham vermiş olabilir, yazarın yazmış olduğu ve Orta Dünya’nın nasıl geliştiğini anlatan Silmarillion isimli eserde Melkor ya da diğer adıyla Morgoth isimli Vala da diğer Vala’lar tarafından sonsuzluğu hapsedilmişti. Her ne kadar kitleler yazarı sinemaya çekilmiş ve ödül üstüne ödül almış olan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile tanısalar da yazarın beslendiği mitoloji ve bu sayede ortaya çıkardığı eserler mitolojinin ve söylencelerin günlük hayatımıza ne denli yerleştiğini göstermektedir.

Referanslar:

[1]: Walter Benjamin -Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine- Bölüm 6 sf.41
[2]: Dr.Süheyla Sarıtaş-Halk Bilimine Giriş I
[3]: http://www.nibelungen-forum.de/seite_1.htm 

Kaynakça:

http://www.crystalinks.com/mythology1.html
http://www.historyworld.net
http://www.ancientworlds.net
http://omacl.org
http://www.germanicmythology.com
http://www.nibelungen-forum.de/

Açıklamalar:

1: Wotan adı, Wodan’ın Yüksek Almancasıdır. Bu tanrı Roma Mitolojisi’ndeki Merkür’e benzemek ile birlikte Cermen Mitolojisi’ndeki Odin’dir.

2: Odin’e hizmet eden bakire. Valhalla’da yaşayacak olan savaşçıları öldürmek için Odin tarafından savaş alanına yollanırlar.

3: Gunther aynı zamanda Etzel’in çağdaşıdır. 437 senesinde Batı Roma İmparatorluğu’na ikinci defa isyan eden ve Gundohar isimli olan Burgundiya Kralı olduğunu düşünülür. Hunlardan takviye alan Romalılar Magister Militum(Başkomutan) Flavius Aetius önderliğinde Burgund ordusunu ezmiştir, kralda öldürülmüştür.

4: Kimi yerlerde Hagen von Tronje diye de geçer. Uzmanlara göre Tronje kelimesi Troja’dan yani Truva’ dan türemiştir, Cermenik Mitoloji’nin Hellen Mitolojisi’nden etkilendiğini gösterir.

5: Ostrogot Kralı, Vizigot yöneticisi, İtalya hükümdarı Büyük Theoderik olduğu düşünülen 454-526 yılları arası yaşamış Got soylusu.

6: Federe anlamına gelir. İmparator Honorius Cermen kabileleri ile baş edemeyeceğini anlayınca onlara Roma’nın ihtiyaç duyduğu zamanlarda asker sağlaması karşılığında Roma İmparatorluğu’nda toprak verdi. Aslında bu durum her ne kadar Roma’nın siyasi bir zaferi gibi gözükse de federeler daha kansız yoldan “zaten alabileceklerini” almalarını sağlamıştır.

7: Ortaçağ esnasında gezgin ozanlara da verilen Almanca isim.

Ortaçağ Üzerine III

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Aralık 23, 2012 by aetiusflavius

Dies Irae eskatolojik bir ilahi olup Mozart, Verdi, Stravinski gibi pek çok bestekârı etkilemiş, Umberto Eco gibi Ortaçağ ile ilgili yazarların oluşturdukları eserlerde motif olarak kullanılmış(örneğin Adso’nun ilginç rüyalar gördüğü bölüm) ya da Ortaçağ’da salgın günlerini anlatan eserlere -misalen Boccaccio’nun Decameron’u- konu olmuşlar, Ingmar Bergman gibi yönetmenler de bu ilahiden filmlerinde faydalanmışlardır.

Büyük Veba Salgını ya da diğer bir deyişle Kara Ölüm 1347-1351 yılları arasında Avrupa’da milyonlarca insanın-tahmini 75 ile 200 milyon arasında- ölümüne neden olmuş, azalan iş gücü sebebiyle pek çok icadın önünü açmış, dini açıdan radikal fraksiyonlar doğurmuş(üstteki videoda bulunan Flagellantlar gibi), genel olarak Yahudilerin, dilencilerin ve cüzzamlıların katledilmesine yol açmış salgındır.

Orta Çağ esnasında ortaya çıkan Katolik kökenli radikal bir grup vardı, Flagellantlar. Hazır Flagellant demişken şunu da ekleyelim, Attila’nın Latince lakabı Flagellum Dei idi yani Tanrı’nın Kırbacı(Cezası/Cezalandırıcısı). Her neyse Flagellant hareketi, yani kişinin kendisini kırbaçlayıp acı çekerek arındığına inanması Eski Mısır ve Yunan’da bilinen bir tapınma biçimidir. Büyük Veba Salgını esnasında acı çekerek arınılacağına yönelik inanç geniş kitlelere yayılmış özellikle Almanya’da binlerce insanı peşlerinden sürüklemişlerdir. Hareket ilk başladığı esnada bir şehirde en fazla bir gün kalmakta idi ve sürekli olarak şehirden şehre seyahat etmekteydiler. Tabii ki bu durum bir zaman sonra vebanın diğer şehirlere de yayılmasına neden oldu ve gerek feodal beyler gerekse kilise tarafından düşman ilan edildiler. Flagellant liderlerinden biri, Konrad Schmidt, 1369 senesinde 1250 yılında ölmüş olan Kutsal Roma İmparatoru II.Friedrich von Hohenstaufen’ı dirileceğini ve böylelikle Sosyal Adalet Çağı‘nın başlayacağını iddia etti; 1368 senesinde kilise tarafından heretik ilan edilip yakılarak infazı gerçekleşti. Schmidt’in düşüncesi şu açıdan ilginç: Dağların Kralı, Dağda Uyuyan Kral gibi isimlere sahip olan Kyffhäuser Miti. Bu mitten daha önce, biraz yüzeysel de olsa, Ortaçağ Üzerine II isimli yazımda bahsetmiştim, oradan alıntılayacak olursam:

Kutsal Roma İmpatorluğu Ortaçağ’daki gücünü yitirdikten sonra Alman söylencelerinde yeni bir imparator düşlenmiştir; bu imparator uzun ve gür kızıl sakallara sahip son derece güçlü ve bilge biridir. Dağın tepesinde, ki bu dağ Kyffhäuser dağıdır, uzun ama çok uzun süreli bir uykuya yatmıştır. Hikayedeki kızıl sakal ve güç motifleri kimilerine göre “Kızıl Sakallı” lakaplı Friedrich Barbarossa’yı, bilgelik ise III.Innocent tarafından yetiştirilen tıpkı Friedrich Barbarossa gibi Hohenstaufen Hanedanlığı’ndan olan II.Friedrich’i çağrıştırabilir.

Söylence ile ilgili 1817 yılında Friedrich Rückert tarafından yazılmış esere bakarsak:

Er ist niemals gestorben, (O asla ölmedi,)
er lebt darin noch jetzt;
er hat im Schloss verborgen  (Şu anda şatosunda yaşıyor)
zum Schlaf sich hingesetzt. (uyumak için saklanıyor)

Acı çekerek arınmaya dönük olan Flagellant Hareketi zamanla karşıdaki kişilere de acı çektirmeye başladı. Kara Ölüm’ün sorumlusu olarak gösterilen Yahudiler Flagellantlar tarafından katliama uğratıldı. Kimi söylentilere göre Yahudiler vebadan ölen insanları kuyulara atıyorlarmış. Fısıltılar zamanla harekete dönüştü, katliam ise kaçınılmaz oldu; örneğin Strasbourg’da 900 Yahudi 1349 senesinin Sevgililer Günü’nde diri diri yakıldı. Strasbourg Pogromu’nun bir ilginç yanı da şudur: Yahudiler halktan ziyade soylular tarafından savunulmakta idi ve soylular Papa VI.Clement’den Yahudilerin masumluğuna dair 1348 senesinde belge almışlardı, belge basitçe şöyle idi: “Kim ki Yahudilerin kuyuları zehirlediğine inanır, o şeytan tarafından baştan çıkarılmıştır.” Bir diğer ilginç nokta ise aynı devirde Avrupa’da Yahudilerin serbestçe yaşadığı bir ülke olan Polonya Krallığı büyük salgından en az etkilenen ülkedir, Milano Dükalığı ile birlikte. Polonya Krallığı sınırlarını kapatmış ve kimi kaynaklara göre temizliğe önem vermiştir. Salgın yayılmaya başladığı esnada Milano Dükalığı ise şehre giriş ve çıkışları yasaklamı, hastalık semptomlarını gösteren her evi içindekiler ile birlikte yakmıştır.

Katliamın etkileri ölümcül olduğu kadar yazımın başında belirttiğim gibi sanat anlamında da yapıcı olmuştur. Klasik bir örnek verecek olursak o da Totentanz (Ölülerin Dansı) isimli eserdir, bu eser Dies Irae ilahisine yapılan bir yorumdur; Liszt, Bela Bartok, Rachmaninoff gibi bestekarlar tarafından yorumlanmış olan alegorik eserdir. Bu eser, basitçe söylemek gerekirse, ölümün kişinin hayatındaki statüsü fark etmeksizin herkes için eşit olacağı vurgusuna dayanır. Eserin ilk yazılı basımlarından birinden şöyle geçer:

“Wer war der Thor, wer Weiser?” (Kim ahmak, kim bilge?)
“Wer Bettler oder Kaiser?” (Kim dilenci, kim imparator?)
“Ob Arm, ob Reich, im Tode gleich.” (Fark etmez zengin ya da fakir, ölüm herkes için eşit)

Tarihte Akıl

Posted in Felsefe, Kültür, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , on Ağustos 5, 2012 by aetiusflavius

Georg Wilhelm Friedrich Hegel 27 Ağustos 1770 – 14 Kasım 1831 yılları arasında yaşamış olan Alman idealist filozoftur. Düşünceleri Karl Marx’tan Soren Kierkegaard’a Jean-Paul Sartre’dan Martin Heidegger’e kadar pek çok farklı düşünürü etkilemiştir. Felsefede tarih ve yapının önemli olduğunu ileri süren Hegel diyalektik mantık sistemini oluşturdu.

Hegel Tarih Felsefesi’nde sistemini analiz ederken tezini şu şekilde öne sürer: Hegel’e göre tarih yapısı itibariyle pek çok olaydan oluştuğu için ve bu olaylar birebir aynı olamayacağı ancak ve ancak birbirine benzer olaylar olacağı için tarih felsefesinde olaylar parça parça ele alınmamalı; tarihin geneline bakılmalıdır. Bu durumda biri doğa, diğeri ise tarih/kültür felsefesi olmak üzere kendi içinde bütünlüklü iki parça oluşur. Öte yandan Hegel bu iki parçanın farkının yalnızca epistemolojik olduğunu, ontolojik açıdan bir farkı olmadığını ileri sürer.

Hegel’e göre üç çeşit tarih yazımı vardı ve bunlar sırasıyla:

Kökensel Tarih
Düşünsel Tarih
Felsefi Tarih

şeklindedir.

Kökensel Tarih: Herodotus gibi yazarların yaşadıkları dönemde yazmış oldukları eserlerdir. Tarih yazarları olaylar ile aynı tini paylaştıklarından mütevellit dışsal olanı içsel tasarım hâline getirirler.

Düşünsel Tarih: Tarihin yazıldığı zaman ile olayların yaşandığı zamanlar aynı değildir. Bu sebepten ötürü kendi içinde farklı kollara ayrılır.

Herhangi bir zamanda herhangi bir ulus, ülke, dünya veya başka bir şey hakkındaki görüştür. Bu yazım çeşidinde önemli olan yazarın tini ile yazdığı zamanın tinidir. Bu durumda da yazar ele aldığı konuyu kendi mantığı çerçevesinde neden sonuç ilişkisi kurarak yazacaktır.

  • Pragmatik Tarih olarak adlandırılır. Buna göre geçmişi ele alırken benzer olaylar çekip çıkartılır ve bu duruma göre ele alınan zaman aynı zamanda ‘şimdi’dir.
  • Eleştirel Tarih’tir. Bu konuda herhangi bir tarihin bir tarihi verilir ve karşı taraftan bu konu yargılanır; gerçekliği ve inandırıcılığı sorgulanır.
  • Din Tarihi, Sanat Tarihi, Hukuk Tarihi gibi çeşitli kavramların tarihidir. Bu yapı parçacıkları bir araya gelerek bir ulusun tarihinin tamamını oluşturur.

Düşünsel Tarih, tarih bilimine evrensel bakış açısı ile yaklaştığı için üçüncü bir çeşit olan Felsefi Dünya Tarihi’ni işaret eder. Çünkü tin dünyada gerçekleşen olaylara neden olduğu için ve bu olaylar Düşünsel Tarih’in incelediği olaylar olduğu için bahsi geçen olaylar sadece dışsal izlenimler değil; aynı zamanda bireyi tini kavramaya götüren idelerdir.

İlk iki tarih yazım çeşidi kavramsal olarak Hegel’e göre belirlenmiş yazım çeşitleriydi. Felsefi Dünya Tarihi’nde ise tarih sadece felsefi düşüncelere göre bölünmüyor; tam aksine tarih düşünceye, dolayısıyla tine, dayalı bir şekilde irdeleniyordu.

Hegel Tarih Felsefesi’ni şu şekilde tanımlamıştır:”Tarihe düşünerek bakmaktan başka bir şey değil.” Hegel tarihin insan kaynaklı olduğunu; insanın düşünen bir varlık olduğunu ve tarih insan kaynaklı olduğu için, dolayısıyla düşünce kaynaklı olduğu için tarihin düşünceye dayalı olduğunu savunmuştur. Aslında demek istediğini kendisi şu şekilde açıklıyor: “Ne akılsa ise o gerçektir./Ve ne gerçek ise o akılsaldır.”

Hegel Tarihte Akıl(die Vernunft in der Geschichte) isimli eserinde akılsal olanı nous olarak tanımlıyor. Bu akılsal madde yeri geldiğinde tin, yeri geldiğinde töz, yeri geldiğinde ide olan madde; Hegel’e göre ilk olarak Anaxagoras isimli Yunan filozofun biraz da yüzeysel olarak bahsettiği ve adına nous dediği düşüncedir. Hegel’e göre nous her şeydi ve her şey noustu. Misalen Tanrı’da noustu, bu durumu da Hegel şöyle açıklıyor:” … Çünkü inandığım şeyi biliyorumdur, kuşkum yoktur ondan. Bilmek, bir şeyi bilincinin karşısına nesne olarak koymak, bundan da kuşku duymamak demektir, fakat inanmanın bundan ayrı bir yanı yok.” Bu durumda da akıl dünyayı yönetir. Yine de Hegel bu aklı Skolastik Dönem düşünürleri gibi İncil’e dayanarak kanıtlama yoluna girmez. Çünkü Hegel’e göre dogma olarak kabul edilen bir şeyin kanıtlanma şartı yoktur.

Burada aklın önemi ise onu kavramaktır. Akılın ölçütü dönemin tinine göre değişeceği için aklı kendi belirlenimine uygun olarak kavramak gerekir. Bu durumu Hegel ‘Tin’in Tarihte Gerçekleşmesi’ olarak belirtir.

Hegel’e göre dünya fiziksel ve ruhsal olmak üzere iki parçadan oluşmaktaydı. Fiziksel dünya, tarihi de içine alan dünyaydı. Hegel’e göre bu bağlamda Dünya Tarihi tinsel zeminde ilerler. Tin ve tinin özü ise tözseldir. Ruhun karşıtı ise madde idi. Madde çekimsel iken, ruh karşıt olduğu için özgür idi. Madde kendi dışında kabuğundan dolayı farklı bir öze sahiptir. Özgür olan ruh ise özgürlüğü doğasında barındırır ve bu özgürlük onun varoluş sebebidir. Bu sebepten dolayı ruhun özü özgürlüktür.

Tinin kendini gerçekleştirirken kullandığı araçlar arasında özgürlük, tutkular ve yasalar vardır. Böylelikle tarih insanların tutkularından, davranışlarından, gereksinimlerinden, ulaşmak için çabaladıkları hedeflerden, yetenekleri ve seçimlerinden doğan davranışları gösteren bir bilim hüviyetindedir. İnsanlar ise genel olarak daha iyi diye tanımlanan ereklere yönelirler; dürüstlük, dostluk, yurtseverlik vs gibi. Bu özneler akılsal olan tin ile gerçekleşir, yani tin her zaman daha iyiye, daha güzele ve daha gelişmişe yönelir. Daha güzel ve gelişmiş daha özgür olduğu için Hegel’e göre Dünya Tarihi özgürlük bilinçliliğinden başka bir şey değildir.

Öte yandan, Hegel tinin özünü tözsel olarak belirttiği ve bu tözsel gelişim sürekli olarak ilerleme ve gelişme ile ilgili olacağı için kendi içinde çelişkileri vardır. Misal olarak Roma Felsefesi Yunan Felsefesi kaynaklıdır ve Roma İmparatorluğu Yunanistan topraklarını ele geçirdiği zaman Yunan Felsefesi’nden aşırı derecede etkilenmiştir. İşte bu sebepten ötürü Hegel tinin özünü özgürlüğe bağlamıştır. Bu durumu ise şu şekilde açıklamıştır:” İlkin Yunan’da özgürlüğün bilinci doğmuştur ve bu yüzden de Yunanlar özgür olmuşlardır; ama onlar da Romalılar gibi, kendisiyle tanımlanan insanın değil, yalnızca bazı kişilerin özgür olduğunu kabul ediyorlardı. İnsanın insan olarak özgür olduğunu Platon da, Aristoteles de bilmediler; bu yüzden de Yunanlar salt kölelere sahip olma yüzünden, yaşamaları ve güzelim özgürlükleri de bu noktada sınırlanmış olmakla kalmadı, ama aynı zamanda özgürlükleri, kısmen rastlantısal, bakımsız, solmaya mahkum, yetersiz bir çiçek, kısmen de insanın insana zorlu bir köleliği oldu.”

Tarihte aklın gerçekleşmesi için ise tarih sahnesi fiziki dünyada yer aldığı için tinin parçası hâline gelir ve tini oluşturur. Tinin oluşması kendinin karşıtını veya karşıt olabilecek varlık ile özdeşleşmesinden gelir. Böylece tin dışa dönüşür. Ardından tarihte gerçekleşecek olan önemli olayların içinde bulunacak olan kişiler ile özdeşleşir ve böylece dünya ruhunun –Hegel buna ‘Weltgeist’ demiştir- gerçekleşmesi sağlanır.

Hegel’e göre her şey nous idi ve nous her şey idi. Bu durumda her varlık tanrısaldır. Devlet ise yine Hegel’e göre insan özgürlüğünün gerçekleşmesidir. Devleti oluşturan yapı ise ahlâktır. Devletin yapısı etik olduğu için devlet anayasasız olmalıdır; fakat tanrısal ahlâkın gerçekleşmesi için belirli kurallar olmalıdır ve bu kurallar kanundur(tüzedir). Kanunların oluşması ile birlikte tek oluş ortaya çıkar. Bu duruma da Hegel Atina isminin iki anlamı olduğu şeklinde örneklendiriyor. İlk anlamı siyasi yapılar bütünü; ikincisi ise Halkın Ruhu. Halkın Ruhu’nun oluşması ise Dünya Tarihi’nde tanrısalın sergilenmesi şekline gelecektir. Halkın Ruhu ise halkın içinde yer alan Tek Birey aracılığı ile tarih sahnesinde ortaya çıkar. Bu duruma şöyle bir örnek verilebilir: Caesar gibi Napoleon Bonaparte gibi karakterler de tinin amacını gerçekleştirmek üzere kullandıkları araçlardır. Bu kişilerin karakteristik özellikleri o anda dünya tininin istencini oluşturacak özelliklerdir ve tin bu kişilerin araç olarak kullanarak onların bayrakları altında sıradan insanların toplanmasını sağlar. Burada Hegel’in demeye çalıştığı aslında şudur: Marcus Junius Brutus, Roma’nın imparatorluk sürecine girmesini önlemek için Gaius Iulius Caesar’a suikast girişiminde bulundu ve bunda başarı sağladı. Öte yandan, Brutus ve yandaşları, biri Caesar’ın öz yeğeni ve manevi oğlu olan Octavianus ve yine Caesar’ın has adamı olan Marcus Antonius önderliğindeki üçlü yönetime(triumvirate) yenildiler. Bu sürecin ardından Octavianus Augustus, yani imparator, oldu; Brutus ismi ise bir hain olarak kaldı. Brutus gibi karakterler her ne kadar tutkulu da olsalar, bu tutkuların tözün gelişimini engelleyecek kapasitede değildir. Caesar’ın öldürülmesi Brutus ve grubunun tutkusu dahilinde gerçekleşmiştir şüphesiz, ama ardından gelen süreç Roma Senatosu’nun yetkilerini arttırmadı; tam aksine imparatorluğa giden süreci başlattı. İşte bu durumu Hegel “Tarihin Aklı” olarak adlandırır.

Kaynakça:
-Tarihte Akıl, G.W.F Hegel, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, Mayıs 2011.
-Hegel Felsefesine Giriş, Alexandre Kojeve, Yapı Kredi Yayınları.
– Hegel Sisteminde Tarih Felsefesi, Betimleyici-Eleştirel Bir Giriş, Prof.Dr. Ömer Naci Soykan.
-http://dusuncetarihi.com/makale/tarih-felsefesi-uezerine-dersler
-http://www.seneraksu.com/sener/default.asp?part=tfelsefe&islem=oku&id=97
-http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=972

Ortaçağ Üzerine II

Posted in Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 15, 2012 by aetiusflavius

Deus vult!*

1095 yılında gerçekleşen Clermont Konsilinde Papa II.Urbanus tarafından Haçlı Seferleri’ni meşrulaştırmak için “Deus Vult!” denilmiştir. Konsilin toplanma gerekçesi bir sene önce Kommenos Hanedanlığı’nın kurucusu olan Aleksios I. Kommenosun II.Urbanus’a Selçukluları şikayet ettiği mektuptu. Konsil toplanmadan önce II.Urbanus piskopos ve başkeşişlerden bulundukları bölgelerdeki toprak ağalarını da getirmelerini istedi.

İlk Haçlı Seferi’nin ardından düzenlenecek olan beşinci sefere kadar gerek Baltık’a gerek İspanya’ya gerek İskandinavya’ya gerekse Akdeniz’deki adalara seferler düzenlendi.

Palästinalied Walther von der Vogelweide tarafından V.Haçlı Seferi için yazılmış, bestelenmiştir. Walther von der Vogelweide aynı zamanda Carmina Burana’nın 3 kıtasının yazarı olarak da bilinir.

Nun erst lebe ich würdig, (Şu anda hayatım bir anlam kazandı,)
seit mein sündiges Auge sieht (benim günahkar gözlerim)
das reine Land und auch die Erde, (onun Kutsal Topraklarını gördü,)
der man so viel der Ehren gibt. (kişiyi son derece gururlandıran)
Mir ist passiert, worum ich stets bat (Neden iman ettiğimi)
ich bin an die Stätte gekommen, (Kutsal Topraklara gelince anladım)
wo Gott die Menschwerdung antrat. (Tanrı’nın yürüdüğü yerlerde)[1]

V.Haçlı Seferi öncesinde Papa III.Innocent, ki IV.Haçlı Seferi çağrısını da yapmıştır, sefere katılacak olanların ve sefere katılmasalar bile seferilere ticaret konusunda kolaylık gösterecek olan herkesin Endüljans ile ödüllendirileceğini açıklamıştır. III.Innocent sadece IV. ve V.Haçlı Seferlerini değil, Katharlara karşı düzenlenen Albigeois Haçlı Seferini de düzenletmiş, Çocukların Haçlı Seferini ise desteklemiştir.

Kutsal Roma İmpatorluğu Ortaçağ’daki gücünü yitirdikten sonra Alman söylencelerinde yeni bir imparator düşlenmiştir; bu imparator uzun ve gür kızıl sakallara sahip son derece güçlü ve bilge biridir. Dağın tepesinde, ki bu dağ Kyffhäuser dağıdır, uzun ama çok uzun süreli bir uykuya yatmıştır. Hikayedeki kızıl sakal ve güç motifleri kimilerine göre “Kızıl Sakallı” lakaplı Friedrich Barbarossa’yı, bilgelik ise III.Innocent tarafından yetiştirilen tıpkı Friedrich Barbarossa gibi Hohenstaufen Hanedanlığı’ndan olan II.Friedrich’i çağrıştırabilir.

Söylence ile ilgili 1817 yılında Friedrich Rückert tarafından yazılmış esere bakarsak:

Er ist niemals gestorben, (O asla ölmedi,)
er lebt darin noch jetzt;
er hat im Schloss verborgen  (Şu anda şatosunda yaşıyor)
zum Schlaf sich hingesetzt. (uyumak için saklanıyor)

Heinrich Heine tarafından yazılmış olan “Deutschland. Ein Wintermärchen” şiirinden de ondördüncü bölümden itibaren imparatorun uykudan uyanışı ve icraatları yer alır. Youtube üzerinde bulabildiğim, en azından resimlerle de olsa, en benzer kısmı:

II.Friedrich korumaları Müslüman olan, Sicilya’da yaşayan ve orada bir şiir okulu kurmuş, şahin beslemek üzerine kitap yazmış Kutsal Roma İmparatorluğu imparatorlarından biriydi ve Katolik Kilisesi’nin en mutaassıp papalarından biri olan III.Innocent tarafından yetiştirilmişti. İmparator Eyyubi Hanedanlığı’ndan al-Kamil ile iyi ilişkilere sahipti, sultan ona pek çok Afrika hayvanı göndermişti. II.Friedrich döneminde Avrupa matematik alanında Arap rakamlarına alışkanlık sağladı desek yanlış olmaz sanırım, özellikle Leonardo Fibonacci’nin II.Friedrich’in gözde konuklarından biri olduğunu varsayarsak. İlginçtir kendisini yetiştiren III.Innocent’in tam aksine tutucu bir kişi olmayan imparator III.Innocent’in ardılı IX.Gregory tarafından “Deccal” olarak dahi nitelenmişti, iki defa da aforoz edilmişti. Aforoz edilme nedenlerinden biri yeni papa IX.Gregory tarafından düzenlenen VI.Haçlı Seferine katılıp yolun yarısından dönmesiydi. Papanın aforoz etmesine rağmen II.Friedrich zor olan şeyi başardı, savaşmadan diplomatik olarak Haçlılar adına zafer kazandı. II.Friedrich’i aforozdan kurtulmasına yardımcı olan kişi ise Töton Şövalyeleri’nin lideri olan Hermann von Salza idi, bu isim SS birliklerinden birinin de adıdır. Hermann von Salza hakkında Litvanya’yı Hristiyan yapmak amacıyla düzenlenecek olan Haçlı Seferinin öncüsü diyebiliriz. Töton Şövalyeleri uzun ve kanlı bir mücadelenin ardından Litvanya’yı Hristiyan yapmayı başardılar, yine aynı tarikat benzeri olan tarikatlara kıyasla kendi devletlerini kurmaya muvaffak oldu. Şövalyeler Doğu Avrupa ve Dünya genelinde acımasızlıkları ile de ünlendiler, hatta bu söylenceler Sergei Eisenstein bile faydalandı.

Bu arada videoda dikkat edilecek olursa Töton Şövalyeleri ile I.Dünya Savaşı esnasında Alman askerlerin giydikleri miğferler benzerdir(Stahlhelm der Almanlar).

*:Deus vult! “Tanrı istiyor!” anlamına gelen, I.Haçlı Seferi öncesi Clermont Konsilinde Papa II.Urbanus tarafından söylenen söz.

[1]: Tam olarak çevirememiş olabilirim, fakat Hristiyanlarca İsa Mesih Tanrı’nın Oğlu olduğu için ve Tanrı statüsünde olduğu için, son satırda vurgulanan kısım İsa Mesih’in daha önce yürümüş olduğu yollar veya yürürken Tanrı’yı yanında hissetmek olabilir.