Archive for the Felsefe Category

Kurtlarla Koşan Kadınlar ve Doğa Üzerine

Posted in Felsefe, Kültür, Mitoloji with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Haziran 22, 2015 by aetiusflavius

Kültür alanında hiçbir nesne yoktur ki kökeninde barbarlık olmasın.”[1]

1945 doğumlu Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan, ateşli bir Macar ailesi tarafından evlat edinilen ve büyütülen Clarissa P.Estés‘in Joseph Campbell, Andrew Lang gibi masalları derlemesi ve Jungçu bakış açısıyla yorumlamasıyla ortaya çıkan kitabın adı. Kitabı yorumlamaya başlamadan önce neden mitolojiden ve masallardan yararlandığını açıklamak gerek, sanırım. Sıklıkla yaptığım bir alıntıyı tekrar etmem gerekirse:

Mit yaşamın kaynağıdır, ebedi desenlerden oluşur, yaşamı şekillendiren dinsel formdur. İnsanlık tarihinde olgun bireyi efsanevi ve ilkel şekilde temsil eder.” demiş Thomas Mann.

Alıntıdaki ebedi desenler sözcüğü aslında bir bakıma Carl Gustav Jung‘un arketip olarak tanımladığı atasal tip diyebileceğimiz ögelerdir. Jung arketipleri şöyle açıklamıştır:

Arketip kavramı (…) sürekli yinelenen bir gözlemden türetilmiştir. Örneğin dünya yazının söylenceleri ile peri masalları her yerde ortaya çıkan belli motifler içerir. Düşlemlerde, düşlerde, sayıklamalarda, bugün yaşayan bireylerin kuruntularında bu motiflerin aynısı ile karşılaşıyoruz.[2]

Başlangıçtan beri evrenin merkezinde bulunan insan XX. yüzyıla gelindiğinde sınırları belirsiz ve belki de sınırsız olan doğada yalnız ve sıradan bir varlık olarak algılanmaya başlanır. Öte yandan aynı insan birkaç bin yıl önce Mezopotamya’da tohumları atılmış olan iki ayrı evren tasavvurunun arasında kalmış, günümüzde akılcı düşüncenin akıl dışı düşünceye yol açtığı ve payına düşenin belirsizlik olduğu bir çağda yaşamaktadır; örneğin modern estetik ve bilimin kaos ve düzensizlik -termodinamik, bilinçdışı vs- üzerine eğildiği göz önünde bulundurulursa.

Gerek Sümerler gerekse Mısırlılar kaotik olarak tanımlanabilecek ilkel okyanus kavramını geliştirdiler, ardından dünya, tanrılar ve insanlar ortaya çıkmış ve doğaya eklemlenmişlerdir, yani doğa yegâne gerçekliktir. Diğer tarafta ise Yahudiler daha farklı bir dünya tasavvuru ile ortaya çıkmışlar; onlara göre aşkın bir güç ve ezelden beri var olan Tanrı yokluğu, kendi suretinde insanı yaratmış ve ardından bilgi ağacının meyvelerini yiyerek Tanrı olmak isteyen insanı cezalandırmıştır. Cezalandırılan insan ise kendisi için yaratılan ve kendisinin dönüştürmek zorunda kalacağı dünyanın merkezi hâline gelir. Bu ise insana bir noktada ahlâki bir donatılmış sağlar, donatılmışlık doğaya egemen olmak ve ona Tanrı’nın amacına uygun olabilecek şekilde anlam verme çabasıdır[3]. Buna istinaden Tanrı tarafından özgürlüğü verilmiş olan insan evrenin merkezidir ve evrene hükmedebilir; hükmetmek durumundadır.

Yunan-Roma ekolünün dünya algısı ise kısaca şu şekildedir: “Varolan bütün şeylerden oluşan dünya tektir; bütün şeyleri kuşatan Tanrı tektir; töz tektir, yasa tektir, düşünen bütün varlıklarda oluşan akıl tektir; gerçek tektir.”[4]. Buradan hareketle denilebilir ki Yunan-Roma düşüncesinde her şey phusis‘ten(Doğa) doğar, logos ile bir arada tutulan phusis bilinci aydınlatır; yani Weltanschauung natüralizm ve rasyonalizm üzerine kurulmuştur.

Hristiyanlığın Roma’nın resmi dini hâline gelmesi ile birlikte aşkın dünya görüşünü zaferini yaklaşık bin yıl için ilân eder. XVII. yüzyılda Kartezyen Düşünce dünyaya yayılmaya başlar. Her ne kadar Descartes düşüncesinin Vâhiy yoluyla elde edilen düşünceye uyum sağladığını düşünüyor olsa da akılcı düşünce gelişmeye başlamıştır, Spinoza’nın Deus sive Natura(Tanrı veya doğa) akıl inancı tehdit etmeye başlar. XVIII. yüzyıla gelindiğindeyse akıl tanrısal güçten değil phusis’ten beslenmeye başlar. Hemen ardındaki yüzyılda ise Hegel’e göre Tanrı evrene aşkın bir varlık değil, bir nihayet noktasıdır. Bu süreç içerisinde insan doğayı ve kendi doğasını yücelterek kendini adayabileceği yaşamsal bütünlük oluşturur, başka bir ifadeyle ahlâk doğa ve güç üzerine kurulur[5].

“Ey insan, hangi ülkeden olursan ol, düşüncelerin ne olursa olsun, dinle: İşte senin hikâyen, tabii benim anladığım kadarıyla; bu hikâyeyi senin benzerin olan ve yalan söyleyen insanların yazdığı kitaplarda okumadım; hiçbir zaman yalan söylemeyen Doğada okudum. Doğada olan her şey gerçek olandır; istemeden içine kattıklarımdan başka hiçbir yalan yok burada. Birazdan bahsedeceğim zamanlar hayli geride kaldı: O günden bu yana ne kadar değişmişsin? O eski hâlinden eser kalmamış artık!”[6]

Ekonomi alanındaki Fizyokratlar Ekolü’nden eğitim anlayışının doğal olmasının savunulduğu Emile’ye kadar XVIII. yüzyıl boyunca övülen doğallık aslında geriye dönüşe değil insanı yeniden yaratmaya yapılan bir çağrıdır. Doğanın “asil vahşi” olarak adlandırılması da bu döneme tekabül eder.

Kitabın önsözünde Estés şöyle yazmış:

“Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var.  Bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.”[7]

Yazar alabildiğine yalın bir önsöz yazmış, fakat kadının doğa ile özdeşleştirilmesi bir noktada ona çağlar boyunca sahip olduğu ve değişmeyen nüveler atfeder. Öte yandan gözden kaçan nokta şu ki feminist düşünce genel olarak yakın tarihli bir düşüncedir ve bu düşüncenin kırmaya çalıştığı algı -genel olarak- kadının doğa/beden olarak indirgenmesidir. Bu noktada konuyla tam olarak ilişkili olmasa da, sanırım, şu videoyu izlemekte fayda var, zira eğitim sisteminin XVIII. ve XIX. yüzyıldan kalma olduğunu bizlere gösteriyor. Buradan hareketle denilebilir ki yazar kadını vahşi doğaya atfettiği kadar mekanikleşen doğadan bir çıkış yolu da göstermeye çalışmıştır.

XVII. yüzyılda doğa matematiksel formüllere indirgenmiş, ortaya çıkan mekanik anlayış insanı yüceltirken doğayı değersizleştirmiştir.

“Doğa sözcüğünün bütün anlamı bundan ibarettir; nesnelerin birbirleri üzerinde yarattığı etkiyi ifade etmenin kısa yoludur ve belki de nesnelerin mekaniği diyerek bunu daha iyi ifade edebiliriz.”[8]

Doğa yani natura sözcüğü Latince nascor fiilinden gelmektedir. Nascor ise dünyaya getirmek(doğurmak) ve çoğaltmayı ifade eder. Bu noktada Estés’in doğaya vurgu yapması doğaya geri dönüşü değil, yeniden dünyaya getirmeyi amaçlamaktadır. Başka bir ifadeyle derlemiş olduğu masallar ile düşünceye nüfuz eden bilinçdışına  vurgu yapmaktadır, önceliği kök ile bağlantı sağlamaktır.

“Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatura‘nın [yaratığın] doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün hâliyle kullanılmıştır.”[9]

Yazarın ifade etmeye çalıştığı insanın kendini anlaması için vahşi doğasını kavraması gerektiğidir, başka bir şekilde ifade edilecek olunursa “Dasein, kendini her zaman kendi varoluşu, yani kendine ait bir kendi olma ya da kendi olmama imkanı, üzerinden anlar.”[10] Kısaca ifade etmek gerekirse insan kendini herhangi bir kurumun(evlilik, toplumsal vs) kategorik bir öznesi olarak görmeyecek, kendisi ile özgün ilişkiyi kurabilecektir.

Velhasılıkelam bu yazı başlangıç olsun.

[1]: Walter Benjamin, Pasajlar- Tarih Kavramı Üzerine-, s.41
[2]: C.G.Jung, Bütün Yazıları 10, 847. paragraf
[3]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.14
[4]: Marcus Aurelius, Düşünceler, VII.Kitap (Stoacılar içinde), Pléiade-Gallimard, s.1191
[5]: Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni: Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi, s.17
[6]: Jean Jack Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, s.36
[7]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.13
[8]: D’Alembert ve Diderot, Ansiklopedi, Doğa maddesi
[9]: Clarissa P.Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.20
[10]: Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, s.12

Reklamlar

Sekülarizmin Tarihsel Yolculuğu

Posted in Felsefe, Kültür, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Nisan 12, 2015 by aetiusflavius

Tarihten yola çıkarak sekularizmin neden ortaya çıktığını açıklamak son derece güç bir iş olsa gerek, zira konuyu açıklayabilmek için makale yetersiz kalacaktır. Öte yandan, bu makalede sekularizmin tarihsel yolculuğu anlatılacak ve onun neden ortaya çıktığı ve hangi konularda insanlığa nasıl bir vaatte bulunduğu meselesi ele alınacağı kadar tarihsel gelişiminin nasıl olduğu sorusu da olabildiğince yalın -fakat açıklayıcı- bir şekilde anlatılmaya çalışılacaktır. Bu sayede sekularizmin neden elzem olduğu sorusunun yanıtının bir nebze de olsa verilebileceği konusunda umuda sahibim.

TDK’ya göre anlamı dünyacılık olan sekularizmin sözcük kökeni seküler anlamına gelen ve Geç Latince bir sözcük olan saecularis’ten türemiştir ve “dünyevi, bir jenerasyon ya da çağa ilişkin” manasındadır[1]. Terimin belirtilmesi gereken bir diğer anlamı ise geçicidir. Pek çok dine göre tanrı kavramı ezeli ve ebedidir, dolayısıyla sekularizm sözcüğü de zamanla dinsel işlemlerden ayrılığı, yani bir bakıma dünyevi olan ile ilgilenme anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzde ise sekularizm için kendisini iki temel prensipe dayandırmaktadır diyebiliriz, bu prensipler ise

  • Devlet ve dini kurumlar arasındaki ilişkinin kesin bir katiyet ile ayrılmış olması
  • Farklı inanç sistemlerinin yasalar önünde eşit olması

şeklindedir. Başka bir şekilde ifade edilmesi gerekirse sekularizm din karşıtlığından ziyade dinsel tarafsızlığa sahip olunması gerektiği düşüncesidir.

Sekuler sözcüğüne yeniden dönecek olursak kelimenin dilimize Fransızca’dan geçmiş olan laik’e benzediği görülebilir. Laik sözcüğü halka özgü/ait manasına gelen ve 1560lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlanılan bir kelimedir. Etimolojik kökenine bakılacak olursa laik sözcüğü Eski Latince’de laicus şeklindedir ve bu dile Grekçe’de “halka ait olan anlamına” gelen laikos’tan geçmiştir[2]. Öte yandan kelimenin ikinci anlamı sekülerdir. Buradan hareketle denilebilir ki laiklik ve sekularizm kavramları zamanla birbirlerinin içerisine eklemlenmiş kavramlardır, fakat belirli ölçüde farklılıklara da sahiptirler. Dolayısıyla bu farkların ortaya konulması konunun daha anlaşılır olması açısından zorunludur.

Temelde laisizm de tıpkı sekularizm gibi devlet ve din kurumlarının birbirinden ayrılması görüşünü savunur, fakat bu husus hakkında farklı varsayımlar güderler. Sekularizmi ele alacak olursak

  • Devletin dine müdahalesi daha az iken dini açıdan belirtilmiş sınırlar daha geniştir.
  • Dini devletin amaçları konusunda bir araç olarak kullanılmasını engellemeyi hedeflemekle birlikte tersi durum da geçerlidir.
  • Dinin toplumsal alanda kurumsallaşmasını tehlikeli bir durum olarak görmez.

Laisizm için konuşulması gerekirse

  • Devletin dine müdahalesi daha fazladır, bu durum da dinin toplumda yaşanılabileceği sınırları daraltır.
  • Din kontrol altında tutularak amaçlar doğrultusunda reformasyona uğrayabilir ve yine amaçlara uygun olacak şekilde rasyonelleştirilebilir.
  • Amaçlar ile uyuşmadığı zamanlarda din irrasyonel, batıl ya da modernite karşıtı bir hareket olarak görülebilir.

Durumun daha iyi anlaşılması için günümüzdeki iki devletten örnek vermek gerekirse:

Fransa

Ø  Din ve devlet işleri ayrıdır.

Ø  Politikada ya da yönetimde dini semboller kullanımı yoktur.

Ø  Devlet okullarında göze çarpan, aleni bir şekilde belli olan dini semboller yoktur.

Ø  Kilisenin mal varlığı devlete aittir.

Ø  Devletin dine müdahalesi oranı (GIR/Goverment involvement in religion index):23

Amerika Birleşik Devletleri

Ø  Din ve devlet işleri ayrıdır.

Ø  Dini söylevler de politikada ve kimi zaman yönetimde önemli bir role sahiptir.

Ø  Öğrenciler okullarında dini olarak gruplaşabilirler, fakat diğerlerine gruplarına katılmaya zorlayamazlar.

Ø  Kilise özel mülktür.

Ø  Devletin dine müdahalesi oranı (GIR/Goverment involvement in religion index):0

Tablo 1: Amerika ve Fransa’daki GIR oranları ile sekularizm ve Fransız Sekularizmi(laisizm) karşılaştırması[3].

Bu noktada durup sekularizm ve laisizm kavramlarının neden iç içe eklemlenmiş olduğunu anlamak her ne kadar sekularizmin tarihsel yolculuğunda kronolojiye uygun bir anlatıma uygun olmayacak olsa da faydalıdır.

Laisizm terimi daha önce de belirtildiği üzere Fransız siyasi kültüründen diğer dillere geçmiş olan bir sözcüktür ve 1789 Fransız İhtilali sonrası devlet ve din kurumlarının ayrımı için kullanılmıştır. Anthony W.Marx’a göre 16. Ve 17.yy’da insanların kendilerini tanımlamaları, yani onları topluma bağlayan öğe din idi[4]. Bu durumda da Fransa özelinde konuşulacak olursa dinin toplum üzerinde yoğun bir etkisi bulunmakta idi. Öte yandan Fransız İhtilali ile birlikte ortaya çıkan laisizm ve milliyetçilik akımları da dünyaya yayılmıştır[5]. Bu iki akım da güçlü ilişkilere sahip kilise-monarşi birliğine karşı mücadele ettiklerinden dolayı ilk etapta din ile devleti birbirinden ayırmaya çalışmışlardır. Bu şartlar altında da temel olarak denilebilir ki sekularizm yalnızca din ve devlet arasındaki ilişkiyi ayıran olgu değil, bilakis kurumsal bir pratikten ziyade politik bir eylem iken laisizm, sekularizme göre farklı ideolojik ya da politik amaçlara sahip aksiyondur. Bu noktada da denilebilir ki sekularizm felsefi kökleri olan bir düşünce iken sekulerleşme bir süreçtir.

Sezar’ın Hakkı Sezar’a

Matta İncili’nin 22. Bölümü’nde şöyle bir diyalog vardır:

  • İsa, “Bu resim, bu yazı kimin?” diye sordu.
  • “Sezar’ın” dediler. O zaman İsa, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” dedi.

Yukarıdaki diyalog aslında Hıristiyanlık’ın sekuler anlayışın temsilcisi olduğundan ziyade bizlere dini ve dünyevi kurumların arasındaki farkı, başka bir deyişle iki grubun dünyayı nasıl tahayyül ettiğini göstermesi açısından faydalı bir örnektir. Zira antik çağda siyasal eylem, ölümsüzlüğe doğru giden yolda, bir yürüyüş olarak algılanırken, Hıristiyanlıkta tek tek insana a priori bir ölümsüzlük atfedilmektedir[6]. Öte yandan Protestanlık ile birlikte parçalanmaya başlayan Hıristiyanlık algısı sonrası dünyayı görüş şekli de değişmiştir, misalen bu durumu Hannah Arendt de tıpkı Max Weber gibi Protestanlık ile ilişkilendirmiştir; zira Protestanlık inananların doğrudan yaşama yönelmelerini ve aktif olmalarını beklemektedir[7]. Bu noktada değişen dünya görüşlerini açıklamadan önce aradaki süreçte yaşanmış olan olaylara bakmak pek tabii olarak faydalı olacaktır.

“Tanrı ve İmparator… İki efendiye birden hizmet edemezsin; diğer bir deyişle, İsa’ya ve Caesar’a”[8]

Yukarıdaki sözü söyleyen Nolalı Paulinus(tam adı: Pontius Meropius Anicius Paulinus) 354 yılında Bordeaux’da doğmuş 431 senesinde ise psikoposluk yaptığı Nola şehrinde ölmüş olan mektup yazarı ve şairdir. Paulinus’u bu sözü söylemeye iten etkileri yazmak, sanırım, sözün anlaşılması açısından daha faydalı olacaktır.

5 Eylül 394 senesinde I.Theodosius komutasındaki kuvvetler ile Eugenius komutasındaki kuvvetler Frigidus Savaşı’nda karşı karşıya geldi. Savaş üç gün sürdü, savaşın son gecesinde I.Theodosius’u rüyasında “Beyazlar giyinmiş iki semavi atlı”[9] ziyaret etti ve ona zafer kazanacağını söylediler.

Savaşın en temel nedeni ise –pek tabii ki- iktidar mücadelesi idi. İmparatorluğun batı yarısını yöneten II. Valentinianus’un 392 senesindeki ölümünden sonra dönemin Batı Roma İmparatorluğu Magister Militum’u(Roma İmparatorluğu ve Cumhuriyeti’nde Genelkurmay Başkanı’na denk gelen rütbe) Arbogast ise imparator olarak Eugenius’u seçtirdi. İmparator seçilen Eugenius Pagan inancı yeniden canlandırmaya çalışırken Büyük Theodosius oğlu Honorius’u Batı Roma Augustus’u(İmparatoru) ilan etmiştir. Savaşın sonunda ise paganlar ağır bir darbe almışlar, kısa süreli olsa da Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları tek bir çatı altında birleşmiştir.

Savaş gerçekleşmeden iki sene öncesinde ise, yani 391 senesinde, Büyük Theodosius İznik Teslisi’ni imparatorluğun resmi inancı olduğu şeklinde deklarasyonda bulunmuş, bireysel ya da toplumsal her çeşit pagan ayinini de yasaklamıştır[10].Theodosius’un dinsel kararlar almasının nedenlerinden birisini belirtmemiz gerekirse o da 340-397 yılları arasında yaşamış olan Milan Psikoposu Ambrosius’dur. II.Valentianus(375-92) bir dönem Milan kentinde bulunan kiliselerden birisinin kendisine devredilmesini ister, piskopos ise reddeder. Saraya çağrılan Ambrosius emri “Bir piskopos asla Tanrı’nın evini terk etmez.” diye ikinci kez reddeder. Roma İmparatorluğu’ndaki düşünceye göre her şey imparatora ait olduğu için bu reddetme olayı saçmadır. Öte yandan durum belirtilince piskopos şöyle der:

  • İlâhi hususlarda imparatorluk yetkilerini kullanamazsınız, ey imparator, eğer uzun imparatorluk istiyorsanız Tanrı’ya tabii olun Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Caesar’ın hakkını Caesara bırakın.[11]

Ambrosius 390 senesinde I.Theodosius’un emriyle gerçekleştirilmiş ve yaklaşık olarak 7000 insanın hayatını kaybetmesine neden olan Selanik Katliamı’ndan ötürü imparatoru aforoz etmiştir. Büyük Theodosius aforoz edilen ilk imparator olmakla birlikte daha sonra günahının kefaretini ödeyip pişmanlığını göstermiş ve affedilmiştir. Bu noktada durup ufak bir parantez açmak kilisenin daha sonra nasıl güçlendiğini göstermek açısından faydalı olacaktır.

Taht, Taç ve Asa

Devletlerin yönetim şekilleri en temelde tiranlık, monarşi, cumhuriyet ve totaliterlik olmak üzere dörde ayrılabilir. Monarşi ile tiranlık arasındaki farkı ilkinin yönetenin keyfiyetine bağlı olması iken ikincisinin korku ile erki elinde tutması olarak kabaca tabir edilecek olursa monarşide mevzubahis erk tanrısal iradenin temsiline dayandırılmaktadır; dolayısıyla siyasal olmayan bir hüviyete sahiptir. Bu noktada devleti yöneten monarkın dini kurumlarca dışlanması onun yönetme hakkının olmamasına yol açacaktır. Bu konuya örnek olarak seçimle başa gelen Kutsal Roma İmparatorları ile Papalık arasında sıkça gerçekleşen ve ileride de bahsedilecek olan mücadeleler örnek verilebilir.

I.Theodosius’un pagan uygulamalarını kaldırması, ardından da Frigidus Savaşı’nı kazanıp imparatorluğun iki yarısını birleştirmesi ülkede olan kaosu sona erdirmemiştir.

Kavimler Göçü’nün başlaması ile birlikte Hun baskısına dayanamayan Gotlar 375 yılında Roma İmparatorluğu’na geçiş yapmak istediler, istek devrin Doğu Roma İmparatoru olan Valens tarafından kabul edilmiştir. Bu imparator daha sonra 378 senesinde Hadrianapolis Savaşı’nda(o zamanki Edirne’nin adı) Gotlar tarafından öldürülecektir.

Gotlar’ın gelmesi ile birlikte diğer Cermen kabileleri de imparatorluğun federesi(lat. Feodarati) olmak kaydıyla imparatorluğa sığınmaya başladılar. Öte yandan daha sonra I.Theodosius tarafından çıkarılacak olan fermanla belirlenmiş olan İznik İtikadi’nin aksine Cermenik kabileler –belki de kültürlerine daha uygun olduğu için- ataerkil bir yorum olan Ariusçu idiler. Bu durum da dini mücadelenin sürmesine neden olacaktır.

Bir diğer sorun ise Kavimler Göçü’nün getirmiş olduğu tahribattan ötürü Batı Roma İmparatorluğu’nda hazine ve ordu politikalarının iflası idi. Devlet federeleri olan Cermenlerden vergi alamamakla birlikte onların kimi zaman yerleşmiş oldukları Galya’yı istilalarını da engelleyememekteydi. Devletin gücünün çökmesi sonrasında güvenli yerler olan ve sığınabilecek yegâne mekanlar ise pek tabii olarak manastırlar idi. Devlet vergi yükünü arttırırken pek çok insan kurtuluş umudu olarak manastırlara katılmaktaydı, zira manastırlar o dönemde vergiden muaf kurumlardır. Zamanla bu durumun önüne geçmek için yeni bir kanun çıkarılmıştır, çıkarılan kanuna göre senyörün(toprak sahibi) izni olmadan hiçbir insan(serf) rahip olmak için yerinden ayrılamazdı; öte yandan bu izin son derece sıra dışı durumlarda verilmekteydi.

Karolenjler ve “Kutsal” Roma Cermen İmparatorluğu

742 senesinde Liege civarında doğan ve 814 yılında Aachen’da ölen Şarlman(lat. Carolus Magnus) başta Frenkleri ve daha sonra da Cermenleri bir araya getirmiş olan imparatordur, daha sonra Friedrich Barbarossa olarak da bilinecek olan I.Friedrich’in imparatorluğuna Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu deme nedeni olan kişidir. İsmin nedeni olan hikaye ise şu şekilde:

“Şarlman, İtalya Seferi sonrasında dönemin papası olan III.Leo ile akşam yemeği yerken papa aniden kafasına taç geçirmiş ve onu Roma İmparatoru olarak ilan etmiştir.”(800 yılında)

Bu basit ve kaynağı bilinmeyen, dolayısıyla gerçekliğini teyit edemeyeceğimiz, söylence bizlere o dönemde yönetme erkinin tanrısal olduğunu göstermesi açısından faydalı bir örnektir; zira kilise sahip olduğu güce bir anda ulaşmamıştır. Söylencenin göstermiş olduğu başka bir husus ise kendi döneminde ve bölgesinde askeri açıdan –belki de- en güçlü olan bir kişiye imparatorluk payesi veren kilisenin siyasi alanda ne kadar güçlü olduğunu göstermesidir. Tabii ki dini açıdan ön planda bulunmak aynı zamanda devlet müdahalesine de açık olmak demektir, ki bu konu sekularizmin en temelde devlet ile dini kati bir suretle ayrılması gerektiği düşüncesinin de arka planda yatan nedenlerinden birisine örnek olarak gösterilebilir.

Söylencenin oluşmasına neden olan faktör ise gerçek anlamda ilk Kutsal Roma İmparatoru diyebileceğimiz I.Otto’nun 962 yılında bizzat papa tarafından taç giydirilmesi olabilir.

Daha sonra ortaya çıkacak olan sekularizm düşüncesi ise aslında imparatorlar ve papalar arasındaki mücadele zamanında Batı Avrupa’da ortaya çıkmıştı desek bir bakıma yanlış olmaz. Jacques Le Goff bu durumu “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” olarak belirtmiştir[12].

Batı’da kilisenin güçlenmesine neden olan bir diğer faktör ise siyasi olarak bir birliğin sağlanamamış olmasıdır. Bu yüzden Voltaire Kutsal Roma İmparatorluğu’nun adıyla alay etmiştir desek sanırım yanlış olmaz. Doğu’da, yani devrin Konstantinopolis’inde, kilise devlet kontrolünde büyüyor iken Batı’da kilise kurumu devletten bağımsız bir oluşumdur. Gelişmiş bürokratik sistem olmaması sebebiyle kariyer arayan insanlar zamanla kiliseye katılmışlardır, yine belirtmek gerekir ki Batı menşeli olan pek çok düşünür kilise kökenlidir. Buradan hareketle diyebiliriz ki kilise zamanla yalnızca siyasi gücün üstünde olan bir kurum hâline gelmemiş, aynı zamanda mevcut entelijansiyaya da hakim olmuştur. Yine de konuyu daha iyi açıklayabilmek için feodalizme bakmakta fayda olacaktır.

Feodalizm

Feodalizmden bahsetmeden önce belirtmemiz gereken husus onun yalnızca Batı ve Orta Avrupa’ya değil, aynı zamanda farklı coğrafyalarda da kendine özgü feodalizm çeşitlerinin olduğudur; Japonya örneğindeki gibi. Bu sebepten ötürü Batı ve Orta Avrupa’daki feodalizm çeşitleri de Alman Feodalizmi, Fransız Feodalizmi, İngiliz Feodalizmi gibi alt başlıklar altında incelenmektedir. Feodalizm hakkında bahsetme nedeni ise Ortaçağ’da toplumun üç temel sınıfa ayrılmasıydı, bu sınıflar

  1. Orestes denilen ruhban sınıf.
  2. Bellatores adı verilen silahlı(asker) sınıf
  3. Laboratores denilen işçi sınıftır, fakat bu sınıfta yalnızca toprağı işleyen serf bulunmamakta aynı zamanda zanaatkârlar da bu sınıfta bulunmaktadır.

Batı Roma İmparatorluğu yıkılmadan çok önce kilise mevcut aristokrasi için prestij kaynağı olarak görülmeye başlanmıştı. Bu duruma örnek olarak makalede bahsedilmiş olan Nolalı Paulinus ve Eusebius Hieronymus verilebileceği gibi Ammianus Marcellinus isimli tarihçinin pagan bir senatörün demiş olduğu “Bana Roma piskoposluğunu verin hemen Hıristiyan olayım” sözü de verilebilir. Bu noktadan hareketle de denilebilir ki imparatorluğun ister Batı isterse Doğu yarısı için olsun farklı kliklerden kişiler kilise içerisinde yer almışlardır. Bu noktada da belirtilmesi gereken Katolik Kilisesi’ne dair öğretilerin nasıl temellendiğidir. En basit bağlamda ifade edilecek olursa “İlk Günah”, “Kutsal Ayinler” ve “Kurtuluş” kavramları üzerinde kilise doktrinini şekillendirmiştir. Kilisenin güçlenmesine neden olan husus da günahkâr olarak dünyaya gelen insanların ancak ayinler aracılığıyla inayet sahibi olup böylelikle kurtulacaklarını düşünmeleriydi. Dolayısıyla bu durum zamanla kilisenin bir bakıma monopol oluşturmasına neden olmuştur. Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus ise yargılamanın da başlangıçta kilise tekelinde olması ve onun teamüllerine göre adaletin sağlandığı gerçeğidir.

Aslında başta belirtilmesi gereken husus feodalizmin nasıl bir sistem olduğundan ziyade nasıl işlediği ve ne olduğu sorusudur. Feodal bir düzende temelde toprağa bağlı işçi olan serf toprak sahibi olan senyöre(toprak sahibi kurum kilise de olabilir) karşı sorumludur. Toprağın sahibi olan senyör ise eğer varsa kendisine toprağı sağlayan kişiye karşı sorumludur. En alttan en üste doğru bir sınıflandırma yapacaksak eğer şöyle olacaktır: Serf kale sahibi barona ya da piskoposluk denetiminde bir bölge ise oradaki ruhban sınıfından yetkili kişiye, baron konta(İng: earl), kont düke, dük krala karşı sorumludur. Bu durum ise en basit şekilde tarif edilecek olursa çıkacak olan sonuç yerelleşmedir. Öte yandan Ortaçağ’da yerelleşmeyen, bilakis farklı etnik kökenden insanların bir cemaat(Alm. Gemeinschaft) hâlinde yek vücut bulundukları kurum ise kilise idi. Ferdinand Tönnies’e göre irsi bakımdan yahut tasarruf veya yararlanma açılarından orta k özellikleri olan veyahut da belirli müşterek dayanışma unsurlarına sahip olan, aile (ev cemaati), köy, kulüp, dini gruplar, otarşik bir iktisadi bünyeye sahip kasabalar, zanaat birlikleri (loncalar) ve hatta feodal beylikler cemaatin tezahür şekilleridir[13].

Öte yandan bilindiği üzere feodalizmin yıkılış sebeplerinden birisi olarak kentleşmenin gelişmesi ve şehirleşme sonucu ortaya çıkan yeni sınıfın, burjuvazi, feodalizmi alaşağı etmesi gösterilmektedir. Antropolog Robert Redfield’in yaptığı tanıma bakacak olursak kendisi manevi düzenin teknik düzene hakim olduğu kültürleri kent-öncesi kültürler olarak tanımlamıştır[14].Yeniden Tönnies’e dönecek olursak o da daha önce ortak çıkarlar için işbirliğine girmiş olan insanların oluşturdukları birliği yeni bir fenomen olarak ele almakta(Cemiyet, alm.Gesellschaft) ve onun zamanla üstünlük kazanacağını ileri sürmektedir.

Burada değinilmesi gereken husus mevcut şartlar altında kilisenin gündelik yaşamda sahip olduğu güçtür. Doğuda Hıristiyanlık devlet kontrolünde gelişirken Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesi ve Katolik Kilisesi’nin daha serbest bir ortamda şekillenmesi ile birlikte zamanla daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi devlet yöneticileri ile güç yarışına girmeleri son derece doğaldır.

Gang nach Canossa ve Kulturkampf

Gang nach Canossa her ne kadar Canossa’ya gidiş demek olsa da günümüzde özür dilemek, özür dilemek ve kendini affettirmek için başkalarının ayaklarına kapanmak anlamına da sahiptir. Olay 1076 yılının Aralık ayından 1077 yılının Ocak ayına kadar sürmüştür, fakat etkisi yaklaşık yedi yüz sonra bile mevcuttur ki buna örnek olarak Otto von Bismarck’ın 14 Mayıs 1872 tarihinde Reichstag’da “Seien Sie außer Sorge, nach Kanossa gehen wir nicht, weder körperlich noch geistig.”[15] demesi örnek verilebilir. Bismarck’ın ifade etmeye çalıştığı sözlerin Türkçesi ise aşağı yukarı “Şunu iyice anlayın, hiçbir şekilde Canossa’ya gitmeyeceğiz; bedeni veya ruhani olarak” şeklindedir. Canossa’nın önemi ise daha önce bahsedilmiş olan “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” denilse bir bakıma doğru olur.

11. ve 12. yüzyıllarda Katolik Kilisesi ile Ortaçağ’da bulunan devletlerin ihtilafa düştükleri temel sorunlardan birisi manastırlara başrahip eyaletlereyse piskopos olarak kimin hangi erk tarafından atanacağı konusuydu. Kurumlar kiliseye bağlı olsalar da devletin toprakları içerisinde yer aldıkları için monarklara göre atama yetkisi onlarda olmalıydı, zira bir noktada bu kurumlar onların vassalıydı. Öte yandan Papa VII.Gregor’un yapmış olduğu reformlar krizin başlangıcını oluşturmaktaydı. Bizzat papa tarafından yazılan ve Dictatus Papae olarak adlandırılan kanunlar 1075 yılında yayınlandı. Kanunları kısaca özetlenecek olursa şu şekildedir: “Roma Kilisesi yalnızca Tanrı tarafından kurulmuştur ve dolayısıyla evrenseldir. Piskoposları göreve atama ya da görevden alma yetkisi yalnızca papaya aittir. Papanın yönetimindeki konseyde papa hüküm verme yetkisine sahiptir, konseyin kararlarını veto edebilir.” şeklinde devam eden ve 27 maddeden oluşan bildirgede ayrıca “Papa kimse tarafından yargılanamaz, Katolik Kilisesi ile barışta olmayan hükümran Katolik değildir, Roma Kilisesi daha önce hata yapmadı/şu anda hata yapmamaktadır/gelecekte de hata yapmayacaktır.” gibi maddeler de bulunmaktadır. İlgi çeken ve imparatorlar ile anlaşamamasına neden olan maddeler ise şunlardır: “Papa gerekirse imparatoru görevden alma yetkisine sahiptir.” ve “Papa gerekirse imparatorluğa dair ünvanları ve nişanları kullanabilir.” ile “Bütün prensler papanın ayağını öpmek zorundadır.” maddeleri yer almaktadır. Belki de sonuncu maddeden ötürü Gang nach Canossa tabiri günümüz Almancasında birilerinin ayağına kapanmak anlamına da gelmektedir.

Papa gerekirse imparatoru görevden alma yetkisine sahiptir.” maddesi aslında o döneme kadar mevcut olan iki başlı(iki kılıçlı) sistemin de yıkıldığı anlamına gelmekteydi. Başka bir şekilde ifade edilecek olursa geçici olan ve ruhani olan arasındaki ayrım VII.Gregor’un dikte ettiği 27 maddeyle yıkılmıştır. Burada hatırlanması gereken husus sekularizmin etimolojik açıdan kökeni olan saecularis sözcüğüdür ve bilindiği üzere kelime “dünyevi, bir jenerasyon ya da çağa ilişkin” anlamına gelmektedir. Bir diğer nokta ise daha önce bahsedilmiş olan Jacques le Goff’un tespitidir, o tespiti açacak olursak Papalık sahip olduğu ruhani güçle dünyevi egemenliğin üzerine kendi sistemini inşa etme girişiminde bulunmuştur.

1075 yılında ise Kutsal Roma İmparatoru olan IV.Heinrich ise Papalık tarafından yayınlanmış olan ve piskoposları papalık atar kuralına karşı gelerek yönetimi altındaki yerlere piskopos atamalarını kendisi yapmaya başladı ve ardından da papa tarafından aforoz edildi. Daha sonraki yıllarda da torunu olan Friedrich Barbarossa(I.Friedrich) de aforoz edilecektir, ama o da durumu kendi adına kurtarmak için kendi papasını yani anti-papayı atayacaktır. Onun torunu olan II.Friedrich’te Haçlı Seferi düzenlemediği hâlde savaşmadan Kudüs’ü diplomatik yollardan aldığı için aforoz edilecektir. Burada II.Friedrich’e ufak bir parantez açmak faydalı olacaktır, zira kendisi aforoz edilmesine ve Müslüman olmakla suçlanmasına rağmen Ortaçağ’da yer alan ve her çeşit unsura toleranslı yaklaşabilen bir liderdir. II.Friedrich’in korumaları Müslüman idi ve kendisi Sicilya’da hayatını sürdürürken adada bulunan Müslümanların cami yapmalarına da izin vermiştir. IV.Heinrich’e dönülecek olursa 1076 yılında papa kendisini kalıcı olarak aforoz etti, bu bir Hıristiyan olarak ölmemesi anlamına geldiği kadar yönetme erkine de sahip olmaması dolayısıyla vassallarının bağımsız hareket etmesine neden olacak bir olaydı; yani otoritesi olmayacak ve devlet yönetimi de geçersiz sayılacaktı. İmparatorun hükümdarlığı o dönemki kanunlar gereği geçersiz olduğu için yönetimi altında bulunan vassallar ayaklanmaya başlamıştı. Her ne kadar IV.Heinrich ilk isyan eden Sakson soylularına karşı zafer kazanmış olsa da aforozun kalkması gerektiğinin farkına vardı ve papadan özür dilemek için yola çıktı.

İmparatorun geldiğini öğrenen papa ve daha sonra İtalyan şehirlerini örgütleyip Almanlara karşı uzun soluklu bir savaşı açacak olan devrin Toskana Düşesi Mathilda kayzerin orduyla geldiğini farz edip Canossa Kalesi’ne sığındılar. Öte yandan siyasi olarak zor durumda bulunan imparator münzevi bir şekilde pişmanlık elbisesi denilen elbiseyle(bu elbise uzun bir tunik ve sandaletten ibarettir) Canossa’ya gelmiştir. Üç gün boyunca oruç tutan ve Canossa’nın karşısında keşiş yaşamı süren imparator üçüncü günün sonunda papa tarafından affedildi ve kendisine komünyon yapıldı. Dolayısıyla denilebilir ki Papalık sahip olduğu spiritual güç sayesinde mevcut erki bastırabilmiştir. Öte yandan vassalların yeniden isyan etmesi sonrasında IV.Heinrich tekrar aforoz edilmiştir, fakat o da kendi adamı olan III.Clement’i papa ilan edecek ve ardından da Roma’ya yürüyerek onu Kilise’nin başına geçirecektir. Bu noktada da denilebilir ki devletin dine dinin ise devlete müdahalesi sıklıkla gerçekleşmekte ve iki taraf da kendi çıkarları uyarınca yönetimi gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Otto von Bismarck’ı ise Canossa ile ilgili konuşmaya iten süreç farklı olmakla birlikte bir ölçekte benzerdir. Türkçesi Kültür Mücadelesi(Kavgası) olan Kulturkampf temelde Katolikliğin etkisini devlet eliyle kırmaya yönelik bir eylemdir ve buna karşı gösterilen tepkiyi de içeren süreçtir. Terimi ise Prusyalı liberal devlet adamı olan Rudolf Virchow üretmiştir. Sürecin ortaya çıkma nedeni ise Prusya’da yaklaşık olarak %36,5 oranında Katolik bulunması ve Katoliklerin görüşlerinin liberaller ile Protestanların desteğini sağlamış olan Bismarck’ın politikasıyla uyum sağlamaması olarak gösterilebilir. Bismarck Katoliklerin gücünü kırmaya yönelmiştir, hem böylelikle kendi devletinin yönetimi altında olan Lehlerin de asimilasyonunu sağlayacağını düşünmektedir. Bu duruma edebiyattan bir örnek gösterecek olursak o da Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Henryk Sienkiewicz’in 1895 yılında yazmış olduğu Quo Vadis olabilir. Sienkiewicz’in Polonya Tarihi üzerine olmayan tek kitabı olmasına rağmen Polonyalı ruhunu yansıtan bir eser olmasının yanında Neron’a ve Roma İmparatorluğu’na karşı gelen ilk dönem Hıristiyanlarının çektiği acıyı anlatmaktadır[16]. Öte yandan Bismarck’ın Katolik etkisini kırmak için göstermiş olduğu çaba sonuçsuz kalmıştır, Katolikler örgütlenmiş, en güçlü ikinci parti hâline gelmiştir; buna ek olarak Almanya’nın kuzeyi ile güneyi arasında da bir ayrım ortaya çıkmıştır. Bir diğer sonuç ise Bismarck’ın güçlenen sosyalistlere karşı Katoliklerle işbirliği yapmasıdır ki, siyasi açıdan pek çok kez taraf değiştirdiği için –misalen 1848 Devrimi sonrası Avusturya ile müttefik olması, daha sonra milliyetçi olması ve ardından Prusyalılar ile bir olması gibi- siyasi açıdan hoş bir etki bırakmamış ve güçten düşmüştür. Katolik Kilisesi ise Kulturkampf esnasında ruhban sınıfının çoğu üyesi tutuklandığı için devlete karşı girişecekleri herhangi bir mücadeleyi kazanamayacaklarını algılamıştır. O dönemki mevcut yönetim ise Kilise’ye ağır zararlar verebilseler bile tam anlamıyla pasifize edemeyeceklerini anlamışlardır.

Augsburg ve Vestfalya Barışları

25 Eylül 1555’te Augsburg kentinde toplanan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu Dieti(meclisi) ile Lutherciler ve Katolikler arasında barış sağlanmıştır. Bu barış temelde Curius regioejus religio (hükümdarın dini neyse, ülkesinin dini de odur) ilkesini benimsemekle birlikte Kalvinistleri dışarıda tutmuştu. Bu durum 15 Mayıs 1648 senesinde imzalanan Vestfalya Barışı ile düzenlenmiş oldu. Vestfalya ile birlikte daha önceden imzalanmış olan Augsburg Barışı’nın hükümleri geçerli olmakla birlikte Kalvinizm tanındı. Bir diğer nokta ise herhangi bir erkin yönetiminde kabul edilmeyen mezheplerin Kilise güvencesi ile ibadet yapabilmesi oldu ve bu durum farklı mezheplere mensup devletlerin diğer devletlerin içişlerine karışmasını engellemeyi amaçlamış bu amacında ise bir nebze de olsa başarı sağlamış olan maddedir. Buna örnek olarak kimi uzmanlara göre Vestfalya Barışı’nın bugünkü uluslar arası sistemin temeli olduğuna dair görüşler gösterilebilir. Ayrıca belirtilmesi gereken bir diğer konu ise Alman Prenslikleri’nin kendilerine özel mahkemeleri kurmalarıydı.

Sonuç

Sekularizmin tarihte almış olduğu yola bakarsak aslında en baştaki noktaya geri dönmüş oluruz, bu da devletin dine dinin ise devlete müdahalesini engelleyen görüştür. Bu durumun getirisi temel anlamda iki kliğin de çıkarları için birbirlerini rakip olarak addedip mücadele etmelerini engellemekle kalmayıp aynı zamanda nispi ölçülerde bireysel özgürlüklere de yansıyacaktır ki yansımıştır da.

Spinoza’nın(1632-1672) yazmış olduğu Vatandaşların Özgürlüğü isimli eserden yapılacak olan alıntı konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

“Hiçbir insan aklının bütünüyle başkalarının iradesine girmesi mümkün değildir; hiçbir kişi kendi rızasıyla özgür bir şekilde karar verme doğal hakkını başkasına devredemez ya da böyle bir şey yapmaya zorlanamaz. Bu nedenle, aklı kontrol altına almaya çabalayan devlet zalim olarak kabul edilir. Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.”[17].

Buradan hareketle de denilebilir ki devletin asıl amacı temel hak ve özgürlükleri koruyup geliştirmektir ve bunda farklı dinden insanların yasalar önünde eşit olmalıdır. Din ise manevi gücünü dünyevi çıkarlar için kullanmamalıdır. Dolayısıyla gerek dini gerekse devlet kurumları olsun otokontrol mekanizması oluşmadığı müddetçe Jacques le Goff’un yapmış olduğu “Dünyevi egemenlik üzerinde manevi egemenliğin üzerine dair ya da tam aksi yönde tartışmalar” tespiti geçerli kalacak ve iki cenah da kendi dünya tahayyülerini uygulayabilmek için birbirleriyle çatışacaklardır.

Referanslar:

[1]: http://www.etymonline.com/index.php?term=secular
[2]: http://jimithekewl.com/2013/08/15/laikci-terimi/
[3]: Secularism vs Laicism, sf.7, Murat Soner
[4]: Anthony W. Marx, Faith in Nation: Exclusionary Origins of Nationalism (Oxford: Oxford University Press, 2003), 89.
[5]: Gulce Tarhan, Roots of the Headscarf Debate: Laicism and Secularism in France and Turkey
[6]: Armağan Öztürk, Res Publica, Doğu Batı Yayınları, sf.291
[7]: a.g.e sf.292
[8]: Nola Piskoposu Paulinus, Mektuplar, c.400
[9]: Williams, Stephen & Friell, Gerard, Theodosius: The Empire at Bay, Yale University Press, 1994. 129
[10]: “Topluluk ya da özel olarak, tüm pagan uygulamaları yasaklanmıştır.” Theodosius’un Fermanı, 391
[11]: Doğu Batı Yayınları, 33.Sayı, Ortaçağ Aydınlığı, 105
[12]: Jacques Le Goff, History of Humanity, Scientific and Cultural Development, Volume IV, Unesco&Routledge, 2000
[13]: Mehmet Fikret Gezgin, Cemaat-Cemiyet Ayrımı ve Ferdinand Tönnies, sf.199 [14]:Charles H.Long, Popüler Din, Çev. Mustafa Arslan, http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/23.php
[15]: http://www.reichstagsprotokolle.de/Blatt3_k1_bsb00018359_00387.html
[16]: Henryk Sienkiewicz, Cem Yayınevi 1972, Quo Vadis,  Roman ve Yazar Üstüne [17]:http://www.canaktan.org/hukuk/insan_haklari/felsefi-yazilar/benedictus_de_spinoza.htm

Düalizm I

Posted in Felsefe with tags , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 21, 2013 by aetiusflavius

Teorik olarak düalizm evreni iki temelde alan öğretidir, bu iki temel genellikle zıttır ve çeşitli güçler, maddeler ve şeylerdir; süje ile obje gibi veya ruh ile madde gibi. Kelimenin kökeni Latince duo‘dan gelmektedir, duo iki demektir. Kendi içerisinde de pek çok dala ayrılan düalizme dair birkaç örnek verecek olursak bunlar iyi ile kötünün mücadelesini ele alan ahlâki düalizm, akıl ve bedenden hareketle oluşturulmuş olan tözsel düalizm ya da dini öğretiler bakımından evreni şeytani-ilâhi varlıklar arasındaki mücadele olarak algılayan veya tanrılar ya da çeşitli güçler arasındaki mücadele olarak da algılayan dinsel düalizm olabilir. Bu düalizm çeşitlerinden birer parça taşıyan, semboli bir düalizm de olabilir; Taoizm gibi.

Düalizm çeşitli dallara ayrılabilir, öte yandan düalizm algısı kesin bir şekilde iki kavramın karşıtlığı da olmayabilir. Düalizmde yer alan karşıt unsurlar mutlak bir şekilde kendi varoluşlarını karşıtlıkları üzerinden tanımlanabilecek olabildiği gibi, misalen Zerdüştlük ya da Manicilik, düalizm algısı göreceli de olabilir; Ortaçağ’da sapkın ilan edilen Bogomiller veya Katharlar gibi. Bir diğer ayrım ise düalizmin diyalektik mi yoksa eskatolojik mi olduğudur[1]. Diyalektik düalizm genellikle dünyanın bir döngü içerisinde olduğunu, örneğin “Tarih tekerrürden ibarettir.” şeklindeki algı, öne sürer iken eskatolojik düalizm ise insanlığın ya da evrenin veya ikisinin birden nihaî sonundan hareketle felsefesini oluşturur, bir sondan bahsettiği için gerçekleşecek olayların da tekerrür etme olasılığı yoktur.

Felsefi açıdan ise düalizm genellikle akıl-beden problemi, fiziksellik ya da madde-ruh ayrımından hareketle ortaya çıkar.

Dini Açıdan Düalizm Çeşitleri

I. Eski Mısır:

Eski Mısır’da İran’a benzer bir şekilde katı olarak bir düalizm olmasa da göreceli olarak bir düalizm olduğundan bahsedebiliriz. Osiris bereketin, düzenin ve yaşamın sembolü iken; Seth ölümün, şiddetin ve kargaşanın sembolüdür. Osiris adil iken Seth düzenbaz idi, keza Osiris’in Horus ve Anubis(1) adında iki tane çocuğu olmuş iken Seth’in çocuğu yoktu(1); bu yüzden birisi bereketin sembolü iken diğeri bereketsizliğin sembolüdür. Eski Mısır Dini’nde var olan bir diğer figür ise Güneş Tanrısı olan Ra ile onu her gün yutmaya çalışan antagonisti dev yılan Apep olabilir.

Eski Mısır ile ilgili ufak bir dipnot açacak olur isek o da Seth figürünün Şeytan figürünün temeli olduğu şeklindeki iddiadır.

II. Mezopotamya:

Mezopotamya Düalizmi daha çok kozmolojik düalizm olarak tarif edebileceğimiz çeşittendir. Babil Mitolojisi’nde yer alan diğer tanrılaırn lideri Marduk ile kendi soyundan olan tanrılara savaş açan Tiamat savaşmış, savaşı Marduk kazanmıştır, dünyayı da Tiamat’ın bedeninden yaratmıştır. Bu mitin kozmolojik olmasının nedenini ise şöyle açıklayabiliriz, Sümer Mitolojisi‘ne göre Tiamat Mars ve Jüpiter arasında bulunan gezegendir, Nibiru‘nun geçişi sırasında parçalanmış ve ortaya çıkan parçalardan dünya oluşmuştur. Yine Babil Mitolojisi’nin Yaratılış kısmına bakacak olursak evren tatlı suların efendisi olan Apsu ile tuzlu suları yöneten Tiamat’ın birleşmesi ile yeni tanrılar ortaya çıkmıştır. Ea ile Damnika‘nın çocuğu olan Marduk’ta düalist özellikler göstermektedir; kendisine has olarak her şeyi görmesini sağlayan dört gözü ve her şeyi duymasını sağlayan dört kulağı vardır.

Ufak bir parantez açacak olursak Genesis‘de şöyle geçer:

“Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.”[2].

Gerek Tiamat gerekse Apsu derinlerde olan tanrılar olarak da tasvir edilir.

III. İran:

İran Düalizmi her ne kadar Hindistan kökenli öğretilerden esinlenmiş olsa da, örneğin Asura ile Deva gibi, asıl gelişimini ya da felsefik altyapısını Zerdüştlük(Zoroastrianizm) ile sağlamıştır. Zerdüşt dinini açıklar iken yaradan olarak Lekesiz Ölümsüzler(Amesha Spentas) diyebileceğimiz kişileri göstermiştir, ki burada kaynak Hint Vedalarıdır.

Zerdüşt’e ait olduğu öne sürülen ve Avesta‘nın en önemli bölümünü oluşturan Gathalar dörtlüklerden oluşmaktadır. Spenta Mania denilen yaratıcı ruh ile Angra Mania/Ahriman adı verilen yıkıcı ruh evrendeki iki temel ruhtur. Ufak bir parantez açıp belirtmemiz gereken bir şey var ise o da Zerdüştlüğün monoteist bir algıda olduğudur; zıt güçler her ne kadar mücadele ediyor olsalar da. Yine de söylenilmesi gerekir ki iki ruh birbirinin simetriğidir, dolayısıyla evrenin simetrik olduğu şeklinde bir algı vardır.

Ahura sözcüğü tanrı anlamına gelir iken-ve belki de Mithra ile ilişkili iken-, Mazda sözcüğü bilge anlamına gelir; böylece diyebiliriz ki Ahura Mazda bilge tanrı anlamına gelmektedir. Ahura Mazda iyilik tanrısı iken kötülük tanrısı Ehrimen(ya da Ahriman) ile mücadele eder. Avesta‘ya göre mücadeleyi en sonunda Ahura Mazda kazanacaktır, bu yüzden diyebiliriz ki Zerdüştlük  diyalektik olduğu kadar nihaî bir sonuç da içerdiği için eskatolojiktir.

Dini olmamasına rağmen ufak bir parantez açalım. Pers Mitolojisi’ne göre dünya yaratılır iken İr’ec ve Tur’ec iki kardeştir. İlkinin soyundan gelenler İran’ı, ikincisinin soyundan gelenler ise Turan’ı kurarlar.

IV. Helenistik Dünya:

Mitolojik açıdan Helenistik Dünya’daki düalizme örnek verecek olur isek bunlar Uranus-Kronos-Zeus olabilir. Sondan başa doğru gider isek eğer her tanrı kendisinden bir öncekini devirerek erke ulaşmıştır.

Felsefik açıdan düalizme pek çok örnek verilebilir. Sokrates öncesi filozoflara örnek vermek gerekirse, sanırım, Parmenides iyi bir çıkış noktası olur. Parmenides kabaca Bir’cidir, ona göre varlık yalnızca var olandır; var olmayan şeyler ise zaten yoklardır. Buradan hareketle de Parmenides gerçek ile imge, aklî ile duygulara dayanan varlıklar arasında bir ayrım yapar. Velhasılı kelam Bir’ci olan Parmenides’e göre değişim yalnızca görüştedir, gerçekte ise hiçbir şey değişmez.

Öte yandan Herakleitos’a göre dünyada sürekli olarak bir mücadele vardır; gece ile gündüz, sıcak ile soğuk, başlangıç ile sonuç gibi. Herakleitos’ta tıpkı Parmenides gibi düalistik bir yaklaşım sergilemiştir, ama ona göre değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Empedokles ise Herakleitos ve Parmenides’ten esinlenmişti, ona göre her şey değişmez idi. Empedokles’e göre sevgi şeyleri birbirlerine bağlayan iken; çatışma ayrıştırandır, doğa ise bu iki gücün etkileşimindedir.

Mitolojik açıdan ise Helenistik Düalizm’e bir örnek de Orfizm olarak verilebilir. Orfizm’e göre insanlar titanların küllerinden ve Dionysos’un ruhundan oluşmuştur.  Bu sebepten ötürü insandaki tanrısal ruh, iyi de olduğu için, titanların kötülüklerinden temizlenmek ister. Bu sebepten ötürü ruh temizlenene kadar dünyada dolaşır.

Platon’a göre ise dünya idealar ve duyusal olmak üzere iki çeşittir. Platon hakkında yazmış olduğum bir ekşisözlük entrysinden alıntı yapacak olur isem:

“platon, sokrat öncesi dönem düşünürlerden biri olan parmenides’in felsefesinden etkilenmiş bir düşünürdü. parmenides’e göre ‘varlık’ mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemezdir, ezeli ve ebedidir, hareket ve değişme yoktur. platon parmenides’in bu düşüncesini bir basamak yukarı taşımıştır. platon’a göre insanlar bedensel olarak nesneler evreni adını verdiği evrende yaşarlar; öte yandan insanların ruhları daha önceden idealar evreni’nde bulunmuşturlarbu görüş aslında bir bakıma platon’un yaşam öncesi hayata inandığını bizlere gösterir. platon’a göre insan yaşadıkça idealar evreni’nde öğrendiklerini hatırlar. ayrıca eflâtun’un bu görüşü bir bakıma dünyaya düalist olarak bakan bir görüştür, çünkü dünya gerçek dünya olan idealar evreni ve duyulabilir dünya olan nesneler evreni’nden oluşur. burada platon’un asıl değindiği bir diğer nokta ise bilginin sadece var olan, gerçek olan şey için geçerli olacağı, görülen şeyin ise sanal olduğudur. sokrat öncesi düşünürlerden mantık diyalektiğin ilk kullanıcılarından olan parmenides’in “varlık varolandır, hiçlik ya da varolamayan var değildir.” sözlerini platon ‘mağaralar alegorisi’ ile bahsi geçen varlığa akıl yürütülerek ulaşılacağını, aksi takdirde bahsi geçen varlık’ın zâhiri olacağını belirtmiştir.”

Referanslar:

[1]:  Systems of Religious and Spiritual Belief, Religious Dualism.
[2]: Genesis 1:2

Açıklamalar:

(1): Bazı kaynaklara göre Anubis, Seth ile Nephthys’in çocuğudur.

Kaynakça:

Felsefenin Kısa Tarihi, Ottfried Höffe
http://www.themystica.com
http://www.pantheon.org
Yunan ve Roma Mitolojisi,Colette Estin, Helene Laporte

René Descartes, I. ve II.Meditasyonlar

Posted in Felsefe with tags , , , , , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

René Descartes ,31 Mart 1596-11 Şubat 1650 yılları arasında yaşamış olan Fransız matematikçi ve düşünürdür. Immanuel Kant için nasıl ki ‘Felsefeyi Uyandıran Adam’ deniliyorsa, René Descartes’de Avrupa’da gelişimi durağanlaşan felsefeyi uyandıran kişi olmuştur. Her ne kadar Rönesans ve beraberinde Reform-Anti Reform akımları ile birlikte Batı Avrupa’da  teoloji de dahil olmak üzere pek çok bilim dalı gelişmiş olsa da felsefe alanında Skolastisizm birincil öncelikteki akımdı. René Descartes ile birlikte skolastik düşünce biçemi yerini onun temellerini atmış olduğu ve kendi adının verildiği Kartezyanizm’e bıraktı.[1] Bu felsefi akımın temelini Meditasyonlar adını verdiği kitabı ile attı.

Descartes kendisinin yazmış olduğu Meditasyonlar isimli eserin gerek önsözünde gerekse I.Meditasyon bölümünde belirtmiş olduğu üzere hayatı pek çok yanlış kanı üzerinde kurduğundan kuşkulanmaktaydı. Bu yüzden Descartes insanların doğru bilgiye ulaşmaları için zihinlerini gereksiz bilgilerden temizlemelerini savunmuştur.

I.Meditasyon:

Descartes eserinin bu bölümünde herhangi bir şeyden kesin olarak emin değilse ondan şüphe edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu şüphe kesin olmayan şeyi tamamen reddetmekten ziyade onu doğru olarak kabullenmemektir. Şeyin kesinliği ya da başka bir deyişle doğruluğu ise ancak aceleci sonuçlardan ve önyargılardan kaçınarak temiz bir zihinle onu duruma göre belirli ölçütlerle yargılamak ve bunun sonucunda doğruluğunu kabul etmekti; eğer kişi aceleci davranırsa zihni bulanacak ve bu durumda bireyde şüpheye neden olacaktı.  Bu duruma müteakip olarak incelenen şeyler ayrılabildiği kadar çok boyuta ayrılacak ve bu küçük parçacıklar sayesinde birey tefekkürünü sonuca ulaşmak için daha rahat yapabilecekti. Küçük parçacıklara ayrılmış olan düşünceler sayesinde kişi tümevarabilecekti.  Tümevarmak için sistemli bir çalışma gerekeceğinden ötürü Descartes şeyler arasında sistematik bir ilişki ilk başta belli olmasa dahi onu daha küçük parçacıklara ayırdığı için bağlantıyı bulabilecek ve bu vesile ile nesnelere dahi bir düzen verebilecek ve düşüncülerini belirli bir sistem dahiline oturtabilecekti. Descartes nesneleri gerektiği kadar küçük parçalara ayırmış ve onları yeniden bir sistematik dahilinde yerleştirmeyi tasarlamış olduğundan ötürü düşünce sisteminde yer alan her parçayı tekrar ve tekrar incelemek gerektiğini ve böylelikle dışarıda kalan parçacığın olmadığından emin olmayı sağlanacağını da bu meditasyonunda belirtmiştir. Ayrıca Descartes ilk tefekküründe şeylerden birinin yanlış olması durumunda o şeyin üzerine kurulmuş olan her şeyin yanlış olacağı şeklinde bir sav ortaya sürmüştür ki bu durum onun aslında neden herhangi bir nesneyi incelerken gerektiği kadar alt seviyeden başlanması gerektiği şeklindeki düşüncesinin de bir nevi özetidir. Bunlara ek olarak Descartes duyuların kesin olarak reddilmesi gerektiğini ilk meditasyonunda söylemez, çünkü ahlâk ilkelerini reddetmez. Her ne kadar duyular insanı küçük veya uzaktaki şeylerde yanıltsa dahi bazı alanlarda yanıltmazlar ve etik kuralları da bu bazı alanların içindedir. Bu durumda Descartes incelemesini duyuları aracılığı ile yapabileceğini ‘düşünür’, bu durumu da gerek uyku gerekse uyanıklık hâllerinde iki ile üçün toplamının daima beş, karenin ise dörtten eksik ya da fazla kenarı olamayacağını örnekleyerek ileri sürer. Öte yandan, bu tarz bir durumda Descartes’i kötü niyetli bir cin kandırmış olabilir, ama kötü niyetli bir varlığın var olması ya da bir varlığın kötü niyetli olması ise salt iyi olarak tasavvur edilen Tanrı’nın varlığı ile bağdaşmaz. Yine de cinin niyetinin kötü olması hâli ve Descartes’i aldatması her ne kadar iyi niyetli Tanrı’nın varlığı ile bağdaşmıyor olsa dahi böyle bir tehlikenin var olacağı düşüncesini uyandırır Descartes’da. Bu durumda ise Descartes meşhur sözü olan Cogito Ergo Sum sözünün temelini atmış olur; yani o aldatılma tehlikesi altında olduğu için vardır ve bunu bizim dilimizde ‘Varım’ demek olan ‘Ego Sum’ olarak belirtmiştir.  Bu varım durumu kesindir, çünkü bahsi geçen kavram bireyin algılama yetisi dahilinde anlaşılmıştır.

II.Meditasyon:

Varolduğu sonucuna ulaşan Descartes’e göre birey yani ben vardır, fakat şüphe eden bir şeydir. Şüphe ettiğinden ötürü de Descartes ben kavramının karşısına tam olarak bir şey koymaya çabalar. Descartes’e göre kendisine eskiden sen nesin diye sorsalar insanım diye cevap verirmiş, insan nedir sualini ise insan düşünebilen, aklını kullanabilen bir hayvandır diye yanıtlarmış. Öte yandan hayata ve nesnelerin ve tinin varlığına karşı tamamen bakış açısını değiştirmiş olan Descartes aklını kullanabilen, ama buna rağmen hayvan diye de betimlenen insanın ne olduğuna cevap vermek için hem hayvan nedir hem de aklını kullanmak nedir sorusuna cevap verilmesi gerektiğini belirtir. Bu durumda ise birey beni tanımlamadan önce iki soruyu daha yanıtlamak zorunda kalacaktır ve bu bir bakıma daha yeni soruları da getireceği için ben sorusunun cevabını oluşturabilecek gerek ve yeter veriler değildirler. Bu durumda Descartes kendisini uzuvları olan bir beden olarak betimler  ve bu betimleme listesine bireyin aynı zamanda hisseden, beslenen, yürüyen ve düşünen bir varlık olduğunu da ekler. Descartes’in betimlemiş olduğu beden aracılığı ile kişiler beş duyu organını hissedebilirler. Descartes düşünmeyi salt insana dair bir özellik olarak belirttiğinden ötürü insanlar bedenen belirli sınırları olan, fakat düşünebilen bireyler oldukları için varolduklarını savunur. Böylece bireyin varlık nedeni düşünmektir ve bu yüzden düşünmekten ötürü hissetmek, şüpheye düşmek vs.de düşüncedir. Öte yandan duyu organlarına ait hisler vücudun doğası gereği bir beden ihtiyacı duyacağından bu hislerin beden ile bütünleşmiş olmaları gerekir. Bu durumda tin ile beden apayrı tözler olmalarına rağmen birlikte bulunuyorlardır; öte yandan töz olarak betimlenen kavramlar varolmak için kendilerinden başka bir şeye gereksinim duymazlar. Descartes sadece ben’e ilişkin soruları ele almaz, aynı zamanda bilginin kaynağını irdeler ve bunu vermiş olduğu balmumu örneği ile açıklar. Balmumunu iki parçaya ayırır ve birini yakar, yanan balmumunun gerek tadı gerek kokusu gerekse rengi değişir. Bu şeraitte her ne kadar iki parçada balmumu olmasına rağmen ikisi de farklı imgelenimler yaratmıştır ben’de bu imgelemlerden ilki değişen uzamlı bir şey iken ikincisi imgeleme olamaz; o hâlde bu zihindir. Bu durumda Descartes’a göre doğruluk bir tutarlılık getirir ve bu tutarlılık bir nesne hakkındaki düşüncenin diğer nesne ile uyuşması durumudur. Bu mesele ise Descartes’e göre aynı zamanda nesnelerin bireylerin zihninde birer dizayn yaratmış olması ve bu dizaynların her seferinde başka bir dizayn ile uyuşması ile birlikte ortaya çıkan tutarlılık sonucu doğruluktur.

Kaynakça:

[1]:90 Dakikada Descartes-Paul Strathern

http://www.turkish-media.com/forum/topic/51828-descartesta-bilgi-kurami/ http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/07/descartes-ve-zne-olarak-benlik-devam.html

David Hume

Posted in Felsefe with tags , , , , , , , , , on Temmuz 20, 2013 by aetiusflavius

David Hume 26 Nisan 1711-25 Ağustos 1776 yılları arasında yaşamış olan İskoç filozof, tarihçi ve ekonomisttir. Batı Avrupa’da René Descartes ile birlikte canlanan felsefe doğal bilimleri de ekledi ve etkilenen doğal bilimler tekrar felsefeyi etkiledi. David Hume John Locke ve George Berkeley’den etkilenmiş bir bireydi ve kendisi Newton’un geliştirdiği deneysellik yöntemini kullanarak insan zihnini incelemeye çalışmıştır.

Hume’e göre bilinçte oluşan tasarımlar ikiye ayrılır ve bunlar izlenimler ile idelerdir. İzlenimler dış dünyadan alınan tüm etkilenimlerdir. İdeler ise kendiliğinden oluşmayan, izlenimler sonucu karmaşık bir sürecin ardından oluşan şeylerdir ve bu ideler düşünce gücü ile birlikte genişletilebilir, daraltılabilir, değiştirilebilir ve hatta birleştirilebilir. Öte yandan düşünce gücüne bağlı olan bu ideler belleğin doğası gereği zamanla silinmeye başlar ve hatırlama olayı gerçekleşir. Her ne kadar hatırlama olayı gerçekleşmiş olsa da hatırlanan ide gerçek ile uyuşmaya bilir ki bu durum da Hume’e göre izlenime aykırı ide oluşmasıdır.

John Locke, René Descartes’ten her ne kadar etkilenmiş olsa da akıl ile cisimlerin varlığının kanıtlanamayacağını savunmuştur. Locke’dan etkilenen Hume ise cisimlerin varlığını Locke gibi algıların varlığı sonucu oluştuğunu savunmuş ve bu durumun doğrulamak için algılar arasındaki bağların doğru oluşumu sonucu oluşan çağrışım merkezi ile ilintili olduğunu belirtmiştir. Bahsi geçen çağrışım merkezine verdiği önemi Gilles Deleuze şöyle ifade etmiştir:  “Hume için söz konusu olan zihin psikolojisini, zihnin duygulanımlarının psikolojisiyle ikame etmektir. Zihin psikolojisi imkânsız, kurulamaz olandır, çünkü nesnesinde ne gerekli istikrarı ne de gerekli evrenselliği bulabilir; insanın gerçek bilimini yalnızca bir duygulanımlar psikolojisi kurabilir.”[1]

Hume nedensellik ilkesinden etkilendiği için her zaman bir neden sorusu olması gerektiğini savunmuş, bu durumu da bir nesnenin var olmasını kendi kendine beceremeyeceğini, yani var olmadan önce de var olmuş olacağı şeklinde açıklamıştır.[2] Neden sorusu ile birlikte neden ve sonuç arasında akıl yürütme gerekecektir, bu akıl yürütme sonucu kişinin belleğine ya da duyularına belirli başlı izlenimler gelir. Bu izlenimlerin başkalarının izlenimleridir bu da bir zincire yol açacaktır, bu durumda zincirin ucunda bütün halkayı taşıyabilecek olan parça kalmayacaktır ve böylece ortada inanç ya da kanıt kalmayacaktır.[3] İşte bu sebepten ötürü Hume ruh kavramını reddeder,çünkü ruh pek çok tasarımın bir araya gelmiş hâlidir. Ona göre töz aynı şeylere ait duyumsamaların hep aynı şekilde algılanmasıdır. Bunlara istinaden her ne kadar nedensellik ile hareket etmiş olsa da nedensellik ilkesine de eleştiri getiren Hume bir olayı diğerinin nedeni saymak için arada etki-tepki olması gerektiğini ve bu etki-tepki bağının kişi tarafından algılanması gerektiğini savunmuştur. Kişi bunu algılayamayınca nedensellik kanıtlanamaz oluyor, bu da dolayısıyla safsataya yol açıyor. Hume’e göre birbirinin peşi sıra gerçekleşen olaylar kişilerde nedensellik algısına yol açmıştır.

Kaynakça:

[1]: Ampirizm ve Öznellik, Ece Erbay (çev.), Norgunk Yayıncılık, İstanbul, 2008.

[2]: http://www.tflfelsefe.net/component/content/article/18-hume/98-nsan-doas-uezerine-bir-nceleme.html#_edn1

[3]:http://www.imajoloji.net/index.php?option=com_content&view=article&id=238%3Adavd-hume-ve-nedensellk&catid=5%3Abilimsanat&Itemid=5 http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=2215

Tarihte Akıl

Posted in Felsefe, Kültür, Tarih with tags , , , , , , , , , , , , , , , , on Ağustos 5, 2012 by aetiusflavius

Georg Wilhelm Friedrich Hegel 27 Ağustos 1770 – 14 Kasım 1831 yılları arasında yaşamış olan Alman idealist filozoftur. Düşünceleri Karl Marx’tan Soren Kierkegaard’a Jean-Paul Sartre’dan Martin Heidegger’e kadar pek çok farklı düşünürü etkilemiştir. Felsefede tarih ve yapının önemli olduğunu ileri süren Hegel diyalektik mantık sistemini oluşturdu.

Hegel Tarih Felsefesi’nde sistemini analiz ederken tezini şu şekilde öne sürer: Hegel’e göre tarih yapısı itibariyle pek çok olaydan oluştuğu için ve bu olaylar birebir aynı olamayacağı ancak ve ancak birbirine benzer olaylar olacağı için tarih felsefesinde olaylar parça parça ele alınmamalı; tarihin geneline bakılmalıdır. Bu durumda biri doğa, diğeri ise tarih/kültür felsefesi olmak üzere kendi içinde bütünlüklü iki parça oluşur. Öte yandan Hegel bu iki parçanın farkının yalnızca epistemolojik olduğunu, ontolojik açıdan bir farkı olmadığını ileri sürer.

Hegel’e göre üç çeşit tarih yazımı vardı ve bunlar sırasıyla:

Kökensel Tarih
Düşünsel Tarih
Felsefi Tarih

şeklindedir.

Kökensel Tarih: Herodotus gibi yazarların yaşadıkları dönemde yazmış oldukları eserlerdir. Tarih yazarları olaylar ile aynı tini paylaştıklarından mütevellit dışsal olanı içsel tasarım hâline getirirler.

Düşünsel Tarih: Tarihin yazıldığı zaman ile olayların yaşandığı zamanlar aynı değildir. Bu sebepten ötürü kendi içinde farklı kollara ayrılır.

Herhangi bir zamanda herhangi bir ulus, ülke, dünya veya başka bir şey hakkındaki görüştür. Bu yazım çeşidinde önemli olan yazarın tini ile yazdığı zamanın tinidir. Bu durumda da yazar ele aldığı konuyu kendi mantığı çerçevesinde neden sonuç ilişkisi kurarak yazacaktır.

  • Pragmatik Tarih olarak adlandırılır. Buna göre geçmişi ele alırken benzer olaylar çekip çıkartılır ve bu duruma göre ele alınan zaman aynı zamanda ‘şimdi’dir.
  • Eleştirel Tarih’tir. Bu konuda herhangi bir tarihin bir tarihi verilir ve karşı taraftan bu konu yargılanır; gerçekliği ve inandırıcılığı sorgulanır.
  • Din Tarihi, Sanat Tarihi, Hukuk Tarihi gibi çeşitli kavramların tarihidir. Bu yapı parçacıkları bir araya gelerek bir ulusun tarihinin tamamını oluşturur.

Düşünsel Tarih, tarih bilimine evrensel bakış açısı ile yaklaştığı için üçüncü bir çeşit olan Felsefi Dünya Tarihi’ni işaret eder. Çünkü tin dünyada gerçekleşen olaylara neden olduğu için ve bu olaylar Düşünsel Tarih’in incelediği olaylar olduğu için bahsi geçen olaylar sadece dışsal izlenimler değil; aynı zamanda bireyi tini kavramaya götüren idelerdir.

İlk iki tarih yazım çeşidi kavramsal olarak Hegel’e göre belirlenmiş yazım çeşitleriydi. Felsefi Dünya Tarihi’nde ise tarih sadece felsefi düşüncelere göre bölünmüyor; tam aksine tarih düşünceye, dolayısıyla tine, dayalı bir şekilde irdeleniyordu.

Hegel Tarih Felsefesi’ni şu şekilde tanımlamıştır:”Tarihe düşünerek bakmaktan başka bir şey değil.” Hegel tarihin insan kaynaklı olduğunu; insanın düşünen bir varlık olduğunu ve tarih insan kaynaklı olduğu için, dolayısıyla düşünce kaynaklı olduğu için tarihin düşünceye dayalı olduğunu savunmuştur. Aslında demek istediğini kendisi şu şekilde açıklıyor: “Ne akılsa ise o gerçektir./Ve ne gerçek ise o akılsaldır.”

Hegel Tarihte Akıl(die Vernunft in der Geschichte) isimli eserinde akılsal olanı nous olarak tanımlıyor. Bu akılsal madde yeri geldiğinde tin, yeri geldiğinde töz, yeri geldiğinde ide olan madde; Hegel’e göre ilk olarak Anaxagoras isimli Yunan filozofun biraz da yüzeysel olarak bahsettiği ve adına nous dediği düşüncedir. Hegel’e göre nous her şeydi ve her şey noustu. Misalen Tanrı’da noustu, bu durumu da Hegel şöyle açıklıyor:” … Çünkü inandığım şeyi biliyorumdur, kuşkum yoktur ondan. Bilmek, bir şeyi bilincinin karşısına nesne olarak koymak, bundan da kuşku duymamak demektir, fakat inanmanın bundan ayrı bir yanı yok.” Bu durumda da akıl dünyayı yönetir. Yine de Hegel bu aklı Skolastik Dönem düşünürleri gibi İncil’e dayanarak kanıtlama yoluna girmez. Çünkü Hegel’e göre dogma olarak kabul edilen bir şeyin kanıtlanma şartı yoktur.

Burada aklın önemi ise onu kavramaktır. Akılın ölçütü dönemin tinine göre değişeceği için aklı kendi belirlenimine uygun olarak kavramak gerekir. Bu durumu Hegel ‘Tin’in Tarihte Gerçekleşmesi’ olarak belirtir.

Hegel’e göre dünya fiziksel ve ruhsal olmak üzere iki parçadan oluşmaktaydı. Fiziksel dünya, tarihi de içine alan dünyaydı. Hegel’e göre bu bağlamda Dünya Tarihi tinsel zeminde ilerler. Tin ve tinin özü ise tözseldir. Ruhun karşıtı ise madde idi. Madde çekimsel iken, ruh karşıt olduğu için özgür idi. Madde kendi dışında kabuğundan dolayı farklı bir öze sahiptir. Özgür olan ruh ise özgürlüğü doğasında barındırır ve bu özgürlük onun varoluş sebebidir. Bu sebepten dolayı ruhun özü özgürlüktür.

Tinin kendini gerçekleştirirken kullandığı araçlar arasında özgürlük, tutkular ve yasalar vardır. Böylelikle tarih insanların tutkularından, davranışlarından, gereksinimlerinden, ulaşmak için çabaladıkları hedeflerden, yetenekleri ve seçimlerinden doğan davranışları gösteren bir bilim hüviyetindedir. İnsanlar ise genel olarak daha iyi diye tanımlanan ereklere yönelirler; dürüstlük, dostluk, yurtseverlik vs gibi. Bu özneler akılsal olan tin ile gerçekleşir, yani tin her zaman daha iyiye, daha güzele ve daha gelişmişe yönelir. Daha güzel ve gelişmiş daha özgür olduğu için Hegel’e göre Dünya Tarihi özgürlük bilinçliliğinden başka bir şey değildir.

Öte yandan, Hegel tinin özünü tözsel olarak belirttiği ve bu tözsel gelişim sürekli olarak ilerleme ve gelişme ile ilgili olacağı için kendi içinde çelişkileri vardır. Misal olarak Roma Felsefesi Yunan Felsefesi kaynaklıdır ve Roma İmparatorluğu Yunanistan topraklarını ele geçirdiği zaman Yunan Felsefesi’nden aşırı derecede etkilenmiştir. İşte bu sebepten ötürü Hegel tinin özünü özgürlüğe bağlamıştır. Bu durumu ise şu şekilde açıklamıştır:” İlkin Yunan’da özgürlüğün bilinci doğmuştur ve bu yüzden de Yunanlar özgür olmuşlardır; ama onlar da Romalılar gibi, kendisiyle tanımlanan insanın değil, yalnızca bazı kişilerin özgür olduğunu kabul ediyorlardı. İnsanın insan olarak özgür olduğunu Platon da, Aristoteles de bilmediler; bu yüzden de Yunanlar salt kölelere sahip olma yüzünden, yaşamaları ve güzelim özgürlükleri de bu noktada sınırlanmış olmakla kalmadı, ama aynı zamanda özgürlükleri, kısmen rastlantısal, bakımsız, solmaya mahkum, yetersiz bir çiçek, kısmen de insanın insana zorlu bir köleliği oldu.”

Tarihte aklın gerçekleşmesi için ise tarih sahnesi fiziki dünyada yer aldığı için tinin parçası hâline gelir ve tini oluşturur. Tinin oluşması kendinin karşıtını veya karşıt olabilecek varlık ile özdeşleşmesinden gelir. Böylece tin dışa dönüşür. Ardından tarihte gerçekleşecek olan önemli olayların içinde bulunacak olan kişiler ile özdeşleşir ve böylece dünya ruhunun –Hegel buna ‘Weltgeist’ demiştir- gerçekleşmesi sağlanır.

Hegel’e göre her şey nous idi ve nous her şey idi. Bu durumda her varlık tanrısaldır. Devlet ise yine Hegel’e göre insan özgürlüğünün gerçekleşmesidir. Devleti oluşturan yapı ise ahlâktır. Devletin yapısı etik olduğu için devlet anayasasız olmalıdır; fakat tanrısal ahlâkın gerçekleşmesi için belirli kurallar olmalıdır ve bu kurallar kanundur(tüzedir). Kanunların oluşması ile birlikte tek oluş ortaya çıkar. Bu duruma da Hegel Atina isminin iki anlamı olduğu şeklinde örneklendiriyor. İlk anlamı siyasi yapılar bütünü; ikincisi ise Halkın Ruhu. Halkın Ruhu’nun oluşması ise Dünya Tarihi’nde tanrısalın sergilenmesi şekline gelecektir. Halkın Ruhu ise halkın içinde yer alan Tek Birey aracılığı ile tarih sahnesinde ortaya çıkar. Bu duruma şöyle bir örnek verilebilir: Caesar gibi Napoleon Bonaparte gibi karakterler de tinin amacını gerçekleştirmek üzere kullandıkları araçlardır. Bu kişilerin karakteristik özellikleri o anda dünya tininin istencini oluşturacak özelliklerdir ve tin bu kişilerin araç olarak kullanarak onların bayrakları altında sıradan insanların toplanmasını sağlar. Burada Hegel’in demeye çalıştığı aslında şudur: Marcus Junius Brutus, Roma’nın imparatorluk sürecine girmesini önlemek için Gaius Iulius Caesar’a suikast girişiminde bulundu ve bunda başarı sağladı. Öte yandan, Brutus ve yandaşları, biri Caesar’ın öz yeğeni ve manevi oğlu olan Octavianus ve yine Caesar’ın has adamı olan Marcus Antonius önderliğindeki üçlü yönetime(triumvirate) yenildiler. Bu sürecin ardından Octavianus Augustus, yani imparator, oldu; Brutus ismi ise bir hain olarak kaldı. Brutus gibi karakterler her ne kadar tutkulu da olsalar, bu tutkuların tözün gelişimini engelleyecek kapasitede değildir. Caesar’ın öldürülmesi Brutus ve grubunun tutkusu dahilinde gerçekleşmiştir şüphesiz, ama ardından gelen süreç Roma Senatosu’nun yetkilerini arttırmadı; tam aksine imparatorluğa giden süreci başlattı. İşte bu durumu Hegel “Tarihin Aklı” olarak adlandırır.

Kaynakça:
-Tarihte Akıl, G.W.F Hegel, Kabalcı Yayınları, Üçüncü Basım, Mayıs 2011.
-Hegel Felsefesine Giriş, Alexandre Kojeve, Yapı Kredi Yayınları.
– Hegel Sisteminde Tarih Felsefesi, Betimleyici-Eleştirel Bir Giriş, Prof.Dr. Ömer Naci Soykan.
-http://dusuncetarihi.com/makale/tarih-felsefesi-uezerine-dersler
-http://www.seneraksu.com/sener/default.asp?part=tfelsefe&islem=oku&id=97
-http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=972